"Bir tane arkadaşım bile yok.Benim için bir şeyler hissettiğini zanneden ve üstümden tren geçip ölsem ve cenazem yağmurlu bir günde kalksa üzülebilecek birkaç tanıdık var sadece."Pessoa,yalnızlığını böyle ifade ediyor.Hayatı boyunca yalnızlığından dem vuran Sartre'ın cenazesinde yüz binlerin yürüdüğünü biliyoruz.Pessoa'nın cenaze iştirakçileri ne kadardı bilemiyorum.Bildiğim şey,eşyaya dokunamayışıyla,dünya ile arasında buzlu bir cam olduğunu düşünüşüyle,hayalperestliğiyle, havada yürümesiyle,Pessoa'nın en azından benim yakın dostum olduğudur."Huzursuzluğun Kitabı"nı okuduğumdan beri hiçbir şey benim için eskisi gibi olmadı.Ve şimdi "anlamaktan yoruldum"diyen Pessoa, adeta Dostoyevski ye atıfta bulunarak-Dostoyevski gereğinden fazla bilinçli olmayı hastalık olarak görür-yüksek bilincin insanı ne kadar zorladığını iki kelime ile anlatıverir.Üstelik bu anlam yoğunluğunun yükünü çevresindekilere belli etmeden taşımak da vardır bu zorluğun içinde.Anlaşılır olmak da bayağı gelmektedir ona ve kendi köşesinden,sıradanlık maskesiyle izler olup biteni.Maskeler konusuna girmeyelim,çıkamayız.Zaten bir çırpıda okunabiliyor kitap.Pessoa, dünyadaki muntazam yaşantısına devam eden "ben"i,ona bakarak alay eden ikinci bir "ben" ile sınıyor.