s. 14 zamanın ya da kaderin(ya da gelecekte gizlenen o şeye ne dersek diyelim), kulaklarını buyur ettiği kelimeler tuhaftır. Bugünün bakış açısıyla, ifademi bütün o ertelenmiş acımasızlığını görüyorum.
s. 15 Eski kahkahası, o taze ve neşe ruh halini asla geri gelmediğini hatırlıyorum. Uzun süreliğine sessizleşiyordu, bazen kendine ait sessiz bir modun içinde sadece başını hafifçe sallayıp duruyordu.
s. 17 bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hala var olduğumu söylenebilir mi?
… Bir süreliğine yalnız kalmak ve çocuk gibi ağlamak istiyordum.
‘keder devriyesi’
Çıkışta babam kapıda durdu ve şöyle dedi: Doktor bey, organlarımı bağışlamak istiyorum ama sağlam, doğranmamış bir yerim kalmadı…
Acı, içimi yakan acı, ah ciğerleri dağlayan acı…
s.79 ameliyatı ile farklı iki cümle. İlki bir olgu, bir sonuçtur, ikincisi – bir roman. Umut ve çaresizliğin birbirini besleyip alevlendirdi uzun bir hikaye. Birini oksijeni daima diğerinin ateşini harlar.
s.85 çok sessiz bir şekilde canım çok acıyor artık, dedi, bunu iki kez tekrarladı, çok acıyor… Onun gibi vic canının acıdığını söylüyorsa, bu acının son aşamasıdır.
S.92 mutluluk kısa sürer, tıkalı bahar açıp solan Nergisler ve Fulyalar gibi. Hüzün, her şey boğan ve babamın onlardan kurtuluş yok dediği inatçı otlar gibi uzun süre kalır.
Bu uzun bir kederdir, diyor bir arkadaşım. Güzel bir ifade ama ben henüz acının içindeyim. Önce uzun bir acı olur. Keder sonra gelir…
Aslında babalarımız bizi severdi, babam konusunda bundan eminim, sadece bunu nasıl göstereceklerini bilmiyorlardı onlar da hiç kimse bunu nasıl yapacağını göstermemişti o garip sha ancak torunları aşabiliyordu.
Evsiz yaşayamayan sadece insanlar değildir, evler de insanları olmadan yaşayamaz.
Sen
Din olgu mudur, yoksa algı mıdır?
Din, merkezi anlamda olgudur. Dini algı olarak kabul ettiğimiz andan itibaren, dinin bütün kurallarını kendi anlayışımıza göre yenileyebileceğimiz düşüncesine kapılırız. Algı merkezli yaklaşım, dini sabit hakikat olmaktan çıkarıp kişisel yorum alanına indirger. Batı dünyasında yakın dönemde geliştirilen bu söylem, Müslüman dünyada da "Herkesin kendine göre dini anlayışı vardır." ifadesiyle yaygınlaşmıştır. Bu yaklaşım dini, olgu olmaktan çıkarıp yoruma açık duyarlılık alanına dönüştürmektedir. Oysa din, olgunlaşmış olarak elimize ulaşmıştır.
Migren fizyolojik bir olgu olsa da, aynı zamanda hastanın karakteri, gereksinimleri, içinde bulunduğu koşullar ve yaşam tarzıyla sıkı sıkıya bağlıdır ve oluşumunda bunların etkisi vardır. Bu yüzden, tamamen fizyolojik çareler aramak yetersizdir zira derman hayatın süreci içinde saklıdır.
Bu işi daha ilginç kılan, bu başarının ortaya çıktığı toplum koşularıdır. Toplumda neredeyse hiçbir tabanı ve beklentisi olmayan muazzam başarılar, yüksek bir sosyal dirence rağmen başarılmıştır.
Aslında çok başarılı insanlar, genelde rüzgârın zıddına yüzmemişlerdir. Nisan ayında bazen kar yağar ama bu kar tutmaz. Her filozof, çağının çocuğudur. Zahiren çağına en zıt görünen filozoflarda dahi bu olgu görülür. Kapitalizmin başdüşmanı Marks, rüzgârın ne kadar zıddına yazılıyor görünse de kapitalizmin oluşturduğu Aydınlanma Felsefesi'nin ilkeleri ile düşünürdü. Onlar gibi progresif (ilerlemeci) bir tarih anlayışına inanırdı.
Aydınlanmacı iyimserlik diye bilinen tavra, tamamı ile sahipti. Bu yüzden komünizm hayalini, "ilerleme" nin son mertebesi olarak oldukça "iyimser" bir tasvirle ele almıştı. Marks gibi aykırı görünen bir filozof dahi böyleyken... Ya diğerlerini ele alsak? Örneğin, yükselen iktisadi kuramların güçlenen burjuvazi ile bağıntısını düşünsek? Ya da "Voltaire Hristiyanlığa saldırırken halkı mı değiştiriyordu, yoksa halkın bir kesiminin sözcüsü konumunda mıydı?" sorusunu sorsak? Çok az toplumsal önderin, topluma gerçekten önderlik ettiğini söylemek zor değildir. Onların çoğu, gerçekte toplumu değiştirmezler. Çoğu filozof aslında taleplerini dile getirmekte toplumun megafonu olur. Onlar toplumların hedeflerine ulaşmalarında bindikleri atlar, ellerinde taşıdıkları bayraklar olurlar.
Toplumlar bu yüzden bir kuşakta değişmezler. Toplumsal devinim fark edilmeyecek yavaşlıkta gerçekleşir. Sert devrimler bile bu yavaş devinimin patlama noktalarından ibarettir. Oysa Hz. Muhammed'in (s.a.v.) öyküsü, bu bağlamda oldukça farklıdır.
Leone Catani: "Koca bir kavmi, on sene gibi az bir müddet zarfında nasıl olup da bu kadar derin bir surette sarsmak ve bütün bir dünyayı