Het zijn de overgebleven mensen. De overlevenden. Ik kan het niet verdragen naar hen te kijken, hoewel het me vaak niet lukt daar onderuit te komen. Om niet aan hen te hoeven denken kijk ik bewust naar de kleuren, maar zo nu en dan zie ik degenen die achterblijven, wegschrompelend te midden van de puzzelstukjes van besef, wanhoop en verbazing. Zij hebben doorboorde harten. Zij hebben uitgeputte longen. Geri kalan insanlar. Hayatta kalanlar. Onlara bakmaya tahammul edemiyorum ama birçok durumda hala başarısız oluyorum. Onları kafamdan atmak için bilinçli olarak renklere odaklanıyorum ama arada bir geride kalanları, anlayış, umutsuzluk ve şaşkınlık bulmacaları arasında dağılıp gidenleri görüyorum. Delinmiş kalpleri, hırpalanmış ciğerleri var.
Sayfa 11 - The House of Books·Kitabı okuyor
Edebiyat
Persoonlijk houd ik van een chocoladekleurige hemel. Donkere, donkere chocolade. Mensen zeggen dat het bij me past. Ik probeer echter te genieten van elke kleur die ik zie - het hele spectrum. Een miljard verschillende smaken, allemaal net een beetje anders, en een hemel om zachtjes aan te zuigen. Dat is goed tegen de stress. Het helpt me te ontspannen. Kişisel olarak, çikolata rengi gökyüzünü severim. Koyu, çok koyu çikolata. İnsanlar, bunun bana uyduğunu düşünüyor. Bense gördüğüm her rengin-bütün tayfın- tadını çıkarmaya çalışırım. Bir milyar ya da daha fazla ton; hiç biri aynı değil. Ve yavaşça emecek bir gökyüzü. Bu, sıkıntıyı alıp götürür ve gevşememe yardım eder.
Sayfa 10 - The House of Books·Kitabı okuyor
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Ik kan zeer beslist opgewekt zijn. Ik kan allerliefst zijn. Aimabel. Aanhalig. En dat zijn alleen nog maar de A’s. Maar vraag me niet om aardig te zijn. Aardig heeft niets met mij te maken. Gerçekten neşeli olabilirim. Dost canlısı olabilirim. Uyumlu olabilirim. Şefkatli olabilirim. Ama benden nazik olmamı istemeyin. Nezaketin benimle bir ilgisi yok.
Sayfa 9 - The House of Books·Kitabı okuyor
Edebiyat
Ömer Hayyam için, "En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. İnsan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir." Bu yargıyı da, Asaf Hâlet Çelebi'nin 'Om Mani Padme Hum' adlı şiir kitabında yer alan Sidharta adlı şiirindeki dizelerle özdeşleştiriyorum ben: O ne ağaç ne tohum Om mani padme hum (3 kere) Om mani padme hum: Tanrı'ya güzellikle, iyi niyetle ve akılla ulaşılır anlamına gelen, Tibetli din adamlarının (Lamaların) bir duasıdır. Ömer Hayyam; doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmeyen, (miladi takvime göre) 11. yüzyılın ilk yarısında doğduğu ve 12. yüzyılın ilk çeyreğinde öldüğü kabul edilen; sayılarla çok iyi oynayan bir matematikçi, düşünce denizlerinde yüzen bir filozof ve rubaileri ile bir büyük şairdir.
«Üç ay tımarhaneye kapatıldı. Lois'e kriz geçirirken şeytana dönüştüğünü, gökteki yıldızları söndürebildiğini söylemiş. Matrak geçmiyorum, ciddi! Bir vuruşta yedi yıldız söndürebiliyormuş. Ama polisten korkuyormuş. Polisin şeytanları yakalayıp yoketmeye yarayan aleti olduğunu söylüyormuş. MO aletiymiş adı —MO, yani OM— biliyorsunuz efendim. Hind dilinde Tanrı demek; tersinden söylenince MO oluyor.» «Şeytanları yokediyorlarsa, polisler melek demektir, öyle değil mi? Eh, akla yakın. Polislerin melek olduğu yer de ancak tımarhane olabilir.»
Sayfa 67·Kitabı okudu
Doğanın Seslerini Duyuyor musun?
Rüzgârın değdiği ıhlamurla meşenin aynı sesi çıkar mayacağı belliydi zaten ama bunlar kışın, yazdan ya da bahardan da değişik sesler yayıyorlardı; üstelik aynı ağaç ta gündüz rüzgârıyla gece rüzgârı bile farklı etkiler yara tıyordu. Mayıs ayında ıhlamurun çiçekleri dallardan küpeler gibi sarkmaya başladığında gelip giden böceklerin vızıltısı ve uğultusu kulakları sağır edecek düzeye ulaşır di ve o çiçekli dalların altında durduğumda bir an için evreni yaratan OM sesinin yoğunluk, güç, gizem bakımın dan bu dallar arasındaki senfoniden farklı olamayacağunu düşünürdüm. Günbatımına doğru müzik vavaşlar, birkaç obur ya da kalabalık ailesinin arkasını toplayan anneden başkası kalmazdı. Karanlığın inmesiyle orkestranın bütün üyeleri yuvalarına, inlerine, çayırlarına dönerler; ıhlamur ötekiler gibi bir ağaç olarak baygın kokusunu dört bir yana savuran gece esintisine teslim ederdi kendisini. __Uzun çıraklık dönemimde o seslere dikkat etmeyi ve birbirlerinden ayırmayı öğrendim. Kırların "sessizliği" artık bir sessizlik değil, içindeki farklı ritimleri ayırt etmeyi öğrendiğim bir senfoniydi. Prelüd şubatın ilk hilaliyle işitilir, minik keçiler doğardı; Rossini'yi anımsatan uvertür mayıs ayının sesiydi; polenler uçuşmaya, canlılar cilveleşmeye başlardı; ağustos sonunda hüzünlü bir durgunluk çöker, ağustosböceklerinin ısrarlı ötüşleri yavaşlar; geri kalan az sayıdaki kırlangıç uzun Afrika yolculuğuyla birlikte yüzleşmek için toplaşırdı. Sonbaharda dodekafonik yani on iki sesli bir müzik başlardı: Bütün cıvıltılar kesilir, şurada burada birkaç kuş ötüşürdü sadece; yağmurun şırıltısı, ağaçları sarsan, donmuş parmaklara benzeyen dalları kıran rüzgârın uğultusu duyulur; sis sessiz peleriniyle inip her şeyin üzerini örterdi. Tek tük nota yağan ve örten karla başlayan kış
Sayfa 95·Kitabı okudu