Rüzgârın değdiği ıhlamurla meşenin aynı sesi çıkar mayacağı belliydi zaten ama bunlar kışın, yazdan ya da bahardan da değişik sesler yayıyorlardı; üstelik aynı ağaç ta gündüz rüzgârıyla gece rüzgârı bile farklı etkiler yara tıyordu. Mayıs ayında ıhlamurun çiçekleri dallardan küpeler gibi sarkmaya başladığında gelip giden böceklerin vızıltısı ve uğultusu kulakları sağır edecek düzeye ulaşır di ve o çiçekli dalların altında durduğumda bir an için evreni yaratan OM sesinin yoğunluk, güç, gizem bakımın dan bu dallar arasındaki senfoniden farklı olamayacağunu düşünürdüm. Günbatımına doğru müzik vavaşlar, birkaç obur ya da kalabalık ailesinin arkasını toplayan anneden başkası kalmazdı. Karanlığın inmesiyle orkestranın bütün üyeleri yuvalarına, inlerine, çayırlarına dönerler; ıhlamur ötekiler gibi bir ağaç olarak baygın kokusunu dört bir yana savuran gece esintisine teslim ederdi kendisini.
__Uzun çıraklık dönemimde o seslere dikkat etmeyi ve birbirlerinden ayırmayı öğrendim. Kırların "sessizliği" artık bir sessizlik değil, içindeki farklı ritimleri ayırt etmeyi öğrendiğim bir senfoniydi. Prelüd şubatın ilk hilaliyle işitilir, minik keçiler doğardı; Rossini'yi anımsatan uvertür mayıs ayının sesiydi; polenler uçuşmaya, canlılar cilveleşmeye başlardı; ağustos sonunda hüzünlü bir durgunluk çöker, ağustosböceklerinin ısrarlı ötüşleri yavaşlar; geri kalan az sayıdaki kırlangıç uzun Afrika yolculuğuyla birlikte yüzleşmek için toplaşırdı. Sonbaharda dodekafonik yani on iki sesli bir müzik başlardı: Bütün cıvıltılar kesilir, şurada burada birkaç kuş ötüşürdü sadece; yağmurun şırıltısı, ağaçları sarsan, donmuş parmaklara benzeyen dalları kıran rüzgârın uğultusu duyulur; sis sessiz peleriniyle inip her şeyin üzerini örterdi. Tek tük nota yağan ve örten karla başlayan kış