Çünkü beyaz adamın gerçek tanrısı, kendisinin “para” adını taktığı yuvarlak metal ve ağır kağıttan başka bir şey değildir. Bir Avrupalı’ya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. Senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. Ama pırıl pırıl bir yuvarlak metal ya da kofa bir ağır kağıt uzatacak olursan, o an gözleri parıldar ve dudaklarının arasından salyalar akar. Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır.
Tüm büyük hareketler gibi insanlık tarihi de döngüseldi ve başlangıç noktasına geri dönerdi. Doğru bir çizgi üstünde sonsuz biçimde ilerleme fikri, hayal gücünün doğada hiçbir örneği bulunmayan bir kuruntusuydu. Kim bilir belki de bir kuyrukluyıldızın parabolü bile insanlığın uğraşısını daha iyi resmediyordu. İnsan ırkı, barbalığın günötesinden yukarıya, güneşe doğru yöneliyor ve bir kez daha kaos bölgelerinin en dibinde yer alan hedefine baş aşağı dalmak üzere uygarlığın günberisine erişiyordu.
Modern kavramlarla bakıldığında bu denli doğaya aykırı ve akıl dışı gözüken bir düzenlemeyi, atalarınızın hiç eleştirmedikleri sanılmasın. Faizi kaldırmak ya da en azından mümkün olan en düşük orana çekmek, ilk çağlardan beri yasa koyucuların ve peygamberlerin çabası olmuştu. Ancak tüm bu çabalar, eski toplumsal düzenlemeler varlığını devam ettirdiği sürece doğal olarak boşa gitmişti.
Oysa yoksullara tutumlu olmalarını önermek hem kaba bir şaka, hem de hakarettir. Açlıktan ölen bir adama daha az yemesini öğütlemek gibi birşeydir. Yoksullar neden zenginin sofrasından dökülen kırıntılara minnettar olsunlar ki? O sofraya oturmalılar ve artık bunun farkına varmaya başlıyorlar. Yoksulların gerçek trajedisi nefislerinden feragat etmek dışında hiçbir şeye güçlerinin yetmemesidir. Güzel nesneler gibi güzel günahlarda zenginlerin ayrıcalığıdır.