Hayatı deniyoruz. Ama hayatı hayatta deniyoruz. Bu fena. Çünkü hayat, bizim onu denediğimizi değil, yaşadığımızı biliyor. Bu yüzden, denk düşürünce, hayat bağışlamıyor.
857 deyince İslâm'ın İstanbul'a girdiğini hissediyoruz, bu rakamda anlı şanlı bir tıynet var. 1453 deyince bilakis Bizans'ın Türklere mağlup oluşu idrak olunuyor. Bu rakamda bir can çekişme, bir ufunet, bir günnük kokusu var. Bu rakamlardan biri Müslüman değil.
Hayatın kurgusu bizi yanıltıyor olabilir. Çocukken genç olmayı, gençken işleri yoluna koymuş bir yetişkin olmayı hayal ediyoruz. Yetişkinler sırayla çocuk, torun ve emeklilik hayal ediyor. Emekliler uzun yaşamayı, uzun yaşayanlar belki ölümsüzlüğü. Böylece içinden geçip gittiğimiz vakitlerle tanışamadan, o vakitleri, ilerideki muhayyel başka vakitler için feda ederek ilerliyoruz. Yaşadığımız hayat, hayalî bir hayat kadar dikkatimizi çekmiyor.