İnsanı sessizce sarsan bir roman. Hiç gürültüye kaçmıyor, hatta çoğu zaman sesi neredeyse fısıltı gibi. Ama tam da bu sessizlik, hikâyenin içinde büyüyen bir çığlığa dönüşüyor.
Sakar, çocukluk deneyimi, ihmal ve ailenin görünmez çatlakları üstüne kurulmuş. Yazar burada net bir yol seçiyor: Hikâyeyi dümdüz anlatmıyor; parçalar halinde, farklı gözlerden aktarıyor. O yüzden elinize bütünlüklü bir hikâye almıyorsunuz. Eksik yerleri kendi gözlerinizle tamamlamanız gerekiyor. Hatta asıl sarsıcı olan da, anlatılmayanlar. Eksik parçalar, romanın ağırlığını daha da artırıyor.
Sadece karakterleri değil, ebeveyn olmanın ne demek olduğunu da sorgulatıyor insana. Bir çocuğun dünyasında ufak bir ihmalin, küçücük bir hatanın ne kadar derin yaralar açtığını gösteriyor, hem de asla abartıya kaçmadan. Rahatsız ediyor ama suçlamıyor. Bence de romanı güçlü kılan detaylardan biri bu.
Seurat’nın dili çok sade, neredeyse çıplak. Ama bu yalınlık, anlatının etkisini azaltmak yerine iyice büyütüyor. Fazladan hiçbir ayrıntı yok; her cümle, içinizde bir boşluk bırakıyor. Roman kısa ama bitirdiğinizde, aklınızdan uzun süre çıkmıyor.
Sakar, bir hikâyenin ötesinde; bir uyarı gibi. Özellikle anne babalara, çocukların bazen sessizliğiyle ne anlatmaya çalıştıklarını fark etmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Okuması kolay, sindirmesi zor. Son sayfayı kapattığınızda öylece bırakmak kolay olmuyor.