• İşsizlik kötü şey vesselam. İşsizliğin kötü olduğunu da yalnız aç kaldığım zamanlar, düşünüyorum. Can sıkıntısından bunaldığım sıralarda da düşünsem ya. Olmuyor. Bu bahçeye de hep böyle zamanlarımda gelirim. Neden acaba? Etraftakilerin de çoğu işsiz.

    Bu bahçe sadece kaderleri bu yolda ortak olanları mı çekiyor dersiniz. Olabilir. Vakit öğleyi geçiyor. Açlıktan bahsettim ama pek de aç değilim. Bununla beraber, neden bilmem, etrafımdakilerden utanıyorum. Herkesin yemeğe gittiği bir saatte benim, parasız pulsuz buralarda dolaşmam bir suçmuş gibi geliyor bana. Boş sıralardan birine oturdum; düşünmeye başladım. Bereket versin sigaram var. O da olmasa felaket.

    Bilmem ne dağındaki petrol arama kampında bir iş teklifi etmişlerdi. Gitseydim kötü mü olurdu sanki. Enayilik işte, parayla pulla değil ki. Bir odam olurdu, hiç olmazsa; ev kirası düşünmezdim. Sabahları acı kahvemi içebilir, öğle, akşam yemeklerini kampın tabldotundan yiyebilirdim. Tabldotu düşünür düşünmez karnım guruldamaya başladı, demek acıkmıştım. Şu yemek denilen şey de tuhaf bir şey. İnsanlar neler icat etmişler! Düpedüz ot yemek, yahut çiğ çiğ et yemek dururken, neler çıkarmışlar ortaya! Balığı denizden tutacaksın. Başka çeşidi olursa olmaz, levrek olacak. Ateşi yakacaksın, suyu kaynatacaksın, levreği içine atacaksın, haşlandıktan sonra çıkaracaksın, bir tabağa koyacaksın, soğutacaksın, başka bir kabın içine tavuktan çıkan yumurtayı kıracaksın, başlayacaksın çalkalamaya, yumurta hep aynı tarafa doğru çalkalanacak, bir yandan ince ince zeytinyağı dökeceksin, zeytinyağı iplik gibi dökülecek. Zeytinyağının da hikâyesi ayrı Zeytini daldan koparacaksın, ezeceksin, yağını alacaksın. Mutlaka zeytin olacak. Fındık olsa olmaz, susam olsa olmaz, pamuk olsa olmaz, zeytin. Zeytinyağı iplik gibi dökülecek. Yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstüne gezdireceksin. Oldu mu sana mayonezli levrek? Kim bilir belki de olmadı. Olmazsa olmasın, ahçı değilim ya.


    Mayonezli levreğin de ne hoş bir kokusu vardır! Acı cevize benzer. Lezzetle kokunun birbirine benzediğini de ilk defa düşünüyorum. Hem, birader, nene lâzım senin mayonezli levrek? Onu düşüneceğine ekmek düşünsene! Oh, canım ekmek! Sıcak ekmek! Taze ekmek! Yeni çıkarken ne güzel kokar fırınların önü! Fırından yeni çıkmış ekmek ne güzel yakar insanın elini!

    Evet, petrol kampına gitmeliydim. Gerçi şehirden, tanıdıklardan uzak kalacaktım. Ama ne çıkar? Orada da ahbaplar bulamaz mıydım? Bir petrol kampında ne gibi ahbaplar bulunabilir, şimdi de onu düşünüyorum. Mesela Amerikalı bir mühendis bulunabilir. Mesela Teksaslıdır. Macera dolu bir hayatı vardır. Kimse bilmez. Jeoloji kaidelerine göre bir yerde petrol damarına rastlamak gerekir; araştırmalara girişilir; yıllarca uğraşılır, bir şey çıkmaz; petrol, yüzyıllarca evvel, oradan kaçmış; başka yere gitmiştir. Buna karşılık hiç umulmadık bir yerden de günün birinde petrol çıkıverir. İnsan bütün ömrünü bir hayal peşinde tüketebilir yahut bir anda zengin olabilir. Petrol, büyük bir at yarışıdır. Macera işidir, kumar işidir. Hayatı macerayla dolu Teksaslı da bir kumarbazdır. İhtimal içki de içer. İçki ile kumara fazla düşkün insanların karıları biraz uçarı olur. İhtimal... Neyse, geçelim bunları. Ağzı biraz içki kokan, tütün kokan, günün birinde bir kumar masasından milyonlar vurarak kalkacak bir erkeğin de, bir kadın için; çekici tarafı yok mu? Ama Teksaslı kimden vuracak milyonu? Bizden mi? Kondu öyleyse yağlı kuyruğa. “Ulan, a kerata! Kumar düşüneceğine karnını doyur!” dese haksız mı?

    Bir kundura, boyacısı geldi, gözü ayakkaplarımda, “boyayalım, beyim!” dedi. “Eşşoğlu eşek! Ben şimdi boya mı düşünüyorum? Çek bakalım arabanı şuradan” diyecektim, diyemedim. Kibarlığım bırakmadı. “Hayır, kardeşim, istemez” diye tatlıya bağladım.

    İhtimal başka ahbaplar da bulurdum petrol kampında. Mesela, yaşlı bir muhasebeci. Biraz alaturka, biraz ehlikeyf, hayvan meraklısı bir adam. Mesela, kedi besler. Kedisinin bir adı vardır. Mesela, Pamuk. Ya kendi adı? Kendi adı Ethem Bey olmalı. Ethem Bey'in aksine pek alafranga bir de genç bulunmalı kampta. Mevkii şef olmalı. İngilizce bilmeli. Ethem Bey'e inat, Erdoğan köpek beslemeli. Erdoğan da kim? Ha! Erdoğan da işte o gencin adı. Köpeğinin de bir adı olmalı. Ne olmalı? Ethem Bey'e inat, alafranga bir isim. Mesela Robinson. Gerçi petrol kampından deniz görünmez. Ama ne çıkar, köpeğin adı Robinson olsun.

    Erdoğan biraz şiirle uğraşmalı. Yazmamalı da konuşmalı. Ara sıra mısralar okumalı. Ne iyi olurdu! Onunla hep şiirden söz açardık. O, ihtimal, giyimi kuşamıyla modern bir genç olmasına rağmen, kafasıyla bir hayli eski olacaktı. Mesela, şair olarak Haşim'i severdi. Hatta Haşim'i sevmeyi bir ilerilik bile sayabilirdi. O bana “Şiirle maddenin bağdaşmayacağını, şiirin görünmez parmakların içimizdeki tellerden çıkardığı ilahi nağmeler olduğunu” söylerdi. Zavallı ben, bu sözlerle ne demek istediğini sormaya bile cesaret edemezdim. Onun inancını sarsmaya gücüm yetmezdi ki. Ama ne olursa olsun, bütün softalar gibi, bu delikanlının da sevimli tarafları olabilirdi. Kendisini öğrendiklerinden geçirmeye gücüm yetmeyeceğini bildiğim halde onunla şiir tartışmalarına tutulmaktan da alamazdım. Benim şair Orhan Veli olduğumu da herhalde öğrenmemeliydi. Gözünden fena düşerdim yoksa. Hatta aleyhimde atıp, tuttuğunu bile duysam kendimi tanıtmamalıydım. Varsın o rahat konuşsun. Desin ki Orhan Veli mi? Onlar da mı şair? Bırak şu hopstilleri Allahaşkına! Bu türlü maskaralıklar Avrupa'da çoktan geçti. Yazsalar ya vezinli, kâfiyeli, doğru dürüst şiir. Yazsalar ya! Sıkı mı? Yazamayınca ne yapacaklar? Tabii böyle bin bir şaklabanlıkla nazarı dikkati celbetmeye çalışacaklar. Kolay iş bunlar, kardeşim, kolay iş. Hâlbuki sanat o kadar kolay değil.” Varsın söylesin Erdoğan. Söylesin. Boşaltsın içini. Tutup ona şiir nazariyeleri döktürecek değilim ya. Hem ne işe yarar zaten? Karşı gelebilir miyim peşin hükümlere?

    Önümden, temiz pak giyinmiş bir kızla, kılpıranga kızıl çengi bir delikanlı geçiyor. Ellerinde küçük bir kesekâğıdı var. Şamfıstığı yiyorlar. Öğle vakti şamfıstığı! Ekmek yiyin be, ekmek! Şamfıstığının sırası mı şimdi?

    Odamız, yaz günleri, çinkodan damın altında yanar durur. Havada bir petrol kokusu vardır. Akşamüzerleri, kulelerde çalışan işçilerin gündeliklerini dağıtırım. Gün battıktan sonra ortalık biraz serinler. Külrengi dağlara karşı düşüncelere dalmak hoş olabilir. Geceleri portatif karyolamda huzur içinde yatarım. Sabahları Şehmus'un beyaz dişli kızı Meryemke süt getirir. Kirli çamaşırlar varsa alıp yıkamaya götürür. Aylarca kadınsız yaşamışızdır. Meryemke'nin göğsüne, kalçalarına baktıkça aklımdan kötü kötü şeyler geçer. Ama tutarım kendimi. Tutarım, elimden bir kaza çıkmasın diye.

    Ara sıra vilayet merkezinden kamyon gelir. Kamyoncuya mektup sorarız; “yok!” der. “İyi su geldi mi?” deriz, “Gelmedi!” der. İshal oluruz. İlaç ısmarlarız. İlaç gelinceye kadar iyileşemeyiz. Apteshaneler, bir hayli uzaktadır. Koşup apteshaneye gitmek bir meseledir. Onun için odalarda oturak bulundururuz. Ben Erdoğan'la aynı odada yatarım. Akşamları ya kâğıt oynarız, ya şiirden bahsederiz. O yine Haşim'i tutturur. Ben kabul etmek istemem; o kızar. “Haşim, Haşim!” derken birdenbire karnı ağrımaya başlar. Oturduğu yerden “oturak” diye bağırarak dar atar kendini. Telaştan yüzü mosmor kesilmiştir. Karyolanın altından oturağı çeker; oturur üstüne. Yüzüne hemen bir sükûnet gelir. Rahatlar. Biraz evvelki karın ağrısını bir anda unutur. Gözleri, uzak bir noktada, dalgın, düşünür. Sonra bana döner; bütün fikirlerini özetleyen bir mısra mırıldanır;

    “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz.”

    Oturduğum sıradan kalktım. Bahçe biraz daha kalabalıklaşmıştı. Başkalarının oturduğu sıraların önünden geçerek kapıya doğru yürüdüm. Herkes başka bir şey konuşuyor. Her önünden geçtiğim insanın söylediklerine kulak misafiri oluyorum. Söylenenlerin pek azını duyabiliyorum. Biri şey diyor “... Ben, diyor, malımı bilirim. Onun yiyeceği halt...” Geçiyorum. Yaklaştığım sıradan başka kelimeler duyuyorum “... tayin emri imzadan çıkıncaya kadar biçare...” Geçiyorum. Her geçtiğim sıradan kulağımda birkaç kelime kalıyor. Bir filmi orta yerinden ve gözlerim kapalı seyreder gibiyim “... Sultan Hamit devri daha iyi imiş...” “...ceketi tersyüz ettirmeden önce bizim birader...” “... kadar döviz getirir. Vakıa hariciyede...” “... ikinci penaltı haksızdı ama...” “... burada da sivil memurlar ürkütmeden sayılmıyor...” “... yemek üstüne hazmettirir...”


    Burnuma esaslı bir et kokusu geldi. Hayal filan değil, sahici kokuydu. Bir yerde köfte filan kızartılıyordu herhalde. Birden, sesleri duymaz oldum. Sağa sola bakınmaya başladım. Bu kokunun bir de dumanı olacaktı elbet.
  • "Hocam stres, kaygı, panik-atak gibi durumlardan nasıl kurtulurum?"

    Bu tip sorulara sıklıkla muhatap oluyorum. Ben bir psikolog değilim. Ama bu konulara din penceresinden bakmaya çalışıyorum. Yaptığım okumalardan kendi nefsim için çıkardığım 12 altın kuraldan söz edeceğim. Belki sizin de işinize yarar.

    1. Bugüne odaklan.

    Geçmişin hüzünleri veya gelecekteki muhtemel zorluk ve sıkıntıları düşünerek dayanma gücünü boşa sarf etme. Çoğu insan gelecek zamanın kaygılarını taşıyarak vaktini geçirir de o zamanlara ulaşamaz. Gelecek için yol haritası çizmek, plan yapmak başka, gelecekte karşılaşabileceğin muhtemel zorluk ve sıkıntıların stresini bugünden çekmek başkadır.

    2. Boş kalma, kendini güzel, hayırlı işlerle meşgul et.

    Tabiat boşluktan nefret eder. Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen nefsin seni bâtıl ile meşgul eder. Çoğu insan boş kuruntulara, temennilere, hayal ve nostaljilere sırf kendilerini iyi şeylerle meşgul etmedikleri için kapılır.

    3. Kazaya ve kadere razı ol.

    Allah Resûlü’ne (s.a.v.) kulak ver:

    Bil ki başına gelecek olanın gelmemesi olmazdı. Başına gelmeyecek olanın da gelmesi olmazdı. (İbn Mâce, “Sünnet”, 10). Bütün insanlık, sana bir fayda vermek için bir araya gelse ancak Allah’ın yazdığı kadar fayda verebilirler. Bütün insanlık, sana bir zarar vermek için bir araya gelse ancak Allah’ın yazdığı kadar zarar verebilirler.(Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyame”,59)

    4. Hayat sandığın kadar uzun değil, fırsatı ganimet bil!

    Hayat dediğin şey göz açıp kapayıncaya kadar gidiyor. Ne dem bâki ne gam baki! Sevinçler de hüzünler de bugün var yarın yok. Öyleyse sen gelip geçici sevinçlerin değil ebedî sevincin peşinde koş. Günü birlik hüzün ve korkularla vakit kaybetme, asıl dert etmen gereken korkulara odaklan!

    5. Olumsuz duygu, düşünce ve vesveseleri def et!

    Senin en büyük ve sinsi düşmanın şeytan seni zaafa uğratmak, yaşama sevincini kaçırmak için sürekli olumsuz duygu ve düşünceler pompalar, vesveseler verir. Ona kulak verirsen sürekli bir kaygı, panik, telaş, huzursuzluk duyarsın. Düşmanını tanı, onun sesine kulak verme, ondan her dâim Allah’a sığın.

    6. Şer zannettiğin hayır, hayır zannettiğin şer olabilir, acele karar verme!

    Gaybı bilmediğimiz için şu ana odaklanarak acele karar veriyorsun. En ufak bir olumsuzluğu “şer”, hoşuna giden her şeyi “hayır” diye etiketliyorsun. Rabbine kulak ver: “Bir şey sizin hoşunuza gitmediği halde hakkınızda hayırlı olabilir. Bir şey sizin hoşunuza gittiği halde hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

    7. Sahip olamadıklarının mahrumiyetini çekme, sahip oldukların için şükret.

    Dünyevî hususlarda senden daha iyi durumda olanlara bakma. Böyle yaparsan sürekli kendinde olmayanların listesini çıkarır bunların yoksunluğunu duyar, mutsuz olursun. Sende olanların listesini çıkar. Senin şu an içinde bulunduğun durumda olmayan milyarlarca insan var. Neye sahipsen ona şükret. Allah şükretilen nimeti arttırır, nankörlük edene ise ceza verir. (İbrahim, 7)

    8. İnsanlardan beklenti içinde olma, halini Allah’a arz et.

    İnsanlardan beklentini ne kadar azaltırsan o kadar mutlu olursun. Beklentin çoğaldıkça hayal kırıklıkların artar. Bütün kalpler Allah’ın elindedir. Sen insanlardan minnet, teşekkür, ilgi, alaka bekledikçe kendini onlara beğendirmek, ilgi görmek için gayret edersin. Herkesi memnun etmek asla mümkün değildir. Yaptığın bir iyilik için insanlardan minnet ve teşekkür bekleme, onu Allah rızası için yap. Halini Allah’a arz et, O insanlar gibi vurdumduymaz, vefasız değildir. O, eş-Şekûr’dur, yaptığın amelleri, iyilikleri görür, mükâfatını kat kat verir.

    9. İnsanların senin hakkında ne diyeceğine değil, Allah’ın ne diyeceğine bak.

    İnsanların dilinden peygamberler dâhil hiç kimse kurtulamamıştır. Her iyiliği eleştiren, düştüğün her kötü durumdan mutlu olan birileri vardır. Onların senin hakkındaki fikir, kanaat ve düşüncelerine odaklanırsan duyacağın sözler sürekli mutsuzluk kaynağı olur. Allah’ın senin hakkındaki kanaatine odaklan. Birçok insan, hayatını başka insanların söz, beklenti ve değerlendirmelerine göre yaşar. Birini memnun etse, diğeri ile arası bozulur.

    10. Kötülüğü en güzel şekilde önle.

    Atalarımızın dediği gibi “kötülüğe kötülük her kişinin kârıdır. Kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” Bak ki Rabbin ne buyuruyor: “İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34)

    Kötülük yapana kötülük yaptığında onun seviyesine düşmüş olursun. Ona iyilikle davrandığında kendi seviyeni korumuş, belki de onu da kendi yanına çekmiş olursun.

    11. Hüznünü insanlara değil Allah’a arz et.

    İnsan hayatındaki olumsuzluklardan insanlara şikâyet ettikçe, dert yandıkça bunları daha da arttırmış, haddinden fazla önem vermiş olur. Bir de şikâyet ve yakınma düşmanı sevindirir, dostu üzer. Kaldı ki çoğu zaman şikâyet ettiğimiz, yakındığımız konularda insanların yapabileceği herhangi bir şey yoktur. Oysa hüznünü, kırıklığını, hayatındaki olumsuzlukları Rabbine arz etse hem rahatlar, hem de işlerini, her durumu değiştirme gücüne sahip olan, sonsuz güç ve kudret sahibi olana arz etmiş olur. Hani, Hz. Yakup, oğlu Yusuf’u kaybetmekten duyduğu hüzünle ilgili ne diyordu: “Ben, gam ve kederimi yalnızca Allah’a arz ediyorum.” (Yusuf, 86)

    12. Suratını asma, tebessüm et.

    Kimi zaman ruhunuzdaki duygu ve düşünceler bedeninize yansır, bazen de beden hareketleriniz ruhunuzu şekillendirir. Yüzünüzü astığınızda, dudağınızı büzdüğünüzde, kaşlarınızı çattığınızda bu durum bir zaman sonra ruhunuzu karartır. Allah Resûlü (s.a.v.) hayatında yaşadığı tüm zorluklara rağmen asla katı kalpli, asık suratlı değildi, daima güleryüzlüydü. Rabbimiz onunla ilgili şöyle buyurdu: “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.” ‘(Âl-i İmran, 159)

    Rabbimiz her türlü stres, gam, keder, kaygıdan bizleri uzak eylesin.

    (Soner Duman/22.Rebîülevvel.1441/17.Ocak.2020/Cuma)
  • "Ailemin durumu iyiydi hocam" dedi Emine. "Köyde okul da vardı ama beni okula göndermediler. "
    "On dört yaşıma gelince de benden on beş yaş büyük olan aha bu İbrahim'e verdiler.
    Okumak istedim, ailem göndermedi.
    Evlenmek istemedim, zorla evlendirdiler "dedi.
    Emine, otuzlu yaşlarda genç bir kadın...
    Yaşayamadığı çocukluğuna hasret var, zeka pırıltıları yanıp sönen gözlerinde.
    "Ben hiç vazgeçmedim hocam "dedi. "Okumayı oğlum okula başlayınca onunla birlikte öğrendim.
    Salih okula başlarken, okul alışverişine çıktım. Salih için ne aldıysam bir tane de kendim için aldım.
    Bir defter ona, bir defter bana... kalem, silgi, açacak...
    Okul çantası bile aldım kendime. Kalemlerimi, defterlerimi çantaya yerleştirdim.
    Salih okuldan döner dönmez
    -Ne öğrendiniz bu gün? diye sorardım.
    İşe dik ve eğik çizgilerle başladık. Günlerce çizgi çizdim.
    Nihayet fişe geçtiler, tabi ki ben de...
    Yazdıkları fişi okutur, Salih kaç kez yazdıysa ben de o kadar yazardım.
    Her yazdığımı onlarca kez tekrarlardım.
    Fişleri kelimelere böldüler, yeni cümleler kurdular o kelimelerden.
    Sonra kelimeleri hecelere böldüler, yeni kelimeler oluşturdular.
    Hepsini ben de yaptım.
    Kareli defterime sayıları yazdım, öğrendim.
    Resim defterim, boya kalemlerim bile vardı hocam.
    Salih ne resmi çizerse defterine, ben de kendi defterime çizer, boyardım.
    Onun öğrendiği şarkıları öğrendim, onunla birlikte söyledim.
    Salih gündüz öğrenciydi, akşam öğretmen.
    Sıkıldığı oluyordu benden...
    Öf anne..! dediği oluyordu.

    "Aradan aylar geçti hocam" dedi Emine.
    "Salih'le aynı zamanda okumaya geçtik.
    Salih bir gün önlüğünün yakasında kırmızı bir kurdeleyle geldi eve.
    -Bu ne? diye sordum.
    -Okumaya geçtim diye öğretmen taktı dedi.
    Hemen ertesi gün kırmızı bir kurdele aldım kendime. Kendi ellerimle yakama taktım.
    Ben de artık okumaya başlamıştım öyle ya...
    Kırmızı kurdele benim de hakkımdı..."

    Büyülenmiş gibi dinliyordum Emine'yi.
    İnanamıyordum Emine'deki bu özleme, bu azme.
    "Valla hocam" dedi "aynen böyle yaptım."
    "Salih'in masal kitaplarını defalarca okudum. Şimdi gazete de okuyorum, elime geçtikçe romanda...
    Çocuklarımın ödevlerine bile yardımcı oluyorum daha ne olsun?"

    "Siz gözleriniz görürken bile kör olmak nedir bilir misiniz hocam?" dedi.
    "Okumayı öğrenmeden önce körmüşüm ben.
    Sizin gördüğünüz şeyleri göremezdim önceden.
    Otobüsün üzerindeki yazıyı okuyamayıp, soracak birilerini aramanın utancını bilir misiniz?
    Ya resimsiz bir yazıyı ters tutmanın gülünçlüğünü bilir misiniz?
    Öyle çok utanç yaşadım ki...
    Çocuklarımın da annelerinden utanmasını istemedim hocam" dedi.
    Asıl utanması gerekenin kendisi olmadığını bilerek ya da bilmeden...
    Emine, hapsedildiği zindana bir çift pencere açmıştı kendi elleriyle...
    Gözlerinde yaş, ifadesinde hakedilmiş bir gurur vardı.
    Gözlerimi kuruladım elimdeki mendille...

    Not: İsimler hariç, tüm anlatılanlar gerçektir..
  • "Ailemin durumu iyiydi hocam" dedi Emine. "Köyde okul da vardı ama beni okula göndermediler. "
    "On dört yaşıma gelince de benden on beş yaş büyük olan aha bu İbrahim'e verdiler.
    Okumak istedim, ailem göndermedi.
    Evlenmek istemedim, zorla evlendirdiler.
    Emine, otuzlu yaşlarda genç bir kadın...
    Yaşayamadığı çocukluğuna hasret var, zeka pırıltıları yanıp sönen gözlerinde.
    "Ben hiç vazgeçmedim hocam "dedi. "Okumayı oğlum okula başlayınca onunla birlikte öğrendim.
    Salih okula başlarken, okul alışverişine çıktım. Salih için ne aldıysam bir tane de kendim için aldım.
    Bir defter ona, bir defter bana... kalem, silgi, açacak...
    Okul çantası bile aldım kendime. Kalemlerimi, defterlerimi çantaya yerleştirdim.
    Salih okuldan döner dönmez
    -Ne öğrendiniz bu gün? diye sorardım. İşe dik ve eğik çizgilerle başladık. Günlerce çizgi çizdim.
    Nihayet fişe geçtiler, tabi ki ben de...
    Yazdıkları fişi okutur, Salih kaç kez yazdıysa ben de o kadar yazardım.
    Her yazdığımı onlarca kez tekrarlardım.
    Fişleri kelimelere böldüler,yeni cümleler kurdular o kelimelerden. Sonra kelimeleri hecelere böldüler, yeni kelimeler oluşturdular.
    Hepsini ben de yaptım.
    Kareli defterime sayıları yazdım, öğrendim.
    Resim defterim, boya kalemlerim bile vardı hocam.
    Salih ne resmi çizerse defterine, ben de kendi defterime çizer, boyardım. Onun öğrendiği şarkıları öğrendim, onunla birlikte söyledim.
    Salih gündüz öğrenciydi, akşam öğretmen.
    Sıkıldığı oluyordu benden...
    Öf anne..! dediği oluyordu.

    "Aradan aylar geçti hocam" dedi Emine.
    "Salih'le aynı zamanda okumaya geçtik.
    Salih bir gün önlüğünün yakasında kırmızı bir kurdeleyle geldi eve.
    -Bu ne? diye sordum.
    -Okumaya geçtim diye öğretmen taktı dedi.
    Hemen ertesi gün kırmızı bir kurdele aldım kendime. Kendi ellerimle yakama taktım.
    Ben de artık okumaya başlamıştım öyle ya...
    Kırmızı kurdele benim de hakkımdı..." Büyülenmiş gibi dinliyordum Emine'yi.
    İnanamıyordum Emine'deki bu özleme, bu azme.
    "Valla hocam" dedi "aynen böyle yaptım."
    "Salih'in masal kitaplarını defalarca okudum. Şimdi gazete de okuyorum, elime geçtikçe romanda... Çocuklarımın ödevlerine bile yardımcı oluyorum daha ne olsun?"

    "Siz gözleriniz görürken bile kör olmak nedir bilir misiniz hocam?" dedi.
    "Okumayı öğrenmeden önce körmüşüm ben.
    Sizin gördüğünüz şeyleri göremezdim önceden.
    Otobüsün üzerindeki yazıyı okuyamayıp, soracak birilerini aramanın utancını bilir misiniz?
    Ya resimsiz bir yazıyı ters tutmanın gülünçlüğünü bilir misiniz?
    Öyle çok utanç yaşadım ki...
    Çocuklarımın da annelerinden utanmasını istemedim hocam" dedi.
    Asıl utanması gerekenin kendisi olmadığını bilerek ya da bilmeden... Emine, hapsedildiği zindana bir çift pencere açmıştı kendi elleriyle...
    Gözlerinde yaş, ifadesinde hakedilmiş bir gurur vardı.
    Gözlerimi kuruladım elimdeki mendille...

    Hanife Çavdar'ın kaleminden...
  • Bir yazıyı okurken nadir olarak bu kadar zevk alırım, paylaşmak istedim.

    Sevgi niçin çok acı verir?

    Sevgi acı verir çünkü o saadet için yol açar. Sevgi acı verir çünkü o dönüştürür, sevgi mutasyondur. Her dönüşüm acı verici olacaktır çünkü eski yeni uğruna terk edilmek zorundadır. Eski tanıdıktır, güvenlidir, güvencelidir, yeni olan kesinlikle bilinmezdir. Hiç yelken açılmamış okyanuslara doğru hareket etmek durumundasın. Yeni olanla zihnini kullanamazsın; eski olanla zihin beceriklidir. Zihin sadece eski olanla işleyebilir; bütünüyle kullanışsızdır.

    Bu yüzden korku yükselir ve eskiyi, konforlu olanı, güvenli dünyayı, rahatlığın dünyasını terk ederken korku yükselir. Bu çocuğun annesinin rahminden çıkarken hissettiği acının aynısıdır. Bu kuşun yumurtadan çıkarkenki acının aynısıdır. Bu kuşun ilk kez kanatlanmaya çalıştığı zaman hissedeceği korkunun aynısıdır. Bilinmeyen korkusu ve bilinenin güvenlik duygusu, bilinmeyenin güvensizliği, bilinmeyenin tahmin edilemezliği kişiyi son derece korkutur.

    Ve dönüşüm bir kendin olmama haline olacağı için ıstırap çok derindir. Ancak sen ıstırabın içinden geçmeden mutluluktan kendini kaybedemezsin. Şayet altın saflaştırılacaksa ateşten geçmek zorundadır.

    Sevgi ateştir. Sevginin acısı yüzünden milyonlarca insan sevgisiz bir hayat yaşar. Onlar da acı çeker ve onların acısı boşunadır. Sevginin içinde acı çekmek boşuna acı çekmek değildir. Sevgide acı çekmek yaratıcıdır; o seni daha yüksek bilinç düzeylerine çıkarır. Sevgi olmadan acı çekmek bütünüyle bir kayıptır; o seni hiçbir yere götürmez. O seni aynı kısırdöngünün içinde tutar.

    Sevgisi olmayan bir insan narsistir, o kapalıdır. O sadece kendini bilir. Ve o diğerini tanımadan kendini ne kadar tanıyabilir? Çünkü diğeri bir ayna gibi iş görür. Diğerini tanımadan asla kendini tanıyamazsın. Sevgi kendini tanımak için de çok hayatidir. Diğerini derin bir sevgiyle, yoğun bir tutkuyla, sonsuz bir keyifle tanımayan kişi kim olduğunu bilemeyecektir çünkü o, kendi yansımasını göreceği aynaya sahip olamayacaktır.

    İlişki bir aynadır ve sevgi ne kadar safsa, sevgi ne kadar yüksekse ayna o kadar temiz olacaktır. Ancak daha yüksek sevgi senin açık olmanı gerektirir. Daha yüksek sevgi senin kırılgan olmanı gerektirir. Zırhını bırakmak zorundasın. Bu acı verir. Sürekli olarak savunmada olmamalısın. Hesapçı zihnini bırakmak zorundasın. Riske girmek zorundasın. Tehlikeli bir şekilde yaşamak zorundasın. Diğeri seni incitebilir; kırılgan olmakla ilgili korku budur. Diğeri seni reddedebilir; âşık olmaktaki korku budur.

    Diğerinde bulacağın kendi yansıman çirkin olabilir; sıkıntı budur. Aynadan uzak dur. Ancak aynadan uzak durarak güzelleşmeyeceksin. Durumdan kaçınarak gelişemeyeceksin. Meydan okuma kabul edilmek zorundadır.

    Kişi sevginin içine girmek zorundadır. Bu Tanrı'ya doğru ilk adımdır ve o aradan çıkartılamaz. Sevgi basamağını aradan çıkarmaya çalışanlar Tanrı'ya ulaşamayacaktır. Bu mutlaka gereklidir çünkü bütünlüğünün farkına sadece diğerinin varlığı tarafından kışkırtıldığında, mevcudiyetini diğerinin mevcudiyeti ile zenginleştirdiğinde, sen kendi narsis, kapalı dünyanın dışına açık gökyüzüne çıkarıldığında farkına varırsın.

    Sevgi açık bir gökyüzüdür. Sevmek kanatlanmaktır. Ancak sınırsız gökyüzü mutlaka korku yaratır.

    Ve egoyu bırakmak çok acıdır, bize egoyu yetiştirmemiz öğretilmiştir. Egonun bizim yegâne hazinemiz olduğunu zannederiz. Biz onu korumaktayız, biz onu süslemekteyiz, biz onu sürekli olarak parlatmaktayız ve sevgi kapıyı çaldığında, sevginin içine girmek için yapılması gereken tek şey, egoyu bir kenara bırakmaktır. Kesinlikle acı verir. Bu senin tüm yaşamının işidir, bu senin yarattığın her şeydir: Bu çirkin ego, "Ben varoluştan ayrıyım" çirkin fikri.

    Bu fikir çirkindir çünkü o gerçek değildir. Bu fikir hayal mahsulüdür, ancak var olan toplumumuz her bireyin bir mevcudiyet değil bir kişilik olduğu fikri üzerine kurulmuştur.

    Hakikat şudur ki dünyada hiçbir kişi yoktur; sadece mevcudiyet vardır. Sen yoksun: Bir ego olarak, bütünden ayrı olarak. Sen bütünün parçasısın. Bütün senin içine nüfuz eder, bütün senin içinde nefes alır, içinde nabız atar, bütün senin hayatındır.

    Sevgi sana egon olmayan bir şeyle uyumlu olmanın ilk tecrübesini sağlar. Sevgi sana hiçbir zaman senin egonun bir parçası olmamış birisi ile ahenk içinde olma dersini verir. Şayet bir kadınla ahenk içinde olabilirsen, bir arkadaşla, bir insanla ahenk içinde olabilirsen, çocuğunla yahut annenle ahenk içinde olabilirsen niçin tüm insan evlatlarıyla ahenk içinde olamayasın? Ve şayet tek bir kişiyle ahenk içinde olmak böylesine keyif veriyorsa tüm insanlarla ahenk içinde olmanın sonucu ne olacaktır? Ve şayet sen tüm insanlarla ahenk içinde olabilirsen niçin hayvanlarla, kuşlarla ve ağaçlarla ahenk içinde olmayasın? O zaman bir adım diğerine yol açar. Sevgi bir merdivendir. O bir kişi ile başlar ve bütünlükle son bulur. Sevgi başlangıçtır. Tanrı sondur. Sevgiden korkmak, sevginin geliştiren korkusundan korkmak, karanlık bir hücrenin içinde kapalı kalmaktır.

    Modern insan karanlık bir hücrede yaşıyor, o narsistir. Narsisizm modern zihnin en büyük takıntısıdır. Ve o zaman problemler, anlamsız problemler vardır. Yaratıcı olan problemler vardır çünkü onlar seni daha yüksek farkındalığa götürür. Seni hiçbir yere götürmeyen problemler vardır; onlar seni basitçe kösteklerler. Onlar seni basitçe eski pisliğinin içinde tutar.

    Sevgi sorun yaratır. Bu problemlerden sevgiden kaçarak kurtulamazsın. Ancak bunlar son derece hayati sorunlardır. Onlarla yüzleşmek, karşılaşmak zorundasın; onlar yaşanmak zorundadır ve onların içinden ve ötesine geçmek gerekir. Ve ötesine geçmek için yol içindendir. Sevgi yapılmaya değer yegâne şeydir. Onun dışındaki her şey ikincildir. Şayet sevgiye yardımcı olursa iyidir. Ve diğer tüm şeyler bir araçtır, sevgi amaçtır. Bu yüzden acı ne olursa olsun sevginin içine gir.

    Şayet pek çok insanın karar vermiş olduğu gibi sevginin içine girmezsen kendine takılı kalırsın. O zaman senin hayatın kutsal bir yolculuk değildir, o zaman senin hayatın okyanusa akan bir nehir değildir, senin hayatın kirli, durgun bir havuzdur. Ve kısa süre sonra pislik ve çamur dışında bir şey olmayacak. Temiz tutmak için kişinin akmaya devam etmesi gerekir. Bir nehir temiz kalır çünkü o akmaya devam eder. Akış sürekli olarak bakire kalma işlemidir.

    Bir sevgili bir bakire olarak kalır. Her sevgili bir bakiredir. Sevmeyen insanlar bakire kalamaz; onlar hareketsiz, durgun kalır; er ya da geç —ve geç olmasından çok, erkenden— kokmaya başlarlar çünkü onların gidecek bir yerleri yoktur. Onların hayatı ölüdür.

    Modern insanın kendisini bulduğu yer budur ve bunun yüzünden her çeşit nevroz, her türden delilik yaygınlaşmıştır. Psikolojik hastalık salgın boyutlarına ulaşmıştır. Artık olan şey birkaç bireyin psikolojik olarak hasta olması değildir; gerçek şudur ki tüm yeryüzü bir tımarhaneye dönüşmüştür. İnsanlığın tümü bir tür nevrozdan muzdariptir.

    Ve bu nevroz senin narsisçe durgunluğundan kaynaklanıyor. Herkes kendi ayrı özü olduğu yanılsamasına takılıp kalmıştır; o zaman insanlar delirirler. Ve bu delilik anlamsızdır, yaratıcı değildir, üretken değildir. Yahut insanlar intihar etmeye başlarlar. Bu intiharlar da aynı zamanda üretken, yaratıcı değildir.

    Zehir alarak ya da uçurumdan atlayarak yahut kendini vurarak intihar etmeyebilirsin. Fakat çok yavaş bir süreç içinde intihar edebilirsin ve olan şey de budur. Çok az insan ansızın intihar eder. Diğerleri yavaş bir intihara karar vermiştir; düzenli, yavaş yavaş ölürler. Ancak intihara meyilli olmak neredeyse evrensel bir hal almıştır.

    Bu yaşamak değildir ve sebep, kökteki sebep bizim sevginin dilini unutmuş olmamızdır. Biz artık sevgi denen maceraya atılmak için yeterince cesur değiliz.

    Bu nedenle insanlar seksle ilgilenirler çünkü seks riskli değildir. O anlıktır, dahil olmazsın. Sevgi dahil olmaktır; o teslimiyettir. O anlık değildir. Bir kez köklendiğinde o sonsuza kadar kalabilir. O hayat boyu süren bir dahil olmadır. Sevginin yakınlığa ihtiyacı vardır ve sen sadece yakın olduğunda diğeri bir aynaya dönüşür. Bir erkek ya da kadınla cinsel olarak buluştuğunda, buluşmuş dahi sayılmazsın; aslında diğer insanın ruhundan kaçmışsındır. Sadece bedeni kullandın ve kaçtın ve diğeri de senin bedenini kullandı ve kaçtı. Asla birbirinizin orijinal yüzünü açığa vuracak kadar yakın olmadınız.

    Sevgi en büyük Zen koan'ıdır.

    O acı verir ama ondan kaçma. Ondan kaçarsan, en büyük gelişme fırsatından kaçmışsındır. Onun içine gir, sevginin ıstırabını yaşa çünkü ıstırap aracılığıyla muazzam bir mutluluk gelir. Evet ıstırap vardır ama ıstıraptan büyük mutluluk doğar. Evet bir ego olarak ölmen gerekecek ama şayet ego olarak ölebilirsen bir Tanrı olarak, bir Buda olarak doğacaksın. Ve sevgi sana Tao'nun, Tasavvufun, Zen'in ucundan ilk defa tadına baktırır. Sevgi sana Tanrı'nın olduğunun, hayatın anlamsız olmadığının ilk kanıtını verir.

    Hayatın anlamsız olduğunu söyleyen insanlar henüz sevgiyi tanımamış olanlardır. Söyledikleri tüm şey hayatlarının sevgiyi ıskaladığıdır.

    Bırak acı olsun, bırak ıstırap olsun. Karanlık geceden geç ve güzel bir gündoğumuna erişeceksin. Sadece karanlık gecenin rahminde güneş gelişir. Sadece karanlık gece vasıtasıyla sabah gelir.

    Benim buradaki tek yaklaşımım sevgidir. Ben sadece sevgi ve sadece sevgi öğretiyorum ve başka hiçbir şey öğretmiyorum. Tanrı'yı unutabilirsin; bu sadece boş bir sözcüktür, ibadetleri unutabilirsin çünkü onlar sadece sana başkaları tarafından dayatılmış olan ayinlerdir. Sevgi hiç kimse tarafından dayatılmamış olan doğal ibadettir. Sen onunla doğarsın.

    Sevgi hakiki Tanrı'dır; din bilginlerinin Tanrı'sı değil; Buda'nın, İsa'nın, Muhammed'in Sufilerin Tanrı'sıdır. Sevgi seni ayrı bir birey olarak öldürmek için tariqa'dır, bir yöntemdir ve senin sonsuz olmana yardım eder.

    Bir damla olarak yok ol ve bir okyanus ol ama sevgi kapısından geçmek zorunda kalacaksın.

    Ve kesinlikle kişi bir damla gibi kaybolmaya başladığında ve kişi uzun süre bir damla olarak yaşamışken bu acı verir çünkü kişi, "Ben buyum ve şimdi bu gidiyor. Ölüyorum" zanneder. Sen ölmüyorsun ama bir hayal ölüyor. Sen hayalle özdeşleşmiştin, doğru ama hayal hâlâ bir hayaldir. Ve sadece hayal gittiğinde sen kim olduğunu görebileceksin. Ve bunun açığa çıkması seni neşenin, saadetin, kutlamanın nihai zirvesine götürür.
  • 1957 – 59
    İstanbul, Fatih,


    Bütün gün beni, bu kâğıtların başında oturmaya iten yalnızlığımı düşündükçe acımın artmasını istiyorum. Bu büyük, kalabalık şehirde hiçbir teselli yok benim için. Acım, çok önceleri, başka sokakların, başka pencerelerin, yatak odalarının, bütün o anlamsız eşyanın bulunduğu ortamda çok daha büyüktü. Şimdi başka bir yerdeyim: bilememenin ortasında; içimi büsbütün öldürmüş olan acıyı bile duymuyorum. Bu en korkuncu. —Bir dal tutkuyla sonuna kadar gerildi, ama kırıldı artık. Yerinde sessizlik var. Hareketsizlik var. Ölüm ufka kadar uzuyor. Eşya korkunç varlığını —arada bir küllenmiş ateşinden başını kaldırıp— gösteriyor. Üzülüyorum, üzülmenin de anlamsızlığını bilerek. Durmadan gizlediğim varlığım, keşke yeni acılar içinde çırpınsaydı. Ne yazık, acı beni bırakmış gitmiş.

    Her gün bu kâğıtların basında oturup yazıyorum. Kendini bildi bileli yaşamaktan kaçan varlığım bir serüvenin uyartısını duyar duymaz nasıl da yana sıçramıştı. Sonra usul usul yaşayana sokuldum, başka bir yol yoktu benim için.Yalnızlıkta azar azar kazandığımı hovardaca harcamak için ne elverişli pazardı orası. Sonra sevincim büyüdü, büyüdü —artık yaşıyorum sanıyordum— ardından acım ve çırpınma nöbetlerim geldi. Şimdiyse hiçbirisi yok artık. — Gene de iyi günler onlar, yaşarken kötü günler geçirdiğimi sanıyordum. Ama anlamaya başladım artık; iyi günler onlar, yalnızlığı da, acıyı da fazlasıyla duymuştum.


    Şimdi artık iyi günlermiş diyorum. — Ah, bütün bir ömür boyu kaygısız, başıboş yaşamak. Süre geçiciliğini duyuruyor, içimde sinsi bir acıyı, hayal kırıklığını emziriyor. — Bırakmalı bunu; süre geçiciliğinin öğrenilmesiyle verdiği acıyı, hüzünden bir perde halinde yaşama üzerine çeksin, konuşmaların arasına katılan o bitmeyen susuşu bıraksın kişide, akşamları eve dönüldüğü saatlerde çıldırasıya yazmak isteğini uyandırsın. Yazmakla geçen zaman, ölümün uzaklaştığı zaman o.



    Nerden de anıyorum? Bir gün bir lokantada yemek yerken, lokantanın kâğıt peçetesine yazmaya başlamıştım, kâğıdım yoktu çünkü. Üzerinde Dandrino yazılı peçete, onu da bulmasaydım çıldıracaktım, kendimi insanların ve sokakların en bilinmedik yerlerine atacaktım. —Şimdi o lokanta kapandı artık, yazıların yazıldığı lokanta. Uzun bir zaman geçmiş, müşterisi masrafı kurtarmadığı için kapandı.— Hiçbirşey beklemeden sürüklendiğim zamanlardı onlar, yalnız durmadan ellerimizden kayıp giden o anlamın içine yerleşmeye çalışıyordum, sürüklenip geçirilen zamanlar, başka ne yapılabilirdi ki?


    Beyoğlu'nun bütün o sokaklarında, sonra Tarlabaşı caddesinde, ara sokaklarda ne kadar çok şey var yalnız insan için. Erkekler beyaz gömlekleriyle, arkası basık ayakkaplarıyla oturuyorlar, dükkânlar akşam üzerleri çok kalabalık oluyor. İngiliz sarayının yanındaki sokakta nasıl eski bir hüzün buluyorum; ama gene de sıkıcı, tek düzen değil. Köşeyi dönünce otomobiller insanın üzerine geliyor. İstiklâl Caddesi'nin susan, bekleyen kalabalığı, hüznü ne kadar çok sevdiğimi bana anlatıyor.



    Hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum, hikâye yazmak, bütün olup biteni anlatmakla hiçbirşeyi söylemiş olmam ki. Hem elimden gelmez bu. Çok başka çeşit anlatmalıyım, yaşamaya sabırsızlıkla atıldığım zamanla, herşeyi yitirip, bıktığım zaman arasındaki büyük farkı. — Olayları birer birer sıralamak sıkıntı veriyor bana, hem olay da nedir ki? Önemli olan bizim iç yaşamamızdır, bu sürüp duran acıdır. Varlığımın, kopmuş, aşırılığa sürüklenmiş varlığımın bu çoktan ölü töreler arasındaki serüveni bu, kendim için ayrı bir yaşama kurmaya çalışmıştım, hepsi o kadar.

    Yalnızlıktan kurtulmak için yaşamaya atılmıştım. Yıllarca bu yalnız çocukluk; kendi içime hapsettiğim duyguları açığa vurmuştum, herkese paylaştırmayı düşünmüştüm. Yalnızlığım içinde, bütün kazandığımı sandığım bilgiye ve değere karşılık, bir hiç sayıyordum kendimi. İçimdeki o uzayıp duran boşluğu, sokaklarla, insanlarla, dışımda olan varlıklarla dolduracaktım. Ah, sevdiklerim için bir saraydı orası, orasını bir cennet yapacaktım, çevremde uyandıracağım hayranlık, sadece o bile yetecekti belki. Kuralları, görenekleri tanımıyarak, kendime iyice bağlanmak istiyordum, böylece kazanacaktım dünyanın önüme serdiği hazineleri; oysa şimdi varlığın bunaltısından kurtulamadım daha. Hâlâ, bu tutkular içinde, niçin dünyaya geldim diyorum, ben kimim? Ne oluyorum? Bu acıyı çekip durmak için mi? Kendimi kurtarmak için hepsini anlatmalıyım.



    Şehre yeni gelmiştim daha. Yaz tatilini geçirmek için ne güzel yerdi orası. Sessiz sokaklar alabildiğine uzuyordu, kırlara kadar açılıyordu bir uçları. Oralarda günlerce dolaşabilirdim diyordum. Her sokak ayrı ayrı günlerimi alabilir; sonra uçlarının artık yeşil, otlu kırlara açıldığı yerde bitkisel bir koku dolduruyordu ortalığı. Tedirginliklerin azalmayıp arttığı süre için ne umulmaz bir yer.


    Ayhan'ların evi şehrin en güzel eviydi belki, büyük şehre giren cadde üzerindeki son evlerden biri. Kalkıp onu görmeye gittiğim günü düşünüyorum. Ne çılgınlık! Öteye, pencerenin önüne oturmuştu. Ne kadar büyümüş, güzelleşmiş diye düşündüm. Burda işte, pencerenin önünde. Koridoru geçmiştim, aydınlıktı içerki oda, dışarda pencerenin önünde akşam oluyordu. Yakında büyük bir kalabalık yukardan doğru sökün eder, beyaz, bembeyaz, toz içinde, yer yer çamura bulanmış gövdeleri, şehrin gençleri top sahasından dönerler. Bağrışmalarını duyacaktık. Orda pencereye yakın, düşler içinde oturup duruyor. Oysa eskilerde — eskiden buraya kışın gelirdim, beraber bazı geceler kayakçıların; dönüşünü beklerdik, ceketleriyle, güzel cırcırlı ceketleriyle iner gelirlerdi yamaçtan doğru.—


    Yollar karlarla kaplı olurdu, araba tekerleklerinin geniş izlerini hatırlıyorum. Onu sevmemeye çalışıyordum. Uzun aylarımı dolduran şehirde değildi o, şehire ailesiyle kalkıp pek gelmezdi. Benim şehirdeki hayatım bilinmez bir serüven gibi geliyordu ona; oysa burda kalıp ömür boyu sessiz yaşamak isterdim, —günlerimi dolduran tedirginlikler bitsin burda, doğaya karışayım, ondan bir parça olayım,— anlatırdım da bunları ona. Bazı şeyleri anlayan bir duyarlığı vardı. Ama şimdi anlıyorum ki kendimi gene de dar kalıplara sokmaya çalışmıştım. Yalnızlıkta geçen sürede bitmeyecek bir enginlik kazandığımı, ruhumun yükselip gelişerek artık kimsenin bulunmadığı bir yerde, uzakta da mutlu olabileceğini sanıyordum. Düşlerin büyük ülkesinden sıyrılıp, küçük yaşamalara ihtiyaç duymak, varlığını onların eline teslim etmeye mecbur olmak, ne kötü talih.

    İlk gençliğimi dolduran iç-savaşlarımı unutamıyorum hiç. Durmadan kendi kendimle savaşırdım; kararsızlık içinde varlığımı ordan oraya atardım. Ayhan'a kitaplar, çocukluk günlerimi düş içinde geçirmeye yardım, etmiş kitaplar götürürdüm; onun da benim duyduklarımı duymasını, aynı hayalleri kurmasını isterdim. Yaşanan dünyadan ve insanlardan durmaksızın bir kaçış. Fakat küçük şehirdeki yaşamamda insanlar arasına sokulmaya kalkmıştım artık. Geçen zaman içimde karşı duyduğum sevgiyi büyütmekten başka bir işe yaramamış.

    Gündüzleri küçük evimizin önüne çıkıp karları küreledim, kışın geldiğimde. Ellerim kıpkırmızı, buz keserdi. «Kolay gelsin» derlerdi yoldan geçenler, bazan şapkalarını çıkarırlardı. O zaman bir sürü kırlangıç havalanırdı çitin kenarından. — Gelecek, kendim için büyük bir gelecek düşünmemeye karar vermiştim. Bütün tedirginliğimin düşçülüğümden geldiğini sanıyordum, geçen zamanla düşlerimin gerçeğe uymadığını görüyordum çünkü. Yalnızlık sürüp duruyordu. İçimde çok tuhaf görüntüler biriktirerek. Akşamları evde pencerenin önüne oturur, kırmızı kaplı bir deftere bir şeyler yazardım. Yazdığını zamanlar herkesden ayrıldığımı, gizli ve ayıp sayılacak bir iş yaptığımı sanıyor, kilitliyordum odamın kapısını. Dört duvar arasında herşeye karşılık, yüceldiğimi, kimsenin — benim sevgili bir-iki yazarımın dışında — erişemiyeceği bir yerlere yükseldiğimi sanıyordum. Sonraları titreme nöbetleriyle de geldi bu duygular bana, ardarda hergün deftere bir şeyler yazıyordum. Daha birçok yazarı tanımadığımı, sonra çok genç olduğumu düşünüyordum. Bu yandan bakılınca yazılarım bir değer taşımazdı. Ama beni odama kapanıp, kapıyı kilitlemeye sürükleyen tanrısal güç, bütün umudum ondaydı işte. Ama dışarıya, güneşin altına çıkınca kalmıyordu bu duygu. Orda yalnızlıkta kazandığımı sandıklarım hemen dağılıp gidiyordu. O zaman yukarıya tepelere çıkıyor, büyük ağaçların altında düşünmeye ve kendi kendimi aşmaya bırakıyordum kendimi. Ah, o zaman yazdıklarımı Ayhan okusaydı. Gizlice eline geçseydi de onlar. Kimbilir ne düşünürdü. Benden nefret mi ederdi?

    Ayhan'ı haftada bir gün görüyordum. Burda, sessizlikte, insanların arasında mutluydum. Köy yollarına doğru yürürdüm, karanlık uçuşurdu çevremde. Ama şimdi anlıyorum; mutlu günlerdi onlar. Kırlarda, açık gökyüzüyle, serin rüzgârlı havayla dolu. Ortalık sakin olurdu. — Bağlamışım kendimi, gizliden gizliye. Bilmeden, ince, sağlam bağlarla, ondan ayrılırsam, mutsuz olurdum, çok kötü olurdum; yalnız odamda günlerce oturup kaldığım vakitlerde geliyordu bu duygu bana. Onun orda, şehrin dışına doğru olan evlerin birinde olduğunu, orda oturduğunu, arasıra da beni düşündüğünü bilmek, yetiyordu bu benim için, daha fazlasını istemiyordum.

    Gün geçtikçe onu düşünmem artıyordu. Beni yaşamaya sürüklemiş sabırsızlıklarımın içinde bilemezdim sonunu. Aldanıyor muydum? Düşündüğüm yoktu böyle şeyleri. Bir toplum varmış, olur olmaz her düşünceye izin vermezmiş, umurumda değildi bu. Gene de umurumda değil, aradan yıllar geçti, bir çok şeyleri öğrendim, gene de aldırmıyorum törelere. Biz ölü bir doğanın ortasındayız, ölü bir doğayla çevrilmiş bir kaç insan, içtenliği, doğal yaşamayı bir yana bırakıp kendimiz için menfaatler, töreler yaratıyoruz. Nemize gerek böyle şeyler! Biz önce kendimizi kazanmayı, kendimize karşı içten olmayı bilmeliyiz; sonra hiçliğin bizi beklediğini bilerek bırakmalıyız bu sahte, içleri boş kalıpları.

    Güzel günler ardarda geliyordu, karlarda gezmelerle, koşmalarla, oyunlar uydurmakla dolu. Güneş hep aydınlıktı. Akşamları herkesin toplandığı. gazinoya gidiyordum. Şehirden uzaktım. Gelecekten çok, içinde yaşadığım duygular ilgilendiriyordu beni, her gün, sevgi duygumun bilmediğim bir yanını bularak mutlu oluyordum. İçimden akıp giden suların orda durmadan —bir gün çöküp yıkılmak üzere— bir şeyleri aşındırdığını bilmeli miydim?


    Ama nasıl başlıyordu o unutulmaz hastalık! Kendimi bütün bütüne açsam, içimin bütün kinini döksem ortaya. Herşeyi bütün ayrıntılarına kadar anlatmalı mıyım? Ama sonunda, geçenleri unutmak yeni bir yaşamaya atılmak için savaşmıştım. Savaş içindeki çılgınlıklarım olayları silip götürmüş belleğimden. Şimdi burda, artık içimde yeni hiçbir belirtinin olmadığı yerde, mahpus muyum? Neyin tutsağıyım bilmiyorum. Şimdi hepsi uzak, eskimiş plâklar üzerindeki izler gibi aşınmış görünüyor. Çılgınlıklarıma bir sebep bulmak için uğraştığım saatler... artık hepsi geçip gitti, sakinim, oldukça güvenliyim; ama silindim artık, isyanım sanki tükenip bitti, hayır, ölmüyorum, yalnız yaşamaya karşı duyduğum sabırsızlıktan yorgun düştüm, o kadar.


    Sonra şehre gelip yerleşti Ayhan ailesiyle. Yitirme korkusuyla iki uzun yıl geçti, bu iki uzun yılda biz birbirimizin olmaya çalıştık, şehirde yaşanacak ne varsa birlikte yaşamaya çalıştık, sonra zaman geçti, ayrılma çanı çaldı, önce bunu duymak istemedim, ailesi alıp onu törelerin içine sürükledi, bense gene yalnız kalmayı seçtim, içimi kaplayan acıyı dindirmek için. Şimdi anlıyorum ki bu toplumun dışında kalmışım. Bundan pişmanlık duymuyorum, seviniyorum üstelik. Kendimi kendim kuracağım, inançsızlığın, boşluğun ortasında olsam da, geçmiş bir inanca sarılmadan.


    28 Şubat


    Camın gerisinde oturdum, gidişini düşündüm. Yoldan tek-tük insanlar geçti, daha çok ihtiyarlar bu saatte. Odamda güneş pencereden uzaklaşmıştır, akşam olunca daha üzüntülü, daha yetersiz bir vakit. Ne yapacağım? Çıksam şimdi sokaklara kötü bir kalabalık; habersiz boydan boya habersizlik. Burda camın gerisinde oturmak en iyisi; karşıda bahçenin ortasında bir çınar ağacı, alçak duvarlı bir bahçe görünüyor. Tahta bir yapı, kiremit rengine boyamışlar, duruk bir gökyüzü. Çıksam şimdi dışarı, ayaklarımın altında tozlu bir kaldırım, parke döşeli bir yer burası. Ama nereye gitmeli? Bu camın gerisinde oturmak en iyisi, gidecek yer yok, her yer donuk bir beyazlıkta. — Hep geriye ittim düşüncelerimi, bilinç altına, hiç düşünmek istemedim. — Burda «susalım» dedim. Söylersem çok üzücü şeyler söyleyeceğim. «Peki..» diyordu. Bu pastahane camının gerisine oturmuştuk.


    Ama şimdi onu anmak için oturmadım. Gidişini düşünüp üzülmüyorum. Yalnız yetersizlik duygusu: bu şehir kötü, benim bu şehirde işim yok, ötekiler gibi olamam ben, hepsini bitirdim artık. Hepsi bana yetersiz. Bunu ona da söyledim «Ötekiler gibi olamam ben» diye. «Ben hepsini bitirdim artık.» «Sen gidersen yapacağım bir şey yok.»

    «Üzülmez misin?» dedi. —Kendi değerini ölçüyor.—

    «Bilmem ki» dedim. «Üzülecek gibi değilim artık. Yalnız bu duygu. Vakitlerimi öldürürüm.»

    Sırf vakit geçsin diye şimdiye kadar yaptıklarımı yeniden yaparım.

    «Biliyorum, sana onlar yetmeyecek diyorsun. Gider Adnan'ı bulurum. Bütün gün o büyükçe pastahanede otururuz.»

    Sonra Nişantaş'ta bir ev, düzgün, mermer merdivenli. Sonrasında bir şey yok. Kitap okurum belki. Ne kitap, ne bir şey. Bir yerlere gitsem değil mi? Nerde, gitmek de istemiyorum; sanki dünyanın bütün şehirlerini gördüm, her şehirde yaşamış kadar yorgunum.

    «İçki mi? İçmiyorum, içkiyi de bitirdim ben.»

    «Artık içince üzülüyorum.»


    Bırakmalı bunları. Gitti o. Sonrasını bilmiyorum. Büyük bir boşluğa düşmedim, düşlerim karmakarışık olmadı, keşke olsaydı diyorum şimdi. O zaman gidişiyle yitirilen anlamı kazanmaya alışırdım; yeni baştan, her şeye yeni baştan başlardım.; ama şimdi hiçbirşeye başlayamam; kiremit renkli yapıyı göreceğim, akşam olunca gidip yatacağım. Sonra sabah, kitap dolabına güneş vurmuştur, akşamdan kalma esvaplarım koltuğun üzerine atılmış, kalkıp düzeltmeli. Sonrası var mı? Hep aynı mı böyle? Bir örnek: kazanılacak bir şey yok, yitirilmiş bir şey yok.

    O vakit, onun gidişiyle yitirilen anlamı yeniden kazanmaya çalışırdım. Yorgun bir geceden sonra eve döndüm gene. Dairenin girişinde loş bir sıcaklıkla burun buruna geldim. Uykum gelmiş. Büyük gün. Yeni bir gün yarın, yeni bir gün ışığı, bir yeni kararsızlık, seçmelerimi yeniden yapabilirim. Seçmek, bir şeyler yapmak isteyecek miyim o vakit. Aydınlık, tozlu caddeye çıkacağım. Yüksek binalar, hafif kurşuni yüzleri. — Talimhane'de akşam başlamış. Soğuk, güzel bir bahçe. Dışarısını düşündükçe tozlu bir cadde düşünürüm. Burası, aydınlık, belirli: kitap dolabı, lâmbanın ışığı, kâğıtlar, her şey belirli, tozsuz. (Neden düşündükçe hep binaları, caddeyi, tozlu belirsiz görüyorum? Benim yaşamamda hiç konu yok mu? Geleceği düşündükçe parke döşeli bir yol, düz yüzlü binalar, ıslanmış, geniş pastahane camları düşünürdüm.)

    Gidişinden bu yana ilk kahveyi içiyorum. Garson getirdi, tablayı itti önümden. — Talimhane'de oturduğumuz zamanlar, ne kalabalık akşamlardı onlar. Kırmızılı, mavili balonlar asılıdır sanki gökyüzünde. Bir bayram sevinci, akşamüstünün alacakaranlığında bir parıltı, bir duyumsuzluk.


    Top oyunuyla bitmiş bir akşam mı? Bilmem ki şimdi; anmak istesem hep birbirine karıştırırım. Bir kalabalık, bir parıltılı akşam düşüncesi düşer aklıma. — Sonra nasıl sessizce çekip gitmişti ama. «Hiç ummazdım» diyemiyorum. Korkak bilincim insanlara karşı kuşkuluydu eskiden beri. — Asmalımesçit'in oralarda asılı, sakin bir gök vardır, binalar bütün Fransız biçimleriyle dururlar, yeşil pancurları sallanır durur. O gittiği vakit orası gene eskisi gibiydi, ama değişen ne var diye sormadan edemiyorum kendime. Eski burası. Her yer eski, değişmiyor. Yıllar eşyayı bitirmiyor, ama biz bitiyoruz, günden güne değişip ölüme doğru gidiyoruz, içimizdeki ses hep birşeyler söyleyip duruyor.

    Sessizce çekip gitmişti. Hiç ummazdım diyemiyorum, umardım diyemiyorum, bir şey diyemiyorum bu konuda. Sessizce merdivenlerinden çıkılan loş bir ev düşüncesi doldurmuş aklıma; sinirli, hırçın bir baba, iyi kalpli, dert ortağı bir anne hatırlıyorum. — Bütün bunlar benim gerçeğime aykırıydı, hiçbir vakit insanların çıkar bağlarıyla karışan dostluklarını düşünmemiştim.

    Evimiz olursa bizimki gibi olmasın, demişti galiba bir gün. Şehir dışında karlarla örtülü bir ev gelmişti aklıma. Şehrin sokakları yağmurla ıslaktı, uzaktaki eve hangi yollardan geçilip gidileceğini düşünmemiştim o vakit. Yalnız, uzakta, bir ev. Karları nerden düşündüm bilmiyorum. Ona anlattığımda gülmüştü. Sıcak bir salon, güzel, her vakit oturulacak bir yer orası. «Bir evimiz olsaydı» dedim.

    «Uzakta bir ev mi?»
    «Karlarla örtülü bir ev mi?»
    O vakit herşey düzelecek miydi? Herşeyi yetersiz görmekten kurtulacak mıydım?



    6 Mart


    İçimi acılarla kıvrandıran bu soruları çözümlesem bir. Eşyanın özünü hiçbir zaman anlıyamadım, kendimce yorumlıyamadım. Bilmemek korku veriyor; geçmiş günleri düşündükçe içimi bir korku titretiyor; korkuyla sürdürüp duruyorum bu yaşamayı. İçimi saran korku davranışlarıma yayılıyor, iyice belirli oluyor. Bir kapıyı açıp girerken, bir yere otururken, bir insana bakarken önliyemiyorum bunu. Korku başını alıp büyüyor, arasıra anlaşılmaz hastalıklarla üzerime çullanıyor. Titreme ve sinir nöbetleri geçiriyorum. Korkunun beni sürüklediği bayağılıkları birer birer anlıyorum artık. Yalnızlıkta, ölümün, bilinmiyen birisi olarak kalmanın korkusu öldürüyor beni. Kaçıp isyan etmek; mutlaka bir isyan bulmalıyım.


    Anlıyorum ki insanoğlu şimdiye kadar çözümlendiğinden farklıdır. İnsanoğlu büyük bir bataklıktır, herşey onda kaybolur, çıkmamak üzere dibe gider. Eve döndüğüm vakitler bütün gün omuz omuza yaşadığım bayağılıkları düşünüyorum. Ama anlıyorum ki kendim de onlardan farklı değilim. Batağın içindeyim, durmadan daha da dibe saplanmaktan kendimi alamıyarak. — Kaç geceler bunları söyliyerek sessizliğe ermeğe çalıştım, durdum.



    Geçmiş için bir hikâye uydurmak, onu yıllar yılı saklayıp durmak. Bütün bu satırları yazmakla kendime en uygun olanı yapıyorum.



    Suç bende değildi, üçgen biçimli bir odamız olmadığı için. Bağnazlık hep. Ben iyiyi seçmiştim, kendimi düşünmeden, iyiliğe atılmıştım. Sinirli bir baba, bu yaşayışı anlamıyan. Ailemi de yollamıştım hem. Ama babası geleceklerini duyar duymaz kaçmış, kardeşini mi kıskanıyorsun diyerek, vurmuş kapıyı, çekip gitmiş. Annesi ne demiştir o vakit. Sen üzülme, her şey düzelir mi demiştir; babanı ben razı ederim mi demiştir, bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemedi. Niçin babası böyle yapmıştı. — Pencerenin önünden geçenler azaldı. — Yıllarca, sinirli bir yaşama, anlamadan, bilmeden, insanları sevmeden, tanımadan onları, sürüp giden bir yaşama. Annesi bir cümleye takılıp kalmıştır. Hep toplumun önceden belirli düşünceleri, bir sürü aptal bilinç. Bu toplum sayısız aptal bilinçten kurulmuştur.


    Oysa bu cahillikten çoktan bıkmıştım. Bu insanları zorla düşündürmeli. Ama nerde? Gazinoların, en lüks yerlerin, bütün bu cahil insanların toplandıkları yerlerin ardında bilgisizliğin, insanları tanımamanın, vahşice bir kötüye kullanma düşüncesinin yattığını biliyordum. Onları tanımanın tiksintisi. Herşeyi yetersiz bulmanın huzursuzluğu. Bu toplumla nasıl yaşarım ben? Herkesin beğenilerinin ötesine geçmişim bir kere. Onlardan ayrı bir yaşama. Burjuvaların yaşadıkları yerlere tiksintiyle bakıyorum. — Gece gelecek artık, bu pastahaneden, bu camın gerisinden kalkıp gitmeli. Kendime verdiğim önem de boş; böyle çılgınlar gibi kendi kendini sevip durmanın ne yeri var. — Tanrım, burjuvadan tiksinmek, beni kendimden de tiksinmeye mi götürüyor? Yalnız olduğumu bilerek, burjuvalar gibi dış görünüşlere sarılmadan, yalnız çağın içinde kahramanlık sayılanı seçerek, iyi olmaya çalışayım. Bütün burjuvaları aldatmak pahasına da olsa doğru bildiğim yolda yürümeliyim. Ama içime uyan değerliyi nerde bulacağım?


    21 Mart


    Uzun zaman onu düşünmedim. Günlerin geçtiğini duyuyordum. Gecelerle günler birbirine karışıyor. Yaşamamı çok başka yerlere sürükledim. Beyoğlu'nun başka yanlarına. Azalan acım günden güne beni rahata götürüyor. Yaşamamın bütün acı gerçeğini kabullenmeye hazırım. Gene de tamamen iyileşemedim; düşünerek kurduğum yaşamam için tam bir mutluluk umamam. Özentisiz, kendi çevresini kendi kurmaya çalışarak, durumunu kendisi saptayarak.

    Onu sevmeye, kendimden ayırmamaya başladığım zamanı anmak istiyorum. Tuhaftır, bana yakın olanı pek de umursamak istemezdim. Sonraları uzun boylu düşündüm bunu, bana yakın olanı, beni sevmeye geleni umursamak istemeyişim nerden geliyordu? Yalnızlık, bırakılmışlık, eskiden beri yerleşmiş içime. Niçin yerleşmiş?


    Son günlerden biriydi. Bahçe parmaklığının kenarında güneşli bir gündü o gün, söz vermiştim kendi kendime, sevmemek için, hazırlandım. Çok çalıştım. Günlerce evde oturup kendimi hazırladım. Ne güzeldi. Güneşi görüyordum, sonra su yollarını, ağaçları. Üzüntüsüz, bir şeyler akıyordu içimde.

    Sonraları durmadan düşündüm. Artık her şey geçmişti. Şehirdeydim. Bana yakın olanı sevmemek istemem, kendimi sevmememden mi geliyordu? Bunu kabullenmek ne kadar korkunç! Bu, uzun zaman sarsıntısını yaşadığım küçüklük duygusunu kabul etmek olurdu. Ama sonradan yaşım ilerledikçe yenmiştim bunu. İlgilenmek istemeyişim, kaçışım hangi sebebe bağlanabilir? Ah, insanoğlu böyledir. Hiçbir insana güvenememek bizim kaderimiz. Kazanmak istediğimizi tamamen kazanınca beğenmemek, durmadan yenilerini kazanmayı düşünmek. Ben de kendime yakın olanı, ucuzcana kullanmaya —bütün üzerine titremelere karşılık— yol alıyordum, her insan gibi.



    28 Mart


    Günler bahara doğru gidiyor. Artık çok zaman geçti, hiçbir umut yok. Gelmemesine gitti bir kere o. Bütün dostlarımın bildiği, yemekleri çok sevilen bu lokantada onu nerden de anıyorum? Bütün bu satırları peçete yerine kullanılan kâğıtlara yazmasam deli olacağım. Bir yandan da, herşeye karşılık insanoğlu küçük ve cılız bir varlıktır, diyorum. — Nasıl anıyorum, akşam yemeği yenen bu yerde? Bilmiyorum —büyük, kalabalık bir şehrin ortasında burası— zenginlikler yaşayan beyler, hanımefendiler için yapılmış bir yer mi? Bilmek bile istemiyorum. Ne olurdu? Şimdi pencere önünde tek ve büyükçe masadayım, hiçbir şeyi, içime en acıtıcı köklerini sarmış özentilerimi anlamanın verdiği, idrâkin de sınırlarını aşan yalnızlığı düşünmeseydim. — O çok ayrıydı. O akşam yemeği, geçen aylarla, varlığımdan ne kadar çok şeyler sürüklemiş. Bana ne kalmış? Geriye ne kalmış? Korkunç bir kuşkuyu yaşıyorum. Korkuyorum. Şimdi oturduğum masadan, kenarında oturduğum pencereden bile emin değilim. Kimim? Neyim? Nerden geliyorum? Nerden gelip bu masaya oturuyorum? Pencerenin önünü seçmişim? Farkında bile değilim. Anlamıyorum, bu anda beni varlığımdan bile kuşkuya düşürecek ne çeşit bir güç olabilir? Bilmiyorum. Hafif şarkılarla başlamış. Hepsinin üstünde bu soru: Nasıl anıyorum? Hepsinin üstünde. — Ne korkunç bir yalnızlıktı o; onu ellerimle, gören, görmeyi becerebilen gözlerimle nasıl da yitmeye bıraktım? İstemiyordu ama gidiyordu. Bilmiyorsunuz; şimdi bunları anlatmak hiçbirşeyi değiştirmiyor. Gece yarısı daktilomun başında, tavan arasındaki odada oturup uzun uzun yazdıklarımın çok şeyleri değiştirmesini isterdim. Çok şeyleri. Onlarla o insanüstü gücü kazanacağımı ummuştum. Yanılmışım. —Şimdi artık hiçbirşeyi kimse değiştiremez. Yalnızlığım, yıkılmışlığım bile önemsiz. Caddelerle, kenar mahalle içki yerleriyle, geceleri sabaha kadar mavi kapılarını açık tutan kulüplerle bütün bir ömrü geçirmek mümkündür. Hepsinin üstünde ansızın anıyorum: saçları ne kadar güzeldi, beyaz ve solgun yüzü acımı arttırıyor. Ben şehrin kahvelerinde, lokantalarında yaşayan orta tabakadan insanı, birdenbire herşeyin üstünde anıyorum, son gecemiz miydi? Hangi elbiselerini giymişti? Evet hatırlıyorum, elbisesinin gri ve kahverengi yuvarlakları daha belleğimden silinmemiş, unutmamışım. Biliyorum. Bildiğim bir şeyler var benim de. — Bu dar bir geçitmiş gibi uzanan lokantada akşam yemeklerini yemeğe gelmiş silik resimleriyle titreşen insanların herşeyi bilmesinin ne önemi var? Saçları ne kadar güzeldi; pırıl pırıl, inceydi. Bilmiyorlar. Herşeyi bağıra bağıra anlatmalıyım. Duymalılar. Ağlıyor muyum? Ağlamam bile önemsiz. «Bütün gün ölüyorum» demeliyim. Nasıl karşılayacaklardır? Yanılıyorum. Kimseler bilmemeli. Yıllarca sokakta, deniz kenarı meyhanelerinde yaşıyorum, anlamamalılar. Deniz kenarında zengin yalıları olanlar, o zamanki utangaç iyimserliğimi. Bilmiyorlar, ne kadar gizliyim. Nasıl önlerinden geçiyorum: Çok uzaklara onu yeniden bulmaya, ince, güzel saçlarını yeniden görmeye gidiyorum. Kilometrelerce uzakta. Yeni bir şehrin beni tedirgin eden karanlığı. Işıklar, elektrik ampulleri yanıyor. Bahçe parmaklıkları, bahçe içindeki evler önünden geçiyorum. Birden soruyorum: aylar sonra burdayım, bu yeni şehirdeyim, ayları, günleri sayarak bekleyip durduğum bu anı yaşamanın tedirginliği miydi? Yolda neler görüyorum? Nasıl da tedirginim? Uzağım? Nasıl uzağım? Nasıl uzakları yadırgıyorum? Akşam mı? — Kendimi yeni davranışlara sürüklüyorum. — Niçin sürüklenip gidiyorum? Kim beni yeni, yabancısı olduğum bir dünyaya götürdü. Hangi görünmez güç? — En büyük acım bu: o bütün çocukluğunu yaşamamış. İlk gençliğini yaşamamış. Anmam bile kötü. Küçük kahverengiler ve iç içe girmiş griler. Bacakları ne kadar kalın, ne kadar yumuşaktı. Şimdi daracık, şarkıları duyulan bu akşam yemeği yenilen yerdeyim —eskiden ağrılarla gelirdim, sıkılırdım— sessiz sokakta, ıslak, ince kumaştan elbiseler giyerdim; sonra bilmiyorum nasıl başka, uzak bir şehirde gözyaşlarım kalmış.



    Şimdi akşam. Burdayım. Yeryüzündeyim. Büyük şehirde, sessiz bir sokaktayım. Pencerenin dibindeyim. Sokaklar yağmurla ıslanmıştı —ben gelmeden önce yağmur yağmış— eskiden de sokaklarda yürümüştüm. Bildiğim yerler buraları, kapıyı açıp girmiştim. Sessizdi içerisi. Güzeldi. İyice biliyorum. Her akşamki gibi bir akşam bu. İşi hiç büyütmemiştim. Yemeğimi ısmarlamıştım; başkaları da gelmişti, beraberce yiyorduk yemeğimizi. Biliyorum, iyice sakındım, sanki tamamen unutmuştum; içimi yakan sıcaklığı silinmişti. Birden anıyorum: birden ince ve güzel saçları, kahverengi kareli, gri elbisesini anıyorum. Unutmamışım. Seviyor muydum? Sadece kendimi, hırçın üstünlük duygumu yenmek için mi seviyordum onu? Bu bayağı toplumda ne güçlü bir bağlantıydı o. Gerçeği yenmek mi istemiştim? Elbet düşününce herşeye bir sebeb bulunabilir. Düşünmeyi —beni birdenbire sarsan anısı geçene dek— sonraya bırakmalı. Uzaktaydı, başka bir şehirde, başka insanlara yakındı. Aydınlık pastahane camları önünden geçen görüntüsü beni hiç rahat bırakmamıştı. Gülüyordu, ürkek sevinçlerini ona hiç çok görmedim.

    Gittiğimde, kahverengi noktalı, gri elbisesinin yabancısıydım. Bunu ona da söylemiştim. Hiçbirşeye sahip olamıyacağını bilen acım sonucu değiştirmiyor. Yaklaşmayın! Siz akşam yemeklerini yiyen mavi gözlü beyler, küçük hareketli, zarif kadınlar. Bu yabancılığa hiçbirşey karışmamalı. Erginlik çağındaki kızların, eve geç geldiklerinde, ana babalarına görünmeden çıktıkları odalarında, kimseler görmesin diye eski okul defterleri arasına sakladıkları yazılar yazacağım. Ne kadar aldanmışım. Toplumu bir yana atıp içimin sürüklenişlerine kapılmıştım. Uzaklaşış sonraları çok büyüdü. Yanılmışım. Duymadın. Kimselerin bu yabancılığı bilmesi gerekli değil. Kahverengi kareler, gri renkler. Yabancılığımı düzenli masalar, ürkek hanımlar, ardarda içilen içkiler gidermiyor. — Anıyorum. Yüzünün unutamıyacağım görüntüsü nasıl da belleğimden silinmemiş!



    17 Nisan

    En korkuncu bu! Günlerdir onu yaşadığımı biliyorum, ne kadar unutmaya çalışsam da. Uykularımın ortasında sıçrayıp uyanıyorum. Göğsümü bastırıp duran, çevremde kara bir gölge gibi dolaşıp duran bilincimin ölü gözlü görüntüleri. Birden sıçrıyarak uyanıyorum, sanki varlığımın büyük bir parçası onunla beraber gitmiş. Yitirilen bir daha elde edilmeyecek. Yalnız burda oturup düşüneceğim. Artık hiçbir şey yitirmedim diyebilinceye kadar. Bir gün yorgun odama döndüğümde görüntüsünü bulmam mümkündür. Uzanmış yatıyor. Alkolden düşünecek halde değilim, bende sabit fikir haline geleceğinden korkuyorum.

    Anı defterimde onun tuttuğu yere yeni sayfalar eklemek; bitmeyecek bu uğraşı. Ne zamana kadar sürecek? Şimdi kurtulmak için yazmaktan başka çare olmadığını anlıyorum.

    Gece mi şimdi? Uyku saati mi? Hiçbirisi değil! Cama elimi uzatıyorum, varlığımın gücünü duymak için. Çıksam şimdi dışarı, bomboştur sokaklar. Şimdi sen gelmeden önceki eşyalar, koltuk, kitaplık, yorgun elbiseler, ütüsüz, öyle durup duruyorlar. Sen uzanmış yatıyorsun. Niye ki? Düşünüyorum, yağmurdan önceki zamanı, Tepebaşı'ndaki pastahanede yorgun musun? «Sevdaya dayanmak zor.» Sen mi böyle derdin? Sevdaya dayanmak zor diye. Niye başka şey söylemezdin de böyle derdin? Derdin derdin işte, niyesi var mı? Bütün bu yaşamamızın, aşkın, gecenin, sokakların, çeşitli ışıklarla başlayan sokakların ortasında; yaşadığımı duyar mıydım o vakit?, Nerde, anlamazdım. Anlasaydım olmaz mıydı? Varoluşumu, nedenimi, başlangıcına inerek —ama bu insan acı çeksin diye mi yaratıldı.— Senden önce başkası geldi bu boşluğun ortasına. Herşeye boyun eğmiyen bu isyan gereksiz mi büsbütün? Otururduk. Yaşamama nerden girmişti? Gerekli olan onunla yaşayabilmekti. Sonra gene gereksiz diye düşünürdüm, niye gerekli olmalı. Ama güzel, yaşamaya, onu anlamaya gitmek. Niçin onu bu kadar istemiştim? Aşkı niçin bu kadar istemiştim? Muhtaç mıydım? Sevilmeye mi muhtaçtım ben? (Küçükken hoş tutulmuş bir çocuk, o kadar sevilmiş, gizli tutulmuş sanki, sanki yeryüzünün bütün kötülüklerinden esirgenmiş, anlıyorum.)



    Çocukluk hastalıkları gibi başlıyor bunaltı. Akşamları oturup yazılar yazıyorum; anlaşılması için. Bütün bu anlamsızlık anlaşılsın da, artık çok geç kalınmış olsa da daha iyi bir dünya kurulsun diye. Bütün bu çılgınlıkların sonunda hiçbirşey olmadığı, bu dünyada yaşamaya bile imkân olmadığı? Yalnızca yazmaya, durmadan yazmaya ihtiyacımız olduğu anlaşılsın artık. Öf, yazmaktan başka kurtuluş yoktur. İnsanoğlunun bayağılığını, her gün, yeniden, yüzüne vurmaktan başka. Yaşanıp da ne yapılacaktır, pastaha-nelere gidilecek, yollarda yürünecek, evlerde oturulacaktır; sonra, sonra kötü bir yaşamayı sürükleyip durmanın acısı. Bütün kentlilerin yaşaması böylece kendinin olmayan zamanlara bölünüp gitmekle rezil olmadı mı?
  • Meral kocasını hüzünlü gözlerle kapıda karşıladı.

    Meral:
    -Nerede kaldın Süleyman? Merak ettim.

    Adam hiddetle ve sinkaflı sözler eşliğinde,

    Süleyman:
    -Sana ne be kadın. Sana hesap mı vereceğim.

    Dedikten sonra bitkin bir halde olan karısına sert bir tokat nakşetmişti. Tokatın etkisiyle Meral duvara çarpmış sonrasında yere yığılmıştı. Ağzından kanlar geliyordu Meral'in. Neye uğradığını şaşıran kadın sendeleyerek ayağa kalktı. Yinede sakin bir şekilde karşılık vermeye devam ediyordu.

    Meral:
    -Saat gecenin ikisi, başına bir şey geldi zannettim.
    Diye cevap verdi inilti şeklinde çıkan sesiyle.

    ***
    Meral fakir ve beş çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu. İstanbul'a göç etmeden üç yıl önce Van'ın Erciş ilçesinin ufak, şirin bir köyünde yaşıyorlardı. En büyük abileri olan Recep geçimsiz, sürekli kavga çıkartan, asabi, babasından aldığı uç kuruş parayı sürekli köyün kahvesinde kurdukları kumar masasında kaybeden bir adamdı. Babaları da artık iyice yaşlanmıştı. Evin geçimini artık en büyük ikinci oğulları olan Tarık yürütüyordu. Yine bir gün aynı masa etrafında teşkilat kurulmuş, kağıtlar dağıtılmıştı.

    Recep bu sefer çok hırslı ve heyecanlıydı, bir an önce dünkü kaybettiklerinin acısını çıkartmak istiyor ve yüksek bahis koyuyordu. Ama hesap yine şaşmıyor, el bi türlü kendisine uğurlu gelmiyordu. Kaybettikçe hırslanıyor, hırslandıkça eli ayağı daha çok terliyor ve ne yaptığını bilmeyen hastalıklı köpek haleti ruhiyesine dönüyordu çehresi. Bu sefer hiç yapmadığı bir şeyi yaptı Recep.

    Elde avuçta bişey kalmayınca evdeki biricik sermayeleri olan traktörü masaya yatırdı. Önce masadakiler kabul etmeseler de, hırsından deliye dönen ve kaybettiklerini kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Recep'in gözünde traktörün hiçbir önemi yoktu. Masada bulunan herkese sert bir el işareti yaptı. Kâğıtlar dağıtıldı ve oyun yeniden başladı. Recep bu sefer kendinden çok emindi. Masadan meteliksiz kalkmayacaktı. İlk başta dağıtılan kağıtları görünce sevinmesine rağmen sevinci çok kısa sürdü ve ellerindeki dede sermayesi olan biricik traktörden de olmuştu artık müflis pehlivan Recep. Sadece köyün değil, bölgenin sayılı zenginlerinden olan Süleyman ağa kazanmıştı traktörü.

    Recep perişan bir halde elleri çenesinde, yaptığı hatanın ne derece büyük olduğunu yeni yeni anlamaya başlamış, kızgınlığından şakaklarına ağrılar girmiş, öfkeli bir boğa gibi soluyordu. Hırsından ne yapacağını bilemiyordu.

    Recep'in perişan halini gören Süleyman, yanına sinsi bir yılan gibi sokuldu ve ona şu sözleri söyledi.

    Süleyman:
    -Recep sakin ol, dünyanın sonu değil ya, kaybettin ama ucunda ölüm yok ya.

    Bunun üzerine Recep gururlu bir tavırla,

    Recep:
    -Merak etme, borcum borçtur ödeyeceğim ama bunu yaşlı babama nasıl izah ediceğim onu düşünüyorum.

    Süleyman ağın oltaya yaklaştığını hisseden kurnaz balıkçı edasıyla sözlerine devam eder.

    Süleyman:
    -Biliyorum senin için çok zor bi durum. Sende biliyorsun ki kumar borcu namus borcudur. Hem bak sana ne diyeceğim. Sana güzel bir teklifim var. Eğer kabul edersen traktörü vermene gerek kalmaz. Hem traktör elinizden giderse onlarca dönüm tarlanızı nasıl süreceksiniz?

    Recep hem şaşkın hem anlamsız bir gülümseme yaşamıştır. Avare bakışlarla sorusunu yöneltir.

    Recep:
    -Nasıl olacak bu?

    Avının kıvama geldiğini fark eden Süleyman, vakit kaybetmeksizin ağzındaki baklayı çıkartır.

    Süleyman:
    -Senin küçük kardeşin var ya, Meral. Onu bana ayarla. Eşim olsun. Olsun bitsin. Ne sen traktör derdine düş, ne de ben samimi dostumla aramı bozıyım.

    Recep çok şaşırmış bir vaziyette oturduğu koltuğa daha da çöker, soğuk soğuk ter döker, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bi şekilde mırıldanır.


    Recep:
    -Ama......

    Süleyman hemen araya girer.

    Süleyman:
    -Oğlum ne var bunda bu kadar düşünecek? Ele vermiyorsun kardeşini, hem vakti zamanı da gelmişti, ben ona unutamayacağı bir düğün yapıcam. Civardaki tüm köyler 40 gün bizim düğünü konuşacak. Hem biliyorsun bende para çok ona iyi de bakarım. Güller gibi koklarım, evimin çiçeği, gönlümün efendisi olur.

    Bu ağdalı ama akrep zehiri gibi sözler Recep'in aklını başından alır ve çaresiz bir şekilde teklifini kabul eder.

    ***

    Ertesi gün yine olanca güzelliğini sergiliyordu Pınarbaşı köyü. Sabah olmuş, Meral hayvanların sütünü sağmış, küçük abisi Mehmet odunları kırmış ve ocağı yakmış, kardeşi Latife kahvaltı sofrasını hazırlamış, aile efradı kahvaltı masasında buluşmuşlardı.

    Herkeste büyük bir sessizlik hakimdi. Zaten fazla bişey yemeyi sevmiyen Meral, evin geri kalan diğer işleri için sofradan kalktığında büyük abisi Recep sırnaşarak, makata oturmuş çayını yudumlayan yaşlı babası Abdullah Ağa’nın dizinin dibine oturdu ve başladı söylenmeye.

    Recep:
    - Bey babacım, bugün iyi gördüm seni maşallahın var.

    Büyük oğlundan böyle sözler duymaya pekde alışık olmayan babasının gözlerinin içi güler.

    Abdullah:
    -Biraz ayaklarım uyuşuyo ama buna da şükür yavrum.

    Recep lafı fazla uzatma derdinde değildir ve bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmak ister ve sözlerine devam eder.

    Recep:
    -Babacığım biliyorsun bizim Meral artık büyüdü, evlilik çağına geldi de geçiyor bile. Köyde çok fazla söylenti dolaşmaya başladı arkasından. Neymiş evde kalmış, kimse beğenmiyormuş, zaten istese de evlenemezmiş falan. Ha ben bunu söyleyenlerin ağzının payını veriyorum sen merak etme. Ama şu bizim Süleyman Ağa var ya, o taliptir kızımıza. Hem zengin, varlıklı, köyün ileri gelenlerinden. Ne dersin verelim değil mi?

    ***
    Recep’in babası evde uzun zamandır işlerin yolunda gitmediğinin, ailede birliğin sağlanamadığının ve Recep’in olur olmaz aksi isteklerinin karşılamaktan da başka çıkar yolunun olmadığının farkındaydı. Bu durum çok zoruna gidiyordu ama artık çok yaşlanmıştı ve gün geçtikçe daha da huysuzlaşan oğluna karşıda elinden birşey gelmiyordu. Nadiren de olsa bir çift laf söyleyecek, kızacak olsa hemen “Sen sus baba! Vaktinde söyleyecektin o sözleri. Artık dünya senin çağında değil, senin kafan, senin zamanın bitti artık. Unut o hayalleri” diye söyleniyordu. Çaresiz, istemeyerekte olsa sualine karşılık verdi.

    Abdullah:
    -Oğlum kızımız daha küçük, hem çok narin ve duygusal.

    Recep:
    Baba sen merak etme ben sözünü aldım. Kardeşimize çok iyi bakacak. Onun bir dediğini ikiletmeyecek. O konuda şüphen olmasın.

    Abdullah:
    -Eğer diyorsan ki Meral’imize iyi bakacak. O zaman gelsinler, istesinler.

    ***
    Bir hafta sonra büyük bir düğün alayı tertip edildi. Şatafatlı hazırlıklar yapıldı. Dört gün, dört gece davullar zurnalar çalındı, yenildi, içildi, oynandı. Meral hariç herkes neşeli ve keyifliydi.

    Süleyman Ağa uzun zamandır gözüne kestirdiği Meral’ine kavuşmuş oldu. Köyde yaptırmış olduğu konakta yaşamaya başladılar. Konakta hizmetçilerin varlığında kendisine yapacak pek bir iş kalmaması tek sevindiği noktaydı Meral’in. Ama sevinci düğünden bir hafta sonra almış oldukları haberlere kursağında kalmıştı.

    Süleyman Ağa’yı İstanbul’dan çocukluk arkadaşı aradı ve kendisine çok kazançlı bir iş bulduğunu, İstanbul’da çok zengin olacaklarını, kazandıkları parayla da televizyonlarda gördükleri yalılarda kalacaklarını söyledi. Bir anda Süleyman Ağa yüzünde yerli yersiz gülümsemeyle gezmeye başladı. Hep daha fazla, hep daha çok kazanmak istiyordu. Parayı, zengin olmayı çok istiyordu ve seviyordu. Teklifini hemen kabul etti. Bütün sermayesini yatırdı ve Süleymanlar Gayrimenkul şirketini kurdular ve İstanbul’da lüks bir dubleks eve taşındılar. Ama işler hiçte istedikleri gibi gitmiyordu, daha fazla kazanacağız diye yatırım yapmalarını söyledikleri yerlerden hep elleri boş dönüyorlardı. Hiç alıcısı çıkmıyordu yaptıkları lüks dairelerin. Parasını yatırıp alanların da evlerinin çok eksiği oluyordu ve bu yüzden de mahkemelik oluyorlardı ve geneldede mahkemede kaybediyorlardı.

    Nihayet beklenen oldu ve elde avuçtaki herşeyden olup şirketi batırdılar. Süleyman arkadaşına çok kızıyordu ama şirketin patronu da kendisi olduğu için o da bu durumdan istifade ederek kaçmış, izini kaybettirmişti. Hiçbir yerde bulamıyordu. Süleyman Ağa borçlarıyla baş başa kalmıştı. İstanbul’daki rüya gibi geçen günleri de mazide kalmıştı. Şimdi İstanbul’un varoş semtlerinden birinde kirada oturuyorlardı. Zaten sinirili bir mizaca sahip olan Süleyman hırsını evde vakit geçiren Meral’den çıkarıyordu. Akşamları eve barut gibi geliyor, Meral’e günlük yapmış olduğu temizlikten kaç para kazandığını soruyor. Her defasında aldığı cevaptan hoşnut olmayarak kadıncağıza komşularının da duyacağı şekilde dayak atıyor, yerlerde sürüklüyordu. Komşular gelen seslerden rahatsızlık duysalarda korkularından hiçbir şey yapmıyorlardı.

    Meral’in günleri birbirinin kopyası gibiydi. Hergün hayattan daha da soğuyor, kocasının şiddetinden kurtulmanın yollarını düşünüyordu. Yine bir gün kocası akşam zil zurna sarhoş geldikten ve Meral’a küfürler savurduktan, senin ölümün benim elimdem olacak nidalarını duyduktan sonra evden kaçmaya karar verdi.

    Gece olmuş ve Süleyman yatakta derin bir uykuya dalmıştı. Meral bir ömür böyle geçemeyeceğinin farkına varmıştı. Olan bitenden hep abisini mesul tutuyor ve ona karşı derin bir intikam hissi besliyordu. Kocasının uykusunun en derin anında tablosunu da alarak gizlice evden kaçtı. Şimi tek düşündüğü şey kendisine ne zaman olursa gelebileceğini söyleyen o iyilik perisi gibi gördüğü Sema’nın sözleri çınlıyordu kulağında.

    “Matbaacılar sokak no:15 ne zaman canın sıkılırsa gel” demişti.

    Aklında sürekli Sema’yı düşünerek yola koyuldu. Sokak birden tenhalaştı, Meral’in içine bir ürperti düştü. Acaba bu saatte evden çıkmakla hata mı yapmıştı? Bir an önce gideceği eve varmak için adımlarını hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Sema üç sokak aşağınızda oturuyorum demişti. Elinde tablo varken de çok hızlı yürümesi de pek mümkün olmuyordu. Bir müddet sonra karşısında üç erkek belirdi. Üzerine doğru yürüyorlardı. Meral bu gelenlerden çok korkmuştu. Onlarla karşılaşmadan yolunu mu değiştirseydim diye düşündü. Ama bu hareketi daha da çok dikkatleri üzerine çekeceğini düşündüğünden vazgeçti ve önüne bakarak yürümeye devam etti. İşte geldiler, yanlarından geçti ve gittiler. Birşey yok işte. Ne diye korkmuşum ki diye söylendi kendi kendine. Ama arkaya bakmaktan da kendini alamadı. Hafifçe başını geriye çevirir çevirmez arkadaki üç kişinin ortasında yer alan adamın çatık kaşlı bakışıyla göz göze geldi.

    Tüm vücudu ürpermiş, korkudan adeta kanı çekilir gibi olmuştu, elleri soğumuş, yüzü sararmış, titremeye başlamıştı. Ortalık çok tenhaydı ve bu yerleri ilk defa görüyordu Meral. Ne yapacağını şaşırmıştı. Aklında binbir düşünceyle, köydeki kuzuları, pınardan su almaya gidişi, elma topladığı ağaç, annesini saçını okşaması ve taraması gelmişti gözlerinin önüne.

    Meral bu düşüncelerle korkusunu yenmeye çalışırken birden biri bir elin ağzını güçlü bir şekilde sıktığını, bir elin vücudunu kavramaya çalıştığını, bir elin bacaklarını yerden kesmeye çalıştığını fark etmesi bir oldu. Bir anda rulo haline getirilmiş halı gibi hızla oradan uzaklaştırıldığını fark etti.

    Kimdi bu adamlar? Neden kendisini kavramışlardı ve kaçırmışlardı? Benden ne istiyorlar? diye düşünürken isteklerinin ne olduğunu ağızlarından çıkardıkları salyayla karışık sözcüklerinden anlamasıyla beyninden vurulmuşa dönmüştü.

    Bağırmak, haykırmak istiyordu ama her yerini kilitleyen vahşi köpekler gibi davranan bu üç adama karşı yapabilecek pek birşeyi yoktu. Kendisini yanlarında bulunan inşaatın ikinci katına çıkarmışlardı. Üç saldırganın o anda tek isteği Meral’in bedenine sahip olmaktan başka birşey değildi. Meral bütün gücüyle sarsılıyor, ağzını kapayan elden kurtulmak istiyor, çığlık atmak istiyor ama her defasında çabası sonuçsuz kalıyordu. Bacaklarını tutan Mahir’in “Yeter artık, ben daha çok bekleyemeyeceğim. Bırakında şu işe başlayayım” dedikten sonra bir anlık boşluktan faydalanan Meral sağ ayağını kurtarmıştı ve o anda var gücüyle Mahir’in suratını bi tekme attı. Mahir’in inlemesiyle kısa bir şaşkınlık yaşayan Fuat elini Meral’in ağzından çekmesiyle olanca hızıyla “İmdaaat” diye bağırması bir anda olmuştu Meral’in.

    O esnada çok sevdiği arkadaşı olan Mehmet’in doğum günü kutlamasından dönen Yusuf inşaatın yanından geçerken sese doğru yöneldi. Bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmıştı. Hemen sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Elbisesi parçalanmış, harap bir vaziyette olan Meral’in acı dolu yüzünü görünce çılgınca bir öfkeyle doldu Yusuf. Büyük bir hışımla üzerlerine doğru yürüdü.

    Yusuf:
    -Napıyorsunuz lan siz! diye büyük bir öfkeyle bağırdı.

    Yusufu o kadar hiddetlenmiş ve köpürmüştü ki üçüde ne yapacağını şaşırdı. Bekir belinden bıçağını çıkardı Yusuf’un üzerine doğru yöneltti. Yusuf zerre kadar geri gitmedi. Yusuf’un “O çıkarttığın bıçakla mı beni korkutacağını sanıyorsun?” Demesiyle hep beraber bir araya gelip hızla oradan uzaklaşmaları bir anda oluverdi. Civardaki insanların toplanmasından çok tedirgin olmuşlardı ve karşılarında dirayetle duran bir adama karşı işlerini şansa bırakmak istememişlerdi.

    Yusuf hemen Meral’in yanına gitti ve iyi olup olmadığını sordu. İyiyim cevabın aldıktan sonra sakince ayağa kaldırdı, ceketini çıkartıp üzerine örttü ve birlikte yola koyuldular.

    Meral olan bitenlerden hiçbir şey anlamamıştı. O kötü adamlarda kimlerdi? Neden bana saldırdılar? Ben onlara ne kötülük yaptım ki? Diye sorular soruyordu.

    Üzerindeki şaşkınlığı henüz devam ederken, hızır gibi bu adam yetişip gelmişti. Adı Yusuf’muş. İyi birisine benziyor. Ona güvenmeli miyim? O da kendisine saldıran diğer adamlar gibi çıkabilir mi? Ne yapmam gerekiyor? Hem Yusuf’a güvenmekten başka çarem var mı? Tüm erkekler kötü değildir heralde. İyileri de vardır sanırım. Hem ceketini çıkartıp verdi bana. Konuşması da çok sevecen. Melek gibi. Yüzüne bakamadım. Çok utanıyorum.

    Meral zihninde türlü türlü sorularla boğuşurken birden “Tablom! Tablom nerde!” diye bağırdı.

    Yusuf olan bitene anlam veremiyordu. Bir an ikisi birden duruverdi. Meral’in tablosunu aramaya başladılar. Neyse ki tabloyu bikaç yüz metre ötede yolun kenarına atılmış bir halde buldular. Meral tablosunu bulduğuna çok sevinmişti. Ona sımsıkı sarıldı. Sahip olduğu tek varlık elinde sımsıkı tuttuğu tablosuydu.

    Yusuf:
    -Gecenin bu saatinde burada yalnız başına ne işin var? Kimin kimsen yok mu?
    demesi üzerine Meral olan biteni anlattı. Ona istediği zaman gelmesini söylediği arkadaşı Sema’nın yanına götürmesini istedi Yusuf’tan. Yusuf bu talebe olumlu karşılık verdikten sonra birlikte Sema’nın evine doğru yürümeye başladılar.

    Yusuf:
    -Antika bir tablo mu bu?

    Meral:
    -Hayır. Babam beni bi kere şehre götürmüştü. Orada büyük bir alışveriş merkezine götürdü beni. Çok büyük bir yerdi. Babam bana “Sana buradan dilediğin bir şeyi alacağım” dedi. Bende güzel bir resim tablosu beğendim. Resimi çok seviyorum.

    Köyde bana öğretmenim “Sende resim konusunda büyük bir yetenek var. Sakın çizmekten vazgeçme” demişti. O resim tablosunu aldım. Eve geldim. Heyecanla açtım tabloyu. Ama çok üzülmüştüm. Çünkü tablo değilmiş o. Puzzle’mış. Sonra bende bizim okul öğretmeninin verdiği malzemelerle o puzzzle’ın resmini yaptım. Monet’in “Saint Address Terası” bu.

    Yusuf:
    -Bunu sen mi çizdin yani.

    Meral:
    -Evet ben çizdim. Şu hayatta değer verdiğim tek şey bu.

    Yusuf:
    -Yani bravo sana. Çok güzel çizmişsin tebrik ederim.

    ***
    Meral’in tarif ettiği adrese gelmişlerdi. Sema’nın kapısının ziline bastılar. Ama kimse cevap vermiyordu. Bir müddet beklediler. Etrafta kimseler yoktu. Bulundukları binanın ikinci katının balkonuna bir adam sigara içmeye çıkmıştı.

    Yusuf balkondaki adama seslendi.
    -Afedersiniz. Biz iki numarada oturan Sema hanıma bakmıştık. Evde yoklar mı acaba? Bilginiz var mı? diye sordu.

    Balkondaki adam:
    -Onlar taşındı buradan. Gittiler.

    Yusuf:
    -Peki sizlere bişey söylediler mi nereye gittikleri hakkında?

    Adam:
    -Kimseye bişey söylemediler. Zaten bizlerle görüşmezlerdi.

    Bunun üzerine Meral kendisini çok üzgün ve dünyada yapayalnız hissetmişti.

    “Sema acaba bana yalan mı söylemişti. Benim iyiliğimi mi istiyordu Sema? Bilememiştim. Şimdi ben ne yapacaktım? Hiç tanımadığım bir erkekle yapayalnız kaldım. Artık kendi evime de dönemem. Yusuf yumuşak huylu biri gibi. Eğer dediği gibiyse...”

    Yusuf:
    -İstersen bize gidelim. Ben annemle yalnız yaşıyorum. Sana bir oda veririz. Yakınların gelirler sonra seni alırlar.

    “Bu teklif karşısında ne yapacağını bilemedim. Sanki önüme iki yol açılmış birisi doğru birisi yanlış yol gibi. Acaba hangi yolu seçmeliyim. Ama benim artık yakınım yok.”

    Yusuf:
    -Gidebileceğin başka bir yer var mı?

    “İşte şimdi tüm benliğimle yalnızlığın vermiş olduğu dayanılmaz acıyı hissetmiştim. Koskoca şehirde hiç kimsem yoktu. Ne bir arkadaş, ne bir sırdaş, ne bir kardeş, ne bir akraba...”

    Meral kısık bir ses tonuyla cevap verdi.
    -Peki eğer sizin için bir sakıncası yoksa size gelebilirim.

    ***
    Yusuf eşi Sümeyye’yi trafik kazasında kaybetmiş dul bir erkekti. Mahçup ve mahzun bir karekteri vardı. Babasını akciğer kanserinden kaybetmiş, annesi ile birlikte yalnız yaşıyordu. Eşinin ölümünden hiç suçu olmamasına rağmen kendini mesul tutuyor ve eşine karşı saygısızlık emiş olmakla eşdeğer gördüğü için bir daha evlenmek istemiyordu. Yusuf’un annesi Hatice teyze, oğlunun eşini kaybetmesinden sonra, içine dönük olarak yaşamasından rahatsızlık duyuyordu. Bir an önce evlenerek rahat bir nefes almasını istiyordu.

    Yusuf evlerine geldi ve kapıyı açtı. Meraklı annesi kanapede uyuya kalmış kapı açılınca uyanmıştı.

    Hatice teyze:
    -Oğlum nerede kaldın? Başına birşey geldi sandım. Senin için korkmaya başlamıştım.(daha soracak çok şey vardı ama beraberinde getirdiği kadını görünce soracaklarını içine attı) Yanındaki kadın da kim?

    Yusuf:
    -Anne uzun hikaye. Meral zorda kalmıştı, yardıma ihtiyacı vardı bende yardım ettim. Kalacak bir yeride olmadığı için evimize getirdim. Hepimiz çok yorulduk. Şimdi dinlenelim de yarın konuşuruz olur mu annelerin bitanesi.

    Hatice teyze:
    -Tamam oğlum. Tamam. Sen zaten yanlış birşey yapmazsın ben sana güveniyorum. (Meral’e dönerek) Meral yavrum evimize hoş geldin. Dur bakim bi sana. Bu morluklarda ne böyle. Kim yaptı sana bunları?

    Meral mahçup bir edayla:
    -Teyzecim onları kocam yaptı. Çok çile çektim ben. Sürekli içip içip dövüyordu. Bende en sonunda dayanamayıp evden kaçtım. Sonra bana saldırdılar ve Allah Yusuf’u karşıma çıkardı da onların elinden kurtardı beni.

    Yusuf:
    -Anne Meral çok yorgun. İstersen onu daha fazla yormayalım. Yarın konuşuruz bunları olmaz mı he?

    Hatice teyze:
    -Tamam evladım. Dur ben misafir odasını Meral kızcağızımıza ayarlayayım. Meral sen şuraya otur. Rahatına bak. Kendi evinde gibi hisset. Meral yavrum açlığın var mı? Bişeyler hazırlayayım mı sana?

    Meral:
    -Yok teyzecim teşekkür ederim. Hiçbir şey yiyecek durumda değilim. Bir an önce uyusam sanırım bana iyi gelecek.

    ***
    Ertesi sabah Yusuf her zamanki gibi 7’de kalktı, kahvaltısını yaptıktan sonra işine koyuldu.

    Meral ile Hatice teyze uzun uzun konuştular. Hatice teyze Meral’i pek bi sevmiş, ona kanı çok kaynamıştı. Meral’de kendi ailesinden sonra ilk defa böyle güzel insanlarla karşılamıştı. Hatice teyze Meral’in yaşadıkları olaylara çok üzülmüş, Recep’e sürekli ah eder olmuştu.

    ***
    Her pazartesi yaptıkları, şirketin haftalık rutin toplantısındaki Yusuf’un çok düşünceli hallerinden birşeylerin yolunda gitmediğini sezen Selin, toplantı bittikten sonra çıkış kapısına yönelen Yusuf’un yanına gitti.

    Selin:
    Hayrola Yusuf. Seni bugün çok düşünceli gördüm. Canını sıkan birşeyler mi var?

    Yusuf:
    Yok Selin. Aslında var. Yani benim için değil ama bizim evde var.

    Selin:
    Çok gizemli konuşuyorsun Yusuf. Evinizin durumunu çok merak ettim doğrusu.

    Yusuf:
    Dün tuhaf şeyler oldu Selin. Şu bizim Mehmet’in doğum günü kutlaması vardı. Benide davet etmişti. Bende bi değişiklik olsun diye arabamı evde bırakıp yürüyerek gittim. Dönüş yolunda bir kadının çığlıklarını işittim. Hemen sesin olduğu yere yöneldim. Üç tane sapık, vahşi adam gencecik bir kadına saldırırken yakaladım.

    Selin:
    Eeee sen naptın?

    Yusuf:
    Ne yapıcam. Tabii ki bende müdahale ettim.

    Selin:
    Kurtardın mı kızcağızı?

    Yusuf:
    Anlatıyorum işte Selin. Çok sinirlenmiştim. İçlerine doğru bir hışımla girdim. Girdim ama bir yandan korkuyorum ama korkumu da belli etmiyorum. İçlerinden biri bana bıçak çekti ama bende Allahtan büyük bi güç hissettim. Hiç korkmadan geri çekilmeden üzerlerine doğru gidince korkudan dağıldılar. Sonra kızı kurtardım. Bir arkadaşı varmış, kocasından sürekli dayak yediği için ona sığınmaya gidiyormuş, o da evinden taşınmış. Bende bizde kalabileceğini söyledim ve bizim eve getirdim. Şimdi annemle bizim evdeler.

    Selin :
    Çok tuhaf ve zor bir gece geçirmişsin gerçekten Yusuf. Bu arada tebrik ederim arkadaşım. Sen tanıdığımdan çok daha cesurmuşsun.

    Yusuf:
    Yok be Selin. Kim olsa aynısını yapardı. Meral bu yaşına kadar hep köyünde yaşamış. İlk defa büyük bir şehire yaşamak için çıkmış gelmişler İstanul’a. Burada da büyük sıkıntılar yaşamış zavallı kızcağız. Çok üzüldüm durumuna. Kocası çok şiddet uyguluyormuş. Ha birde bu kızın bir tablosu var.

    Selin:
    Bende sen anlatınca çok üzüldüm şimdi. Maalesef çok kavgacı ve şiddet yanlısı bir toplum olduk. Biz ne ara güzel hasletlerimizden bu kadar uzaklaştık ve evdeki karımıza bile böyle şiddet uygulayacak seviyeye geldik. Bu toplumun büyük bir ıslaha ve terbiyeye ihtiyacı var Yusuf.

    Yusuf:
    Çok haklısın Selin. Bende senin gibi düşünüyorum.

    Selin:
    Şu bahsettiğin tablo. Ne tablosu bu?

    Yusuf:
    Monet’in tablosuymuş. Adı da.... teras mı neydi? Sen bilirsin.

    Selin:
    Saint adress terası mı?

    Yusuf:
    Heh bildin o işte.

    Selin:
    O çok meşhur bir tablodur? Kız kendisi mi çizmiş?

    Yusuf:
    Yani evet kendisi çizmiş. Yetenekli bi kıza benziyor. Senin arkadaşın vardı sanat akademisi olan neydi adı?

    Selin:
    Sevgi’nin “Gelişen Nesil Sanat Akademisi”nden mi bahsediyorsun?

    Yusuf:
    Evet evet. Meral’i de oraya kursa göndersek mi nasıl olur? Ha ama önce şu kocasıyla arasındaki sorunu çözmemiz gerekiyor.

    Selin:
    Bence bir an önce boşanmaları gerekiyor. Eğer anlattığın gibiyse iyi bir aile avukatı arkadaşım var. İşi hemen çözülmesine yardımcı olabilirim. Kursa da göndermek çok iyi bir fikir olur. Açıkçası bende çok merak ettim şu Meral’i.



    ***
    Meral’in Yusuf’un evine gelmesinden bir hafta geçmişti. Meral artık Yusuf’un evine çok alışmıştı. Hatice Teyze’yi çok beğeniyor, onunla çok iyi anlaşıyor. Bir yandan resim kursuna giderken bir yandan da kocasıyla olan durumunun belirsizliğine çok canı sıkılıyordu. Yusuf her fırsatta Meral’e kocası ile arasını düzeltebleceğini söylese bile o bu fikirden şiddetle uzak duruyor. Bir daha onun yanında olursa kendisini öldürebileceğini, çok sert bir mizacı olduğundan yakınıyordu. Sonunda Meral Yusuf ile birlikte boşanma işlemlerini gerçekleştirmek üzere kocasıyla yüzleşmeye karar vermişti.

    ***
    Kocasının evine gittiklerinde sessiz bir durumla karşılaştılar. Süleyman normalde evde olması gereken saatte evinde değildi. Komşularına sorunca bir alacak verecek davasında silahların çekildiğini, o kargaşa içerisinde Süleyman’ın oracıkta can verdiğini anlatıyordu komşusu. Meral bunları işitince iki farklı duyguyu birlikte yaşamıştı. Hem kocasının bu şekilde ölümüne üzülmüş, hemde artık dayak yemeyeceğini düşünerek ve kendisine yaptırdıklarının cezasını çekeceği ümidiyle sevinmişti. Yusuf’ta bu duruma çok şaşırmıştı ve ne diyeceğini bilemiyordu.

    Yusuf:
    Başın sağolsun Meral. Üzüldüm doğrusu.

    Meral:
    Üzülmene değmez abi. Ben kendimi rahatlamış hissediyorum artık.

    ***
    Yusuf Meral’in kendisine abi demesinden garip bir sıkıntı duymaya başlamıştı artık. Ben şimdi abisi mi oluyorum? Ben kimim? Ona zor durumunda yardım eden bir erkek. Ona karşı konuşurken bu heyecanımda nereden geliyordu peki. Ben Sümeyye’den sonra hiçbir kadına karşı böyle heyecanlanmamıştım. Bu heyecanda neydi? Artık Meral ile daha fazla vakit geçirmek istiyorum. Onu korumak kollamak, hep yanında olduğumu göstermek istiyorum. Bana karşı ne hissediyordu acaba? Hep abisi mi olacaktım? Yo hayır, hayır abi olarak devam etmek istemiyorum.

    ***
    Meral abi demişti. O abisi miydi? Abisi olmasını mı istiyordu? Yusuf çok iyi bir insandı. Güler yüzlü, sempatik ve sevecen bir insan. Böyle erkeklerde var mıydı dünyada? Benim tanıdığım erkekler ya işinde gücünde, ya kavgacı zalimdi. Bana şu dünyada iyi insanlarında olabileceğini, güvenebileceğim erkeklerinde olduğunu öğretmişti bana. Benim kaderim ne yöne doğru şekilleniyordu. Ne olacaktım ben bundan sonra peki? Artık ne diye kalacaktım Yusuf’un evinde. O bana en zor durumumda kucak açmıştı. Bana sahip çıkmıştı. Beni sevmiş, bana destek olmuştu. Üstelik bana tutkum olan resim konusunda da yardımcı olmuştu ve çok mutlu olduğum resim akademisine göndermişti. Ona artık abi demek istemiyordum. Ne demeliydim. Yusuf mu? Olmaz hiç saygı yok gibi. Yusuf bey mi? Böyle de çok resmi olmuyor mu? Ama artık abi demek istemiyorum. Onun hep yanımda olmasını, hep beni korumasını, ömrümün sonuna kadar beni bırakmamasını istiyorum.

    ***
    Öte yandan Meral resim atölyesine her geçen gün daha da sıkı bağlanmış, çok başarılı öğrencilerden birisi olmuştu. Sevgi hanım Meral için “O eşsiz bir yetenek, büyüleyici bir hayal gücü var” diyordu. Bir hafta sonra Meral Fransa’da düzenlenecek olan uluslararası resim yarışmasına katılmaya hak kazanmıştı. Herkes Meral’den çok büyük beklentiler içerisine girmişti.

    ***

    Meral resim yarışmasından döndükten sonra Yusuf’a sürpriz yapmak istemişti. Meral çok heyecanlıydı. Hayatında hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Hemen Yusuf’a telefon açtı.

    Meral:
    Yusuf abi.. eee şeyy biz yarışmadan döndük.

    Yusuf:
    Nasıl geçti yarışma? Eminim güzel bir sonuç almışsındır.

    Meral:
    Abi dışarıda bir yerde oturup konuşsak olur mu?

    Yusuf’ta tam da böyle bir anı bekliyordu. Gözlerinin içi parladı ve yüreği hızla çarpmaya başladı.

    Yusuf:
    Tamam çok iyi olur. Ben yeri ayarlarım. Sana haber veririm olur mu Meral?

    ***

    Yusuf bir arkadaşının işletmesini üstlendiği Asude Cafetarya’ya götürdü Meral’i. Görünüşte herşey normaldi ve içerisi kalabalıktı. Birlikte içeriye girdiler. Söze Meral başladı.

    Meral:
    Abi biliyorsun bana çok emeğin geçti, bana güvendin ve akademiye gönderdin... (Meral sürekli duraksayarak konuşuyordu, ilk defa baş başa konuşuyordu Yusuf’la ve çok heyecanlanıyordu.)
    Bende seni hiçbir zaman mahcup etmek istemedim... Çok çalıştım ve sonunda resim yarışmasına girmeye hak kazandım. Ben bu yarışmada... Yani ben böyle konuşmalar yapmayı pek beceremiyorum...

    Yusuf:
    Benim için önemli olan senin mutluluğun Meral. Sen mutlu olursan arkası gelir zaten.

    Meral:
    Yani...evet...şey...bak sana ne göstericem. İşte bak plaketim. Yarışmada birinci oldum.

    Yusuf:
    Şu an o kadar mutluyum ki sana anlatamam. Senin adına çok ama çok sevindim. İleride sen Türkiye’nin en başarılı resim sanatçılarından biri olacağına hiç kuşkum yok. Hem kadınlara da örnek olacak bir hikayen var.

    Meral:
    Sayende Yusuf abi. Sen olmasan ben bunları nasıl başarırdım.

    Yusuf:
    Herşeyde vardır bir hikmet. Ama bana artık abi demeni istemiyorum. Hem benim de sana bir sürprizim var. Bak.

    O anda cafeteryada bulunan insanlar birden devasa bir pankart açtılar. Pankartta “BENİMLE EVLENİR MİSİN MERAL?” yazıyordu.

    Meralin nutku tutulmuş, ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Ömrünün en mutlu gününü yaşıyordu. Masal gibiydi yaşadıkları. Bu mutluluğun hiç bitmesini istemiyordu. Gözlerinden sevinç gözyaşları akarak konuşuyordu. Yusuf bu esnada masanın yanına geçmiş ve bir dizinin üzerine basarak Meral’e doğru yüzüğü uzatmıştı.

    Yusuf:
    Benimle evlenir misin Meral?

    Meral:
    Evet. Evet. Evet. Tüm kalbimle, tüm gönlümle, tüm benliğimle evet diyorum.


    Yazan: Ömer Yaşar
  • Hayat ve kader insanı ne kadar zorlasa da, yürüdüğü yoldan çıkartmaya çalışsa da, önüne caydırıcı seçimler sunsa da; bir hayatta, bir beden de, bir yürekte bir tane isim olmalı.. Belki de sınanıyoruz, karşımıza sürekli başka başka kişiler çıkıyor, o kişiler hayatımızın bir tarafında yer almak istiyor ve belki de bunun için her şeyini ortaya koyuyor fakat akla, bedene, yüreğe ait olan bir tane düşünce var; o da insanın göğüs kafesinin altındaki kalp denilen organ da hissettiği... Yanlış yollar, yanlış kişiler ve ne kadar yazık ki yanlış seçimler bir hayatı 1-0 yenik olarak bitirir. Bazen insan kaybolduğu şeyler de iz arar, bi yol arar.. Ama ben onda kaybolduğum gibi hiç kimsede kaybolamam. Aklım karışabilir, düşünceler ağır ve yüksek bir voltajla beynime, bedenime hatta ve hatta bütün organlarıma yüklenebilir; ama bildiğim ve de emin olduğum tek bir şey varsa, o da göğüs kafesimin altındaki kalbimde hissettiğim şeydir! Kim olursa olsun ne olursa olsun,',hiç kimse için hiçbir koşul için hiçbir yürek için dahi hissettiğimden vazgeçemem. Kötü biriyim diyorum çoğu zaman. Evet belki sevilmek güzel. Başkalarını etkilemek de öyle. Ama 3 erkeğe birden ait olmak iğrenç bir şey. Ben şu an 4 hayatla birden oynuyorum. Diyeceksin ki, madem, göğüs kafesinin altındaki kalbinin içindeki hissi seviyorsun onu seçiyorsun neden başkaları bu kadar kolayca hayatına girebiliyor, aklını karistirabiliyor? Evet başkaları kolayca hayatıma girebiliyor, aklımı karistirabiliyor fakat göğüs kafesimin altındaki kalbimde yer alan o hisse kimse ulaşamıyor. Öyle ki, sevmek öyle garip bir his öyle hazin bi duygu ki, hayatına ilk girende her şey tamam olacak sanıyorsun. Hatta belki çoğunda bu sevgidir diyorsun. Yola çıkıyorsun. Yolun başında elin hiç boş kalmıyor, sımsıkı tutuyor elini ve her adımın da bırakmayacağını söylüyor. Ayağın taşa takılsa önüne siper ediyor kendini. Sonra yolun sonu görünüyor. Bir yol ayrımına geliyorsunuz. Ve bi anda elini sımsıkı tutan o el gidiyor, seni orda bırakıp, kendi yoluna devam ediyor. O zaman diyorsun işte bu sevgi değil. Ben yanlış kişilerle yola çıktım ve hep yol ayrımında farklı yollara tek devam ettik. Ama ben ilk defa seviyorum. Daha önce sevmemişim ki kimseyi. Buna sevmek bile denilmez. Kalbim ilk defa yerinden çıkacak gibi atıyor. Bilmiyorum o kadar güçlü ve derin bir duygu ki bu beni alikoyuyor. Bi bakışa bi gülüşe bi sese bi kalp atışına bi nefese tav ediyor. Esir oluyorum bu aşka. Kölesi olduğum adamın sevdasına kül hece oluyorum. Sen sen ol, hayatta, hissettiğine sahip çık. Benim gibi olma mesela. Bak ben defalarca yanlış yolları yanlış kolları seçmiş biriyim ve hala da yanlış şeylerin peşinde koşuyorum. Hala akillanmadim, hala uslanmadim. Ayran gönlümü bi türlü dizginleyemedim. Sen benim gibi olma. Gerçek sevgi fedakarlık ister. Koca bir yürek ister. Vazgeçilmez olanı bulduysan başkasını arama, zaten başkasına ihtiyacın yok demektir. Aslında ne istiyorum biliyor musun? Bi anda bütün kalplerden çıkmak... Ne kadar da kalbe zararlıyım oysa.. herkesi kurtarmak istiyorum bu zarardan. Kimseyi sevmek, kimseye umut vermek istemiyorum. Sevgimin fırtınaya kapılıp başka okyanuslara gitmesini istemiyorum. Yanlış yoldayım. Bir seçim yapmalıyım. Hani biri için bininden vazgecmistim? Bu mu vazgeçmek? Hayır bu olamaz. Biri mutlu olmalı ve diğerleri üzülmek zorunda. Keşke elimden bir şey gelse. Öyle ki kimse üzülsün istemiyorum benim yüzümden. Ama insanların hayatıyla, hayaliyle, umuduyla oynuyorum. Ne dediğimi ne yaptığımı bilmiyorum. Yanlış kişilere gitmek ya da gitmemek arasında bocaliyorum. Ama onu seviyorum. Başka erkekler bir yerlerden bir şekilde karşıma çıksa da, düşüncelerimi belki hayatımı alt üst etse de ben sadece birini seviyorum. Ben o hissettiğimi seviyorum. 3-5 kişi değil tüm dünya erkekleri karşıma yığılsa, yapamam onun elini bırakıp da başka ele gidemem hele ki benim elimi bırakmadığı müddetçe. Ben başkasıyla olamam. O çok zor bir erkek ama başkasıyla artık olamam. Kavga da onunla güzel, ağlamak da gülmek de onunla güzel sadece. Beni 3 kişi isteyebilir ama ben birini istiyorum; ve o kalbimde hissettiğim.
    Dibine kadar sev! O değsin değmesin sen yüreğine düşeni yap. Bırak o sevmesin bile ama sen sonuna kadar o sevgiyle kal. Kalbine başka lokma aşk girmesin. Kapı deliğinden dahi bakma başka sevgilere. Ben onu sevdiğim halde baktım, hem de kaç kere. Benim gibi birini hak edecek biri değil ki o. O mükemmel bir erkek. Yalansız dolansiz riyasız kelimeler yetmez onu anlatmaya. Bi de bana bak! Neler yapıyorum şu sevginin en güzeline layık olan adama! Erkek manyağı gibi ayran gönüllü bir budalalık peşinde koşuyorum. Sonra da o suçlu oluyor. Ben sevmeyi gerçekten bilmiyorum. Bünye alışık değil işte. Böyle temiz bi sevgi ile sevmedi ki kimse beni. Bu gidişle onu kaybedeceğim ve bunu ben ellerimle ben yapıyorum! Onu severek kaybediyorum... Her şey o kadar saçma ki inan. Biri bi anda bütün her şeyini alt üst edebiliyor. O zaman bu nasıl sevmek, bu nasıl sevgi? Bide ona kızıyorum. O koca bir şehirde içinde bana ait olan büyük bir sevgi ile yaşıyor. Bense küçücük şehirde ona ait olduğuna inandığım ama başkalarına da açık olan bir sevgiyle yaşıyorum. Gerçekten o kadar kötü ki 3 kişi tarafından sevilmek.
    ***
    Kimsenin kalbiyle hayatıyla duygularıyla ve hatta hayalleriyle oynamaya hakkım yok.
    ***
    Gerçekten çok üzülüyorum bu sonuca benim yüzümden geldikleri için. Mühim olan beni sevmek değil ki mühim olan benim tarafımdan sevilebilmek. İnsanın kalbi yüreği kime aitse o insan o kişiye ait demektir. Ben şimdi 10 kişiyle de konuşsam telefonun ucunda yine onun sesi olacak. Ben yine onu seveceğim çünkü. Hayat çok garip kader çok acımasız. Ama yürek bir kişiye ait. Sana benden bir tavsiye can dostum net ol. Gerçekçi ol. Ve her zaman önünü gör. Mesele sevilmek değil senin sevmen önemli olan. Senin sevdiğin. Ama sevda da kural başkadır. Senin sevdiğin seni sevmez sende seni seveni sevmezsin. Ama doğru kişi olduğunda kaderin olanı hissettiğinde samanlık seyran olur işte. Tek bir kişiye ait ol her zaman. Benim gibi yapma. kimseyi umutlandirma. Hele de sevdiğin tarafından seviliyorsan.
    ***
    Benim gibi kötü olma. Sahip çık sevgine. Unutma ki, bu dünyada kime ne yasatirsan onu yaşamadan ölmeyeceksin... Ben yapamıyorum bari sen yap olur mu. Ama biri sana benimle ilgili bu ilişkiye dair bir şey sorduğunda, yüreğindekini seviyor diyebil benim için olur mu.. Sevmek bile kolay zor olan sahip çıkmak. Kimse için değişme, sevginden vazgeçme. Gökteki ay sönse, güneş yerinden kopsa batsa gitse yine de vazgeçme.. Kalbin durana kadar ait olduğunla kal olur mu... Çünkü hayatta bazı anların ve de bazı insanların geri dönüşü yok. Ne yazık ki tekrar başa alamıyorsun. Yeniden yaşanmıyor. Her şey senin ellerinde. Boşluğu tamamla, ve hayatını tek bir insanla kur..

    A.U.
  • 3 - Pamuk Şeker

    Zihnim pamuk şeker makinesi misali dönüyor... Ama bu dönüşten hiç de rahatsız değilim çünkü pamuk şeker tadında bir şeyler dökülecek parmaklarımdan. Bunu hissedebiliyorum. İlham perim kanatlarıyla yanaklarımı okşuyor, bazen tüyleri burnumu gıdıklasa da sesimi çıkarmıyorum. Hafiften hapşırma isteği geliyor ama hapşırırsam pamuk şekeri daha olmadan dışarı kaçırmış olacağım. Beni öldürebileceğini bilsem bile tutuyorum. Bir çubuğa sarmalı şimdi artık. Aklıma kalemim geliyor, sağa sola bakınıp kalemimi arıyorum. Tam karşımda dikilen, dünyalar tatlısı kız çocuğunu geç de olsa farkediyorum. Bal rengi gözlerini üzerime dikmiş, kemik çerçeveli kırmızı gözlüğünün ardından ne yaptığımı anlamaya çalışıyor. Parmak eklemlerinin çukurlarını belli edercesine yumuk elleri var. Kalemim de elinde bu arada. Farkedince biraz kızıyorum, makine ısınmak üzere ve benim de pamuk şekeri artık çıkarmam gerek. Kalemimi vermesini istiyorum, ama o buna yanaşmıyor ve alnımı hafiften kırıştırmama rağmen, vermek istediğim mesajı almamış görünüyor. Kalemimi geri verirse, onunla pamuk şekerimi paylaşabileceğimi söylüyorum. Bu onu ikna edebilir belki, ne de olsa çocuklar pamuk şekere bayılırlar. Ama nafile, bu yumurcak hiç de oralı olmuyor. Sonra birdenbire "Bu yaşta pamuk şekerle ne diye uğraşıyorsun ki?" deyiveriyor. Sorusu, başkası sormuş olsa beni sinirlendirir, soranı da bir güzel paylayıp pişman ederdim ama gözlerine baktığımda, o çocuksu saflığı gördüğümden yumuşayıveriyorum. Pamuk şeker bile yanımda sert kalırdı artık. Az önce alnımı kırıştırdığım için mahçup oluyorum ama buna aldırmamış bile. Çocuklar böyle şeylerin üstünde pek durmazlar çünkü kalpleri kinle kirlenmemiştir henüz. Bu sevimli yumurcağın kalbinin kinle hiç buluşmamasını diledim o an, umarım dileğim kabul olur. "Pamuk şekerin yaşı olmaz ki." diye başlıyorum ama gözlerinden, cevabın tatmin edici olmadığını anlayıp devam ediyorum. "Bazı insanlar büyümeye meraklıdır ve büyümek isteğiyle bir şeyleri farkında olarak terk ederler. Bazıları ise farkında olmadan yitirirler bu güzellikleri ve farkettiklerinde onlar da büyümüşlerdir. Sayıları az da olsa bazıları da bu güzelliklerden asla vazgeçemezler. Ceplerinde yumuşak şekerlemeler taşırlar, pazar günlerini lunaparka gitmek için ayırırlar, leblebi tozu bile yaparlar. Bazıları da benim gibi pamuk şeker yapıp yerler. Şimdi anladın mı neden senden kalemimi istediğimi?" "Anladım fakat sana kalemini geri vermeyeceğim." diyor kayıtsızca ve ekliyor. "Ben senin pamuk şeker yapmanı değil pamuk şeker olmanı istiyorum." Zaten cümlesiyle afallamışken bir de ani bir hareketle yanıma yaklaşıyor, yanağımı öpüp kaçıveriyor. Arkasından koşmayı istiyorum ama nafile. Hareket edemiyorum, gözlerimi ellerime çeviriyorum ve hayretler içerisinde kalıyorum. Ellerim şişmeye ve pembeleşmeye başlamış! Kollarıma doğru yükseliyor pembelik ve tüm vücudumu sarıyor. Baştan ayağa pembeyim artık. Sonra zihnim bulanıklaşıyor, kuş gibi hafiflediğimi hissediyorum. Son idrak kırıntılarımla farkına varıyorum ki artık ben bir pamuk şeker olmuştum. Sevimli kızın dileği gerçek olmuştu.

    Post Mortem

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • Bölüm: 1 -->> #38482321

    Bölüm: 2

    “Bilmiyorum” dedi Tiko. Hem ne önemi olabilir ki, sence de öyle değil mi? Etrafımıza baktığımızda herkes aynı. Yoko’nun olmaması beni ilgilendirmiyor artık. Ölenle ölemem ya. Dışarıya bir baksana (gözlerini yana doğru çevirdi ve etrafı süzdü) herkes birbirine benziyor. Kırmızı ruj, sarı saçlar, kırmızı paltolar, çizmeler… Herkes aynı, sadece renkler değişiyor, herkes bir maskenin altında. Kimseyi gerçekten tanımıyoruz, tanımadığımız insanların yokluğunu hissetmiyoruz da. Bak ben nasılda daha iyiyim, görüyorsun değil mi, Mono?

    Kendini yalanlarınla kandırmış, yalanlarına inandırmışsın, akıl sağlığın yerinde mi senin Tanrı aşkına? İnsanlığı nasıl bu kadar basitleştirebiliyorsun? Her formun kendine özgü bir yaşamı, bir önemi var. Hiçbir şey yapmayarak bile dünyanın dengesini bozabiliriz, attığımız bir adım bile bir başkasının hareketini tetikler. Senin bu umursamaz ve harap halin bile bir şeyleri tetikler. Sana sinirlenip sokağa çıktığım anda, birisini ölesiye dövebilir, yasak olan her şeyi yapabilirim. Sırf sen canımı sıktın diye anlıyor musun, Tiko? Canının her istediğini her an yapamazsın, yapman gereken bir şeyi de yapmamazlık edemezsin. Kahrolası dünyanın içinde toplu iğne kadar yer kaplıyorsun, kalkmış yalanlarınla dünyaya kafa mı tutuyorsun? Yoko’nun başına gelenleri hazmedememiş olman, onun üzerinden böyle şeyler söyleyebileceğin anlamına gelmez! Daha dikkatli olmalısın!

    Mono, senin sorunun hayatı fazla ciddiye alman, benim sorunum ise çoktan kaybetmiş olmam. Kaybedebileceğim kadarını kaybettim. Daha başıma ne gelebilir ki?

    Başına neyin gelip gelmeyeceğinden çok, karşı caddeye baktığında ne görüyorsun, bana onu söyler misin?

    Işıldayan, neon ışıklı tabeladan mı bahsediyorsun?

    Hayır, hayır daha dikkatli bak. Kaybettiğin bir şeyler var orada ve bir başkası bulmuşa benziyor.

    Yapma bunu. Hayır, yapma. Dayanamayacağımı biliyorsun ve bununla yüzleşemem. Bana ne gördüğümü mü soruyorsun seni lanet olasıca! İki insan görüyorum, hayatlarında bulabilecekleri en iyi şeyi bulmuş olan iki insan! Birbirlerine ne güzel sarılıyorlar değil mi, nasıl da masumlar… Her şeyin bir sonu var, sonu olan şeylerin önemi yoktur, Mono. Tıpkı benim başıma gelmiş olan cehennem gazabı gibi. Yanıyorum derin kuyularda, kor alevin içinde, elimi uzatıyorum ama tutamıyorum, acıdan kıvranıyorum, her gece onu görüyorum, kurtar beni diyor, yalvarıyor ama ulaşamıyorum, her gün sırılsıklam yataktan kalkıyorum! Bunları seninle paylaşmıyorum diye ben umursamaz, ahmak ve unutmuş mu oluyorum, Mono!

    Sen bir insansın, işte şimdi bunu hatırladın, acıyı hisset. Öfkeni bastırma, onunla yüzleş. İnsanların sana yapmış olduğu şeyi unutma, onları görmezden gelme. Halının altına süpürdüğün her pislik, bir gün dağ olup seni boğacak, kendi pisliğinde yok olacaksın, öleceksin ve kimse seni duymayacak. Hayatın bir önemi olmayabilir ama yaşadığın sürece senin bu dünyadan silinmene izin vermeyeceğim. Seni de kaybedemem Tiko, hayır kaybedemem. Yoko’ya yapılanların bedelini ödeteceğiz. Bu toplum itaatkar bir halde, sürü gibi her denileni yapıyor olabilir, elimizde bir şans var ve bunu kullanacağız. Boyun eğmeyecek, direnişe geçeceğiz. Anlıyor musun beni, Tiko? Direnişe geçeceğiz! Bu “Yıkık Ülke”yi yeniden inşa edeceğiz! Bunu birlikte başaracağız!

    Hiçbir gücün olmadan kurduğun bu hayale gerçekten inanıyor musun?

    Her şeyi yok edebilirler, kitapları yakabilir, insanları kontrol altına aldıklarını düşünebilirler! Yalnız, insanın ruhunu öldüremezler, Tiko! Ruh ölmez, bir yerlerde gizlidir, harekete geçmeyi bekliyordur! Milyonlarca Ruhu harekete geçirdiğimizi düşünsene? Kim durabilir bunun arkasında? Beş ayaklı Dogsiler mi, yoksa şekil değiştiren Gupiler mi? Hepsini ezip geçeceğiz!

    Sistem çökmüş ve kokuşmuş; yalanlarını yüzlerine vuracağız, geçmişin ruhunu meydana çıkarıp, adaleti getireceğiz, karanlığı aydınlık ile ezeceğiz Tiko, hepsini cehennemin en dibine göndereceğiz! Şimdi; benimle misin, değil misin?

    Seni hayalperest kaçık, hepimizi öldürteceksin! Okuma demiştim sana o kitapları, “BizBiliriz” departmanı boşuna buz ateşinde yakmadı o kitapları. Alev bile almadılar, hepsi aniden kül oldu. Hala sen de birkaç tane var biliyorum, dahasının olduğuna da şüphem yok!

    Benimle misin, değil misin Tiko, sadece bu soruma cevap ver!

    Ne diyebilirim ki? Seninleyin! Ne zaman başlıyoruz?

    *

    Devam edecek… (Toplam 10 Bölüm)
  • Bilirim, şah damarımdan yakınsın, yine de evine çağırıyorsun ama evime gelmiyorsun.

    Kalbime... Lütfen duymazlıktan gelme, kullarının senin adını anarak delik deşik etmelerine izin verdiğin o güçsüz kalbime...

    O kalbi sana işaret eden ne bulduysam onunla doldurdum diye mi?

    Susma, söyle ey sevgili, şehirdeyim, şehirliyim diye mi?

    Yine bir ara sokakta kayboldum diye mi?

    * * *
    İstiklâl caddesini teşrif etmez mi melâike? O karanlık sokakları, sinemaları, barları, kafeleri... yardımına ihtiyacı olan bîçare günâhkâr kulları... ama asıl âşıkları... gerçek mahrumları... bir de yetimleri... yoksulları... aman, yanlış anlama sakın, paradan puldan değil, semâdan yoksunları...

    Semadan, yani senden, yani ümitten...

    * * *
    Susma konuş ey sevgili, kendimi kaybedince niçin seni kaybetmiş oluyorum? Niçin, kendime yaklaştıkça senden uzaklaşmakla cezalanıyorum.

    Sırf “Bir kez olsun cemalini göreyim!” diye yalvardığı için dağlardan taşlardan aşağılara yuvarladın kulun Musa''yı. Haddi aşmanın bedeli miydi şu meşhûr “Len terânî”?

    Söyle bileyim, cemâline iştiyakım var diye mi saklanıyorsun benden?

    Ben de haddi aştım diye mi?

    Belki de kapında sıraya girenlerle birlikte sıraya girmedim diye mi?

    Seni bir tek kendime saklamak istedim diye mi?

    * * *
    “Elohi, elohi, lima sabaktanî”

    İsa, tutamayıp kendisini sonunda böyle hıçkırdı huzurunda. Çarmıhta.

    Çektiği acılardan şikâyet ettiğini sananlar nasıl da yanılıyorlar. Acıdan değil, kuşkudan inlemişti o an.

    — “Niçin şimdi benden vazgeçiyorsun” demişti; “tam da sana ihtiyacım varken?”

    Çarmıhtayken. Çarmıha gerilene kadar yanımdaydın, niçin şimdi senin adına çarmıhta asılıyken bana benden vazgeçtiğini duyuruyorsun?

    * * *
    Söyle ey sevgili niçin rahmetmiyorsun da beni bana bırakıyorsun; bu sıcakta, yazın tam ortasında bir de üşümeme izin veriyorsun?

    İzimi kaybettim ey yâr, artık ben kendimi kendim bulamam!

    Ah bilsen, ben, beni ararsın, peşime düşersin zannetmiştim de kaybolmuştum. Bile isteye nazarından saklanmak istemiştim. Cahillik işte! Aklım sıra dikkatini çekmek istemiştim, ararsın bulursun muhakkak seversin beni sanmıştım.

    Yasayı bozmaz, töreye karşı gelmezsin biliyorum.

    Bilmez miyim, elbet bilirim. Lâkin ben yine de rahmeder de “Korkma, yanındayım” diye fısıldarsın diye bekliyorum.

    Ciddiyim, izimi kaybettim.

    Şimdi inanmak sırası sende!

    Not: Bu yazı Ingmar Bergman''ın “Kış Işığı” (1962) adlı filminin yorumundan ibarettir.

    Ducane Cundioglu
  • Bir Detaylandırma (II)

    Bir kadın sesiyle yerimden sıçradım. Önümde oturan kadın muavine bağırmış, sıcak su dökmüş birisi herhalde. Cehennemi tanımıyorsun daha. Yanıma baktım, ev cücesi gitmiş, muavin gömleği giymiş uzun saçlı, nefesi içki kokan birisi gelmiş. Bana baktı ve “İkinci bir hayata başlamak istesen nereyi tercih edersin?” diye sordu. Anlamış mıydı acaba? "Yok" dedim, "ben içecek bir şey istemiyorum". Sonra da gözlerinden içeri girdim. Evet, bu cehennemi görmüştü eminim. Bırakmıştım oraları, tekrar hatırlamama gerek yoktu, hemen çıktım. “Sen bilirsin babalık deyip arkaya geçti, bir an sırtında koca bir T harfi gördüm sanki. Uyandım bir kere, dolaşayım bari dedim otobüste, tabi yürüyerek değil, normal insanlar gibi hareket ettikten sonra ne anlamı var şeytan olmanın di mi?

    Şoförle fazla uğraşamıyorum ne yazık ki. Boynundaki muskada “Şehirlerarası otobüsleri kullanırken şeytan musalla olduğunda korunma duası”var. Değerli din alimleri böyle duaları ürettikçe bizim işimiz de hayli zorlaşıyor.

    Ön sıradaki karışık saç ve zihinli adamın ruhuna girmemle çıkmam bir oldu, uzayda geçen iyi kötü çirkin mi? Zamanında çok Firefly seyretmiş galiba - son dönemde çok rastlıyorum böyle tiplere, başta haplanmış sanıyorum ama biraz inceleyince değersiz başka bir fanboy olduğunu anlıyorum, değmiyor böyle tiplerin ruhunu almak.

    Karşı koltuktaki kadınlara bakmıyorum hiç. Katolik birisi ne kadar gizlemeye çalışsa da . Zaten bir önceki papalık seçiminde kalabalık bir grup almıştım müstakbel papadan. Gereksiz yani, bir de maço bir yapım olduğu söyleniyor genelde. Diğerinin gözlerinde de aradığım şey yok zaten.

    Biraz önce bağıran kadının yanındaydım şimdi. Ateş var gözlerinde, en sevdiğim- girdim hemen tanıdık bir yerlere gideceğimi düşünerek. Yanıldım, hep yanılırım zaten kadınlarda, aldatırlar beni Havva'dan beri (O elmanın suçunu da bana atmıştı pis kadın) uçsuz bucaksız bir sahil, sabah meltemi- hazzettiğim şeyler değil. Hemen sola atlıyorum, laf arasında avukat olduğunu duymuştum diğerinin. Ama uçsuz bucaksız çöllerde gezen solucanımsı yaratıklar var burada da, avukatlara bile güvenemeyeceksem nasıl yapabilirim işimi.

    Neyse tatildeydim hala ve yeterince dolaşabilirim, amaçsızca dolaşmak en güzeli. Karşı koltuktaki adamın gözündeki kara gözlüklerin altına kayıyorum gizlice. Aşk acısı, vıcık vıcık romantizm- binlerce var bunlardan, hatta bazıları nereden buluyorlarsa özelikle geliyorlar yanıma, ruhları karşılığında tek bir şey istiyorlar. Masrafı kurtarmıyor tabi, hem kim ister senin gibi adamı yanında ki? Bu adam kör ama. Sahte kör gerçi, kendisini kör sanıyor sadece, iki gün sonra bir araba çarpar düzelir eminim. Sağındaki adam da kitap okuyor buna, deli galiba gece gece- ne saçma sapan bir otobüs, daha kafa dengi birisi çıkmadı, bir muavin biraz yatkın gibi.

    Hızlı geçelim artık, tatil/matil, önemli birisiyim ben, zamanım kıymetli sonuçta. Artı uzun hikayeleri kimse okumuyor, ne alakası varsa. Japon mudur Çinli midir gülen bir kadın- hala beceremiyorum bunca yıla rağmen ayırt etmeyi. Al bunun içinde de kahkahalar var. Korkacaksın gülen kadından, öyle kahkaha atınca nasıl irrite oluyorum. Değerli aslında böylelerinin ruhu ama kolay değil işte, doktorlar gibi işimiz var, onlar güneş olunca giremiyorlar biz de kahkaha.

    Iıhh, aklımdan çıkmıyor o korkunç kahkaha. Buradaki adam Kazım diye sayıklıyor uykusunda, başka bir erkek? Otobüsmüş. Neyse sorgulamak bana düşmez, onun için melekler var. Yandaki koltuk boş henüz, bindi mi indi mi bilmiyorum ama mantar kokusu var geçmişte ya da gelecekte.

    Al bundan da tonla var, neymiş efendim köye kaçacakmış, şehir hayatı bunaltmışmış, o okuduğun Dostoyevski bunaltmıştır seni. Hem ne biçim otobüs, herkeste bir kitap- şoförün önünde bile. Yanındaki kadın uyuyor, kadın yanı diye bir şey vardı eskiden. Ahlak da kalmadı. Adam bir sevecen bakıyor kadına, halbuki bunlar da kavga etmişlerdi biraz önce, kadın şirretti biraz galiba, baksam mı buna da? Karmaşık biraz, Vus'at da var nedense, onla da anlaşmıştık zamanında. Ama o da hiç ön plana çıkmak istemedi şu salak Erhan gibi.

    Arkada zorla düğüne giden bir tip, düğünleri çok severim, bolca meşgul olurum, o kiliselerde bile kafalarının içinden neler geçtiğini tahmin edemezsiniz hiç. Ankara'da ama, ben Hatay'a gidiyorum. Arkalarda masum bir kız var, olabilir mi? Evet yine yanıldım- cinayet var beyninde bir de kuvvetli bir bağ başka bir kadınla. Çoğunlukla en umulmayanlardır cinayeti işleyenler ve çoğunlukla bana atılır suç. Kadınlar hep bana atar zaten en baştan beri. Yanındaki kız ağlıyor, elinde bir ölü kuş, samimi gözleri, ayrılık /hüzün var içinde. Yapsam mı? Güvenebilir miyim ki? Bana ne ya, Havva da aynısını demişti, hep beni suçlarlar sonra. Nasılsa yine ölecek. İçim kötü oldu ama, neyse tatildeyim, bir kereden bir şey çıkmaz. Eee, yine ağlıyor kız. Gülüyor bu kez hem de. Anlayamayacağım insanları hiç.

    Ah, otobüs sarsıldı,bir şeye çarptık herhalde, tabi kural böle - birisi gelirse diğeri gider. Geçeyim yerime. Bu ev cücesi kitap bırakmıştı galiba – Ana'mıydı neydi? Sevmesem de onu da ünlü yaptım, yolunu buldu Maksim de işçi sınıfı üzerinden. Nerede kitap? “Anam Nerede?” Gülerek bakıyorlar, özellikle üstüne kahve dökülen adam, bana ne gülüyorsun- sen başlattın bunu?

    Arkalara bakıyorum , rahatsız bir kadın daha, istemiyorsan niye gidersin ki Hatay'a , Stephen King var kucağında- kim inanırdı o gözlüklü şapşalın buralara kadar yükseleceğine, çok uğraştım onunla da, Straub lavuğunu bile kabul ettim hatırına. Şimdi bu otobüste görünce gözlerim doldu, eski günler işte, geçiyor çabucak.

    Devam ediyorum, en kolay gezilebilenler melankolik zihinler, otobüsler de bunu en kolay bulabileceğimiz yerler aslında. Korunmasız oluyor akıl kendine ayrılan koltukta. Bak bu kız da mutlu, hayat dolu - parayla mı verdiler sizi bana? Yanı boş, karşısındaki koltuklar da boş. Tahmin etmeye kalksam, birisi (Ama nasıl birisi) Ankara'dan binecek diğeri ise otobüsü kaçırmış derdim , ama öyle birisi değilim ben. Sadece tatilini yaşamakta olan masum bir şeytanım.

    Buradaki kızlar sürekli konuşuyor, ağzı boş durmayanını (Esra'ymış galiba adı) kötü emellerime alet edebilirim belki (evet burada eski filmlere gönderme yapıyorum – benim emellerim iyi/kötü diye sınıflandırılamaz, sadece şeytani olabilir) ama diğerini çekemem gibi geliyor.

    Sıkıldım artık, herkesin elinde bir kitap herkes bir şeyler arıyor, birisi yıllar önce ayrıldığı babasının kokusunu , öbürü ölen Japon komşusunun kendisine vereceği huzuru. Yok öyle bir şey, huzura sadece ölünce kavuşuluyor, sadece toprağın altındayken oluyor o iş. Öyle bir şey olsa biz kavuşurduk herhalde en başta huzura.

    Şu yanlış otobüse binen kız çok kesti bendi binerken, bir şey fark etmiş midir bilmiyorum. Arkasında oturan kadına bakıyor ara sıra, kocasından kaçan bir kadın kızıyla birlikte, daha önce de rastlamıştım çok. Tarikatlar çıktığından beri bana fazla iş düşmüyor, kendi içlerinde hallediveriyorlar her şeyi zaten.

    Al otobüs hareket ediyor nihayet, yerime dönecekken tam muavin yine karşımda, bana bakıyor, yani öyle olduğunu sanıyorum. Olanaksız ama, göremez beni- koltuğumda oturuyorum normalde ben. Ama en az benim kadar kırmızı olan gözleriyle, gözlerimin içine bakıyor ve “Seninle daha yapacaklarımız var” diyor.
  • Odaya önce gözyaşları giriyor. Gözyaşları sağı solu kolaçan ediyor, masanın üzerinde duran kalem ve kağıtları inceliyor, sonra yanaklarından süzülerek iskemlenin üzerine şıp diye damlıyor. Önce göz yaşıyla konuşuyorum. Neden geldin sen buraya? İlk gelen ben değilim herhalde diyor. Yok senden önce de çokları geldi ama sahibinin önü sıra yürüyen pek yoktu. Pek mi büyük derdin? Bu da soru mu doktor ? Sadece hakikati konuşmak değil, onu duymak da cesaret ister. Cesaretin varsa sus ve dinle.

    Neden sonra, nemli gözlerin sahibi konuşmaya başlıyor. Genç bir kadın, baş örtüsünün altında bir baş değil sanki dünya kadar büyük bir dert yumağı gizli. ‘Sesime cevap verecek bir ses, ruhumu onda seyredeceğim bir yüz yok. Bu insan çölünün ortasında kimsesizim’. İlk yumruk beklemediğim bir yerden geldi. Bir nefes alıp devam edelim. ‘Allah bizi bu kadar seviyordu madem, neden tutmadı cennetinde? Neden onca acıya duçar etti?’ Ben bu soruda Hz. İsa’nın çağlar ötesinden yankılanan sesini duyar gibiyim: ‘Tanrım, beni neden terk ettin?’ Gücenecek kimse kalmadığı için Allah’a gücenenler cemaatine bir üye daha. ‘Belki sessizliğimiz ve kimsesizliğimiz ona konuşuyordur’ diye bir cümle geveleyecek oluyorum, sözlerin dudaklarımdan dökülmesiyle bir hiddet işareti alnının ortasında kabarıyor: ‘O zaman neden bir ses gelmedi ötelerden? Yalnızlık kavururken ruhumu, niye azıcık yağmur serpiştirmedi bu kuraklığa?’ Zor sorular. Ona hayatın bütün sorularını çözmüş, ununu eleyip eleği duvara asmış bir bilge pozu kesecek değilim. Bu dünya çölünde kaybolmuş ruhunu arayan zavallılardan birisiyim sadece. O’nun lütfunu hissettiğim zaman kanatlanan bir yüreğim, ondan yalnızlaştığım her seferinde, can sıkıntısının bir mengene gibi sıktığı bir ruhum var. Sana bir dert verdiyse güzel kardeşim, o dert hangi dünyalara açılıyor gel bir bakalım. O dert hangi dehlizlerden geçiyor, geçtiği yerlerde senin göremediğin neresi var.

    Yalnızlığın acısı tıpkı susuzluk gibi. Konuşmak istiyoruz, kendimizi hikâye etmek istiyoruz, bir yere, bir topluluğa ait olmak istiyoruz. Kozmik yalnızlık : İnsanı Allah’tan koparan, onu kendi fıtratına ve âleme yabancılaştıran bir bağlantısızlık hali. Lütfun ışığının sönmesi. Akan zamanın içinde şikayet etmeden, gönül koymadan eriyip gitmek de bir nimet oysa. Ömür denen o kısacık nehirde akıp gitmek ve bir okyanusa kavuşacağın ânı özlemek. Kendi iradenin O’nun iradesi karşısında hiçliğini idrak edebilmek. Tevekkül ve teslimiyet. İnsandan yalnızlık fiziki bir yara gibi canımızı acıtır, rahat bir uyku vermez, ruhun en dip hücrelerinden yayılan o ağrı kolay dinmez. Kendisiyle baş başa kaldığında mutsuz olan insanın yalnızlığı ne acıdır. Ne bedbahttır o kişi ki, kaderin hükmüne ram olmak istemez. Ben yokum, O var. O bende var. Kendini nefsinden boşalt. İnsan insana bağlı ve bağımlı, insan Allah’a bağımlı. Sevgi ve dikkatle tefekkür ettiğinde açılır o derdin kapısı sana, çiçekler o zaman kokar, gökyüzü o zaman içine dolar. İşte o zaman, nereye gidersen seni aşk taşır oraya.

    Sonra derler ki bir gurbet daha var, adı duygusal yalnızlık. Kendi duygularımdan çok uzaklara gittiğimde olur. Seviniyor muyum, üzülüyor muyum, âşık mıyım, bir derdim mi var hiç bilmiyorum. İnsan kendinin gurbetine çıktığında, işte orası en koyu yalnızlıktır. Kalbimi okumayı unutursam eğer, bir el bana değsin ve harfleri yüzüme tutsun isterim. Hecelemeyi yeni söken bir çocukmuşum gibi, otursun biri yanımda ve bana okumayı öğretsin. Bak bu kalp atışı aşkın alametidir. Bak bu özlem, yurt ağrısı olarak okunur. Yurdundan ayrı düşen ağrır. Böyle tek tek öğretsin bana kelimeleri. Yüzleri okumayı öğretsin, kâinata bakmayı.

    Bir çocuk emekleyebileceğini fark ettiği andan itibaren odadan odaya annesini takip eder. Onun mevcudiyetinden emin olduğunda oyuna başlar. Zamanla çocuk anne babasının yanı başında olmamasının, terk edildiği anlamına gelmediğini fark eder. Evin dışına gidebilir arık, zira döndüğünde anne ve babasının onu beklediğini, terk edip gitmeyeceklerini bilmektedir. Ayrılığa karşı tahammül, çocuğun artık bir bağ istemediği anlamına gelmez, sadece o bağın sebat edeceğine duyduğu itimadı gösterir. İnsan ömrü boyunca bağ kurmak istiyor. İnsanla kuramadığı bağı nesnelerle kuruyor, susuzluğunu gidereceği, sırtını yaslayacağı bir istinatgah arıyor.

    Hayatta hiçbir karşılaşma tesadüf değil. Yüz yüze geldiğimiz her insan bize bir şey öğretebilir, bizi mutluluğa veya mutsuzluğa gark edebilir. Bir ilişkiyle tamamlanmak, bütünlenmek istiyoruz. Muhatabımızın bizde eksik olan parçayı yerine koymasını, onunla bütünleşerek kusurlarımızı iyileştirebilmeyi ümit ediyoruz. Oysa tamlık ve bütünlük dışarıdan değil, kendi içimizden gelmeli. Sevdiğimiz bir başkasıyla tamlık arayışı yetersiz, eksik olduğumuz ve sevgiyi tek başımıza üretemeyeceğimiz düşüncesine yaslanıyor. Sevecek birini aramak yerine, neden kendimizi daha çok sevilmeye değer kılmıyoruz? Almak istediğimizden daha fazlasını vermeye neden talip değiliz? Bir yoldaş ara, bir refiki özle ama bir tarikin de düşünü kur. Yolu düşlemeyene yoldaş nasip olur mu kuzum? Önce sen dünyaya kıymetli bir hediye ol. Karşına seni sukut u hayale uğratacak insanlar çıkacaktır, belki de onlar senin en büyük öğretmenlerin olacak. Her ilişki ruhumuza tutulmuş bir ayna, kendi zayıflık, keder ve sevincimizi çıplak gözle görmemizi sağlıyor.

    Teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. ‘Denize vardığında, akarsuyu düşünme’ diyor bilge. Her şeyin bir sahibi var ve o bize merhamet ediyor, işte bunu bilmenin kudretidir teslimiyet. Bir gül gibi, sadece zamanı geldiğinde yapraklarını açar hayat. Her durumu kontrol edemediğimizi, her savaşı kazanamadığımızı fark ettiğimizde tevekkül ve teslimiyet sökün eder. Dalganın aktığı yönde akmak. Kader atının dizginlerinin elimizde olmadığını bilmek. ‘Niçin oldu?’ diye sormak yerine, ‘Ne oldu ve bu bana ne öğretiyor?’ demek. Ben bilmiyorum, ben bilme makamında değilim artık, Allah biliyor. Bildiğimizi sandığımız zamanlar bir yanılsamadan ibaretti. Hiçbir zaman tam olarak bilmedik ve bilemeyeceğiz. ‘Kaderin üzerinde bir kader vardır’. Teslimiyet ruhumuzu gaybın bağışlarına açmaktır. ‘Ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır; tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikâyet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara daha az zalim olurlar’ der Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu adlı romanında. Değiştirilemeyeni değiştirmek istiyorsan, kontrol odasından çıkmak istiyorsan, hayat akmıyor ve ruhun itminan bulmuyorsa teslim ol. Gizli bir el, sen geriye çekilip sırtını duvara yasladığında, bakarsın hayatı onarır. Bazı hakikatler var ki onları saf zihinle kavramaya çalıştığımızda, uzaklaştırmış oluruz. O yüzden, ‘kalbin aklın bilemeyeceği sebepleri vardır’.

    Bu dünyada bir alâmetimiz var mı? Yakamızda taşıdığımız bir gül, ruhumuzda bir yara, yüzümüzde bir iz? Sözün büyük ustası gibi diyebiliyor muyuz? ‘Sitemin taşıyla başı sınuk bedeni şikeste Fuzûlî'yim/ Bu alâmet ile bulur beni soran olsa nâm ü nişânımı’. Bu dünyaya yaralanmış, ruhu ve başı yarılmış ruhlarız hepimiz. Bir iç görü kıvılcımı çakıyor içimizde ve ‘bundan daha fazlası olmalı!’ diyoruz.

    Eee, gözyaşı, bak ben de doluymuşum, anlatacak bir dolu sözüm varmış. Ağzım kalabalıktır ama sana ne kadar merhem oldum bilmiyorum. Şimdi bir kılavuz vereyim de var git sahibine söyle: Huş der dem. Aldığın her nefesin farkında ol, ömür iki nefes arasında madem, her nefes arası bir ömürdür, yaşadığının hakkını ver. Şükret, hamd et, sabret. Halvet der encümen. Kalabalıklar içinde yalnız ol, elin kârda gönlün yârda olsun, elin işte gönlün Hak ile oynaşta bulunsun. Nazar ber kadem. Toprağa nazar eyle, ölümü daima gezdir içinde, tevazu ile donan. Sefer der vatan. İyiliğin ve güzelliğin yurduna hicret eyle. Nefsinden sefer et, hakikati kendine yurt bil.

    Bazen, nâz ile niyâz ederiz. O bize küsmez, darılmaz, bizi yarı yolda bırakmaz. Bunu da en çok, başı yarıklar ve gönlü kırıklar bilir.
  • Yazar: https://1000kitap.com/incikupelikiz
    Hikaye Adı : Rüya
    Link: #32205538
    Ressam : Van Wieck

    Tablo: http://hizliresim.com/Q2pOAy

    Trafik akmak bilmiyor. Herkes kornalarının üzerine çökmüş gibi sanki. Ya da düğün konvoyu havasında. Birazdan birisi elinde mendille arabanın camından dışarı sallayacakmış gibi geliyor ama kimse yapmıyor tabii böyle bir şey. Bu benim esprili hayal gücümden başka bir şey değil çünkü. İleride bir kaza varmış, iki orta yaşlı adam arabadan inmiş birbirine anlatıyor. Sıkıntıdan çatlamak üzereyim. Radyoyu açıp bir iki kanal değiştiriyorum ama tüm kanallar reklama girmiş, emin oluyorum ki beni deli etmek için her şey anlaşmış bugün…
    Ansızın telefon çalıyor. Arayan eşim Engin. İki buçuk yıldır aynı evi, yatağı, mutfağı… paylaştığım adam.
    “Efendim canım?”
    “Merak ettim seni her şey yolunda mı?”
    “Trafik kilit Engin ya, geç kalacağım galiba. Arabayı bir yere park edip metroyla gitmeyi düşünüyorum metronun yakınındayım. Sen neredesin yetişebilecek misin?”
    “Mantıklı olur hayatım. Ben de sana onu söylemek için aradım. Ben gelemiyorum.”
    “Ciddi misin? Ama sana ihtiyacım var…”
    “Şşşş biliyorum, düşürme sesini.. Ben hep yanındayım biliyorsun sadece bugün bedenen yanında olamayacağım. Çok çalıştın bu konferans için yapabileceğini biliyorum.”
    “Seni seviyorum…”
    “Seni seviyorum ruhum.. Akşam konuşuruz uzunca. Öpüyorum.”

    Canım çok sıkılmıştı. Bu önemli bir konferanstı aylardır buna çalışıyordum. Üniversitedeki hocalarımı dinleyen ben şimdi onların karşısında olacaktım. Onlar beni dinleyecekti. Bu benim için büyük bir olaydı. Engin’in varlığıyla daha da iyi yapacaktım bu sunumu. “Düşürme moralini düşürmee…”
    Arabayı ara sokaklardan birine bıraktım. Sokağın adının olduğu tabelanın fotoğrafını çekip hemen metroya doğru yürümeye başladım. Neyse ki çok kalabalık değildi. Küçük esmer bir kız çocuğu, süslü püslü annesinin çantasını çekiştiriyordu. Karnım aç dediğini işittim, o kadar tatlıydı ki çantamdan eksik olmayan Piko çikolatamı çıkarıp küçük kıza uzattım. Küçük kız yüzümü inceledi bir süre gülümsediğimi görünce dişlerini göstererek o da gülümsedi. Annesi biraz sert bir şekilde bana bakıyordu. Bunun, haberlerde izlediğimiz çocuk istismarlarını düşününce doğal olduğunu düşündüm. Kimse kimseye güvenemiyordu… Annesi teşekkür etmesini söyledi küçük kızda uzanıp aldı. Çocuk gülümsetmek her zaman mutlu etmiştir beni. Rahat bir nefesle arkama yaslanacağım sırada bir bağırtı koptu. İlerden bize doğru on sekiz yaşlarında bir çocuk elinde silahla bağırarak bize doğru geliyordu. Küçük kızı almaya yeltendiği sırada içimde hiç hissetmediğim bir duyguyla genç çocuğun silahlı elinin olduğu bileğine sarıldım ve bükmeye çalıştım. Küçük kızın kolunu bırakmıyordu ancak silahlı eli benim ellerimdeydi. Kendini benden kurtarmaya çalışırken küçük kızı bıraktı, annesi hemen kucakladı yavrusunu. Ayağım bir anda kaydı ve o anda her şey aleyhime döndü. Öyle öfkeliydi ki silahı bir anda ateş aldı. Göğsümde inanılmaz bir acı hissettim. Acıyla beraber bağırdım.
    Bağırışımla uyandım uykudan. Kendi sesime uyandım aslında. Sırılsıklamdım. Odamdaydım. Yanıma baktım ama Engin yoktu. “Engin?”
    “Ruhum iyi misin?”
    “Berbat bir kabus gördüm”
    Vücudum kaskastı kesilmişti, kollarının bedenime sarılışıyla biraz yumuşamaya başladım. Boynuna sarılıp ağladım. Uzun zamandır hiçbir rüya bu denli sarsmamıştı.
    “Şşş sakin ol, geçti hepsi meleğim… Çok terlemişsin. Hadi değiştirelim.” Bir bebekle ilgilenirmiş gibi itinayla çekmeceden havlu ile atlet çıkardı ve üzerimi değiştirmeme yardım etti. Hala boş gözlerle bakıyordum. Yüzüme gülümseyerek bakıyordu, ben de gülümseyeyim diye. Saçlarımı düzeltti, eğilip öptü. Tekrar sarıldım, kokusu güven vericiydi. Biraz gözlerimi yumdum, öylece kaldık…
    “Hadi gel sana papatya çayı yapalım, rahatlarsın biraz.” Hiç ikiletmeden akıllı bir kız gibi kalktım uzattığı elini tutup. Evimizde hafif loş ışıklar yanıyordu bu çok güzeldi. Mutfağa geçince bana bir sandalye çekip oturmamı sağladı. Eğilip yüzüme baktı, istediği gülücüğü şefkatle ona sundum. Hemen suyu kaynatıp çayı demledi. Mutfakta böyle pratik olması hoşuma gidiyordu. Her işle gocunmadan ilgileniyor oluşu çok güzeldi. Onunla evlendiğim için mutluydum.
    Çayı önüme koydu ve hızlı adımlarla içeri yöneldi.”Nereye?”
    “Geliyorum canım.”
    Elinde kalınca bir hırkayla geri döndü. “Hadi balkona çıkalım biraz sana bir sürprizim var.”
    Balkona çıktık, yavaşça sarıldı ve başımı omzuma yaslatarak göğe doğru bakmamı sağladı. Gökyüzünde hiç bu kadar yıldız gördüğümü hatırlamıyorum..
    “Engin bu çok güzel…”
    “Hayır sen daha güzelsin…” Saçlarımda öpücüklerini hissediyordum şimdi.
    “Ne gördün rüyanda? Hiçbir rüyanın seni böyle etkilediğini görmedim. Korktum seni öyle görünce.”
    “Sadece kötü bir rüya. Anlatmasam daha iyi galiba.”
    “Nasıl istersen... Çok gerginsin bu yüzden kabuslar görüyorsun. Biraz rahatla. Yarın için endişelenme artık. Uzun zamandır çalışıyorsun başarısızlık düşüncesini zihninden çıkar birtanem.”
    “Garip bir his var içimde Engin. Bu konferansın gerginliği, babamın rahatsızlığı hepsi üst üste geldi. Tuhafım, bilmiyorum içimi yiyip duran bir şey var sanki…”
    “Ben sana neyin iyi geleceğini biliyorum galiba…”
    “Neymiş?”
    “Bekle beni.”
    Elinde birkaç çeşit kriz çikolatalarımla geldiğinde kahkaha attım.
    “Sen harika bir kocasın!”
    “Çikolataları getirdim ya ondan böyle diyorsun tabii!”
    “Hayır tabii ki. Dünyaya üç kere gelsem üçünde de seninle evlenirdim.”
    “Ya dördüncü defa geldiğinde?”
    “O zaman başkasıyla evlenirdim üç kere evlenmişim zaten yeter.”
    Sabah erken kalkacağımızı umursamadan uzunca muhabbet edip gülüştük. Onunla konuşmak, gülüşmek... her şey güzeldi.
    Yatağa girdiğimizde hala benim için endişelendiğini ve bunun bakışlarına yansıdığını fark ettim.
    “Uyandığımda seni yanımda görememekten nefret ediyorum.”
    “Dosyalara biraz göz gezdireyim diye kalkmıştım ruhum.”
    “Benimle uyumanı benimle uyanmanı istesem bencillik mi etmiş olurum?”
    “Hayır, bu en doğal hakkın… Sadece seninle beraber bende yoğunum şu sıralar. Tatile gidelim istiyorum.. ikimiz de izin alalım. Ne dersin?”
    “Babam biraz toparlanmalı Engin.”
    “Haklısın, biraz dinlenmek için izin almanı istiyorum ama.”
    “Şu yoğunluk biraz dinsin de bakalım olur mu canım?”
    Ellerimi tutup dudaklarına götürdü. Biraz daha rahatladığımı hissettim. Güvendeydim, eşimin kolları arasında mutluydum. “Sadece bir rüyaydı…”

    “Hayatım şu yedek şarj aletimi bulamıyorum, nerede biliyor musun?
    “Spor çantandan çıkarmadıysan oradadır Engin. Ben oraya koyduğunu hatırlıyorum.”

    “Tamam… Bazen bu kadar şeyi nasıl aklında tutabildiğine şaşırıyorum.” dedi gülerek. Arkasını toplamak her zaman keyif vericiydi. Odaya girdiğinde aynadan gözlerini kısarak bana doğru geldiğini gördüm.
    “Güzel kadın? Eşimi gördünüz mü? Buradan sesi geliyordu. Ama sorun değil, görmeseniz de olur. Bir kahve içer misiniz benimle?”
    “Engin yaa!”
    “Enfes görünüyorsun, her zamanki gibi.” Gülümsedim, her sabah bunu söylerdi.
    “İnci küpelerini mi takacaksın?”
    “Hayır canım ama akşam beni bir yerlere götürürsen çıkmadan önce takarım.”
    “Bu küpeleri sana çok yakıştırıyorum.”
    “Evet biliyorum, düğünden beri her zaman bunları takmamı istiyorsun.”
    “Hazırsan çıkalım, eşimi boşver zaten bu dünyaya dördüncü gelişim, ondan çok sıkıldım.”
    “Galiba karısından dayak yiyen adam manşetleriyle akşam haberlerine çıkmak istiyorsun bugün.”
    “Şiddet, size ve tatlı dilinize hiç yakışmıyor yalnız.”
    Kahkahalarımız odayı doldururken çantalarımızı alıp çıktık.

    “Ellerin titriyor birtanem.” Direksiyonda onun olması bugün beni rahatlatan başka bir şeydi. Elimi tutup öptü. “Bugün harika geçecek ve akşam da bunu kutlayacağız. Tamam mı? Gül bakalım da yeryüzü aydınlansın.”
    Öyle tatlı konuşuyordu ki yaklaşıp öptüm..
    Radyoya uzanıp sevdiğim kanalı aradım. Tüm kanallar reklamdaydı. Radyoyu kapattım. Trafik gayet iyiyken yavaşça arabalar artmaya trafik sıklaşmaya başladı. Ve tıkandı..
    Engin saate baktı. “Yok hayatım yetişemeyiz beklersek, trafik biraz ilerlediğinde şu sokağa sapalım.” dedi. Sonra konuştuklarını uğultu olarak duydum...
    İyice gerilmeye başlamıştım. İçimdeki ses bir türlü susmuyordu. “Sakinleş.. Her hissettiğin şeyi yaşadın mı sanki? (Evet yaşamıştı.) Hislerinin seni bu kadar ele geçirmesine izin verme! Rahatla…”
    Derin bir nefes alıp verdi. Engin arabayı bir sokak arasına park etmişti ama ben bunun farkında bile değildim.
    “Hadi canım inelim.” Tam bir şey söyleyecektim ki çoktan aşağıya inmişti. Kapımı açtım:
    “Engin nasıl gideceğiz, neden buraya geldik?
    “Yolun karşısında metro var canım söyledim ya arabada. Bir kaza olmuş trafik birkaç saat böyle. Metroyla gidelim. Neredeyse okulun önünde ineceğiz zaten. Hadi gel.” Elini uzatmış beni bekliyordu.
    Etrafa baktım. Rüyamda park ettiğim o ara sokak. Fotoğrafını çektiğim o tabela. Evler, evin bahçesindeki sarmaşıklar… her şey aynı, her şey birebir uyuyordu.
    Dünyadaki tüm sesler o anda beynime toplanmış gibiydi sanki. Bir sürü şey duyuyor ama hiçbir şey duymuyordum. Engin omuzlarımdan tutmuş bana bir şeyler söylüyordu. Hiçbir şey anlamıyordum. En sonunda ağlamaya başladım. Olduğum yere çöktüm, arabaya sırtımı yaslamış hıçkırıyordum. Engin çantamdaki suyu çıkardı ve bana içirdi. O kadar sakin ve soğukkanlıydı ki. Şişeyi aldı eline suyu döküp enseme sürdü. O anda seslerini duymaya başladım. “Buradayım .. Geçti hepsi sakin ol ruhum…” Sesindeki tokluk beni rahatlatıyordu. Sarıldı.. Hıçkırıklarım azalmaya başlamıştı. Yüzüme dikkatle bakıyordu.
    “Ne oldu sana? İyi misin? Neyin var anlat artık bana.”
    “Engin…”
    “Söyle ruhum, dinliyorum.”
    “Eğer rüyanda gördüğün bir olayı yaşayacağını anlasaydın ve o rüyanın da kötü bir sonucu olsaydı ne yapardın?”
    “Sonucu değiştirmek için her şeyi…”
  • Yazar: NigRa
    Hikaye Adı : Ödünç Zaman
    Link: #31909913
    Müzik Parçası : Primavera

    Caddeyi koşar adım geçiyorum, zaten arabalar da bir türlü yol vermek bilmedi, üstelik de yaya geçidinde beklediğim halde geçiş önceliği tanımadılar. Önceliğin benim olması gerekiyor, yaya geçidi orası... Sinirleniyorum. Her gün defalarca aynı krizi yaşayıp yine de söyleniyorum, boş veremiyorum. Küstah subaya omuz atabilmek için günlerce ince ince plan yapıp kendini yiyip bitiren yeraltı kahramanı gibiyim. Arabalar benden bir haber ben her gün arabalara karşı öncelik savaşı veriyorum bu cadde kenarında.

    Caddenin kenarında beklerken gökyüzü storysi atma dürtüsü geliyor birden, hava kapalı, bulutlar toplanmış güzel bir fotoğraf karesi için koşullar elverişli... Bir de afili söz yapıştırırım altına, şiir falan acayip seviyormuşum, ilgi duyuyormuşum gibi olur. Şimdi herkes şair zaten, o da olmadı yazar. Zaten bir ben kaldım kitap çıkarmayan.

    Çalan uzun, sinirli bir korna ile gökyüzünden yeryüzüne iniyorum. Söylenerek hızlıca karşıya geçiyorum. Aslında sonucu çoktan belli olan, fırsat yakalamışken yolun karşısına geçmek mi yoksa resim çekip yol kenarında biraz daha zaman kaybetmek mi seçenekleri arasındaki tercihimi yapıyorum böylece.

    Bunlar hep zamanımdan çalıyor, benim acele etmem lazım.

    Saate bakmak için telefonu cebimden çıkarıyorum, tuş kilidi desenini çizip ekranı açıyorum. Al işte iki dakika geçmiş bile. Hep şu arabalar yüzünden!

    Yine kim ne yazmış Whatsapptan! Offff bir durmuyorlar ki, neyse sonra dönerim şimdi onunla vakit kaybetmeyeyim, Instagram, Twitter... parmağımı soldan sağa kaydırıp uygulama bildirimlerini ekrandan siliyorum. Whatsapp mesajını okusam şimdi mavi tik olacak, sonra cevap verdin vermedin tantanası, bunlar küçük şeyler gibi geliyor ama her gün zorla dayatılan küçük şeylerin çıldırtıcı bir tarafı var anlamıyorsunuz sanırım. Belki de siz takmıyorsunuzdur böyle şeyleri. Ben ayrı yazılmayan -de, -dalara bile takıyorum. Yok TDK ile bir alakam yok.

    Tekrar saati kontrol ediyorum tuşları kilitlemeden önce, hala yeteri kadar zamanım var.

    "Hayatın hızına yetişemezken, her şey fazlasıyla hızlıyken daha da hızlı olmaya uğraşıyoruz." cümlesi geliyor aklıma yürüyen merdivenleri koşarak çıkarken. Nerede okumuştum bunu hatırlayamıyorum. Doğru bir söz olabilir ama gerçekler böyle değil. Bazen zamanın kontrolü bizde değil. O yüzden başkası tarafından lütfedilen zamanı iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Nihayetinde modern köleleriz. Saate bakıyorum bir dakika daha geride kaldı. Hızlanıyorum.

    Her sabah aynı alarma uyan, rutin işlemleri yap, işe yetişmek için acele et, kahvaltıdan aldığın bir lokmayı çiğnerken, göz kalemini çekmeye çalış. Bir telaş hazırlanırken çalan telefona cevap ver.

    -Ben geldim sayılır..
    +İki dakikaya hazır sayılırım!! İniyorum...

    Rutin günaydınlar, ezberlenmiş sohbetler, alışıldık kahkahalar... Bazen sabahtan daha yoruluyorum. Derdimi anlatacak bir Olric de yok ki yanımda, kendi içime kapanıyorum öyle. Otomatik cevaplar, öğrenilmiş tepkiler veriyorum, bugün hiç sizi çekecek havamda değilim. Zaten bakın çok işim var, müşteri de çok sorunlu canım, firmadaki görevli çocuğa da bunu kaç kez anlattım halbuki. İnsan insanın sınavı, bir gün cinnet geçirirsem saçma sapan birisi derdimi anlamadığı için geçireceğim. Neyse çok işim var, zaman kaybettirmeyin bana. Bak işte uğraşırken vakit de ne çabuk geçivermiş hiç de anlayamadık.

    Komik olmayan esprilere, hep aynı havadislere doydum diyemiyorum da benim eve gitmem lazım diyorum. Siz takılın başka bir gün otururuz yine.

    "Ne varsa evde sen dee!"

    Evde de bir numara yok bakmayın işte... Orada da aynı sorular, sıradan günlük sorunlar, bazen gelenler oluyor eğleniyor gibi yapıyorum aslında bir an önce gitsinler de kendi kendime kalayım istiyorum.

    Sıkılıyorum işte ben zorlamayın beni, sizi de sıkarım ben size ayak uyduramıyorum. Örneğin sen o aynı yerde beşinci selfie denemeni yaparken ben seni izlerken daha yorulmuş oluyorum, sonra "resim" çekinmek istemeyince bir tuhaf sıfatını alıyorum. Tuhaf bence de bir anlamı yok ki. Güzel bir an bile değil fotoğraf ile ölümsüzleştirmek istenen.

    Neyse daldım yine, bak insanlar ayak uydurmuşlar, herkes en şık, en tarzz... Herkes herkesle dostmuş gibi güle söyleye takılıp gidiyorlar. Ablan star bebeyim !! Bir de kahkaha patlat arkasından tastamam.

    Ben vitrinlere öylece bakıp yürümeye devam ediyorum. Aa burada ne vardı kapanmış, yerinde ne vardı hatırlayamadım şimdi, bu mağaza ne satıyor markanın adını ilk kez görüyorum. Vaktim olduğu bir ara gelip bakayım aslında güzel şeyler var gibi. Şuan hiç vaktim yok.

    Hmm neydi o bir dakika önce düşündüğüm. Zamanın başkası tarafından yönetiliyor olması... Olmaz öyle şey demeyin bana hiç, yakalarınızın beyazlığı ele veriyor sizi. Ben şimdi bana ayrılan süre zarfında o lanet caddeyi geçip, bu binaya girmek, o sözde güvenlik için konulmuş olan x-ray kuyruğunu aşmak, işimi hızlıca halledip geri dönmek zorundayım. Nihayet rengarenk rafların görüntüsünü hafızama işleyerek, kokuları çekerek ilerliyorum. Süre on beş dakika... Çalan şarkı güzelmiş, kimin acaba? Bu kadar dar zamana sıkıştırmasam daha iyi olurdu evet ama ihtiyaç duydum adeta. Sınırlı dakikalarla da olsa mekan değiştirmek istedim, farklı bir kaç yüz göreyim.

    Hmm yeni bir Kafka gelmiş, daha Dava incelemesi yazacağım, söz verdim bir kere. Yazacağım da ha deyince olmuyor ki, zaten diyorum ya vaktim de yok pek. Neyse bırak şimdi Kafka'yı Milena'yı vakit dar, hedefine odaklan al ve çık!

    Vakit hepten daraldığı için telaşla ilerliyorum. Bir taraftan sürekli saati kontrol ediyorum.

    "1000kitap hikayede bu ay : Post apokaliptik bilim kurgu ! Enceladus."

    Dergiyi alıp kasaya ilerliyorum, bayılıyorum bunlara çok heyecanlı yazıyorlar. Yüzümde bir tebessüm, aklım dergide gülümseyerek parayı ödeyip mağazadan ayrılıyorum. Şimdi aklım kurgu dünyada, acaba insanlığa ne olduğunu bu sayıda öğrenebilecek miyiz!?

    Tekrar telefonu çıkarıyorum, öğle molamın bitmesine on bir dakika kalmış. Adımlarımı iyiden iyiye hızlandırıyorum, otomatik kapıdan çıkıyorum, yine caddenin kenarında bu kez de ters yönde yaya geçidinin ucunda yaya araç önceliği krizini yaşıyorum. Bu sefer bilinçli bir sürücü yol veriyor neyse ki daha az zamanımı yedi. İki dakika kazançlıyım. Artık vakit doldu dolacak, bir gözüm telefonun saatinde aceleyle geçiyorum sol taraftaki hastanenin acil girişini. Köşeyi dönüp en kestirme yol olan yangın merdivenini koşarak çıkıp ofise adımımı atıyorum. Cidden yangın olacak olsa epey bir self tatbikat yaptım aslında, sorunsuz atlatırım.

    Tam vaktinde! Ohh be! Biraz koşturdum ama yetiştim.

    "Yine kitap mı aldın, inanmıyorum sana yok artık!"

    ".... Hmm dergi aldım öyle...." neden suçlu gibi hissettim ki kendimi öyle, ağzımda geveledim. Hafiften kızıyorum, "Sanane! Ben senin maaşının yarısını kozmetikte bırakmanı yadırgıyor muyum?" diye geçiriyorum içimden, başka cevap vermeden masama geçiyorum. Ne çok seviyorlar laf olsun diye eleştirmeyi. Sanki kitap değil, kokain alıp gelmişim gibi bir muamele!

    Gün böyle gereksiz bir sürü muhabbetle devam ederken, ben kulaklığımı takıp soyutluyorum kendimi. Hiç değilse duyup da sinir olmayayım, aa bak vakit de gelmiş, herkesin acelesi var telaşla toplanıyor her biri.

    "Başka akşam otururuz eve gitmem lazım bu akşam. Otobüsü kaçırmadan çıkayım, giderse 1 saat sonra bir sonraki... Çok beklerim.". İyi akşamlar seslenişleri arasında hızla çıkıyorum ofisten, acelem var otobüs kaçmadan yakalamam gerekiyor. Bu çıkışta da atlattım şükür darısı önümüzdeki maçlara. Küçük mutluluklarla avunmayı iyi biliyorum. Hah işte otobüste geliyor tam zamanında vardım durağa, itiş kakış biniyorum otobüse hızla, mazallah şoför basar gider sonra. Onun da acelesi var trafikte yeterince zaman kaybetti zaten, bir sonraki tura geç kalacak.

    "Arkalara doğru ilerleyelim!" diye bağırıp duruyor, biz ilerlemedikçe yeni binen yolcuların binişi tamamlanamıyor, zaman kaybediyoruz, şoför sinirleniyor. Keşke şu klimaları da açsaydı.

    Yemeğe geç kalmamak için eve yine aceleyle yürüyorum. Sanırım zaten artık vaktim olsa bile hızlı yürüyorum, alışkanlık oldu bende. Aklıma o Kızılderili geliyor,çok bilmiş Kızılderili, ezbere konuşmak kolay tabi, bu düzeni ben ya da bu yazıyı okuyan sen kurmadık, bu düzenin içine doğduk ve çıkış yolunu bilmiyoruz. Beyaz adam atalarının mirasını yüklendi ve her geçen gün hep daha fazla acele etmesi gerekiyor. Kızılderili de 21. yüzyılda yaşasa öyle sakin oturamazdı. Otobüsten inip eve gidene kadar bunun gibi saçma düşünceler geçiyor zihnimden.

    Eve varınca da acele etmem gerekiyor zaten, yoksa kendime ayıracağım zamandan çalmış oluyorum. Bir yerlerden ödünç zaman bulsam ne iyi olur.

    Aceleyle yemeğimi yiyorum, üzerimi değiştiriyorum ve günün en acelesiz vaktindeyim nihayet. Artık yetişmem gereken bir yer yok. Kendime ait zamanımdayım, benim zamanım olduğuna göre de nasıl istersem öyle harcama lüksüne sahibim. Öğlende bir telaş koşup aldığım dergiyi alıyorum, açıyorum ve okumaya başlıyorum :

    "Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı."
  • https://www.youtube.com/watch?v=qYEooPeyz5M

    Caddeyi koşar adım geçiyorum, zaten arabalar da bir türlü yol vermek bilmedi, üstelik de yaya geçidinde beklediğim halde geçiş önceliği tanımadılar. Önceliğin benim olması gerekiyor, yaya geçidi orası... Sinirleniyorum. Her gün defalarca aynı krizi yaşayıp yine de söyleniyorum, boş veremiyorum. Küstah subaya omuz atabilmek için günlerce ince ince plan yapıp kendini yiyip bitiren yeraltı kahramanı gibiyim. Arabalar benden bir haber ben her gün arabalara karşı öncelik savaşı veriyorum bu cadde kenarında.

    Caddenin kenarında beklerken gökyüzü storysi atma dürtüsü geliyor birden, hava kapalı, bulutlar toplanmış güzel bir fotoğraf karesi için koşullar elverişli... Bir de afili söz yapıştırırım altına, şiir falan acayip seviyormuşum, ilgi duyuyormuşum gibi olur. Şimdi herkes şair zaten, o da olmadı yazar. Zaten bir ben kaldım kitap çıkarmayan.

    Çalan uzun, sinirli bir korna ile gökyüzünden yeryüzüne iniyorum.  Söylenerek hızlıca karşıya geçiyorum. Aslında sonucu çoktan belli olan, fırsat yakalamışken yolun karşısına geçmek mi yoksa resim çekip yol kenarında biraz daha zaman kaybetmek mi seçenekleri arasındaki tercihimi yapıyorum böylece.

    Bunlar hep zamanımdan çalıyor, benim acele etmem lazım.

    Saate bakmak için telefonu cebimden çıkarıyorum, tuş kilidi desenini çizip ekranı açıyorum. Al işte iki dakika geçmiş bile. Hep şu arabalar yüzünden!

    Yine kim ne yazmış Whatsapptan! Offff bir durmuyorlar ki, neyse sonra dönerim şimdi onunla vakit kaybetmeyeyim, Instagram, Twitter... parmağımı soldan sağa kaydırıp uygulama bildirimlerini ekrandan siliyorum. Whatsapp mesajını okusam şimdi mavi tik olacak, sonra cevap verdin vermedin tantanası, bunlar küçük şeyler gibi geliyor ama her gün zorla dayatılan küçük şeylerin çıldırtıcı bir tarafı var anlamıyorsunuz sanırım. Belki de siz takmıyorsunuzdur böyle şeyleri. Ben ayrı yazılmayan -de, -dalara bile takıyorum. Yok TDK ile bir alakam yok.

    Tekrar saati kontrol ediyorum tuşları kilitlemeden önce, hala yeteri kadar zamanım var.

    "Hayatın hızına yetişemezken, her şey fazlasıyla hızlıyken daha da hızlı olmaya uğraşıyoruz." cümlesi geliyor aklıma yürüyen merdivenleri koşarak çıkarken. Nerede okumuştum bunu hatırlayamıyorum. Doğru bir söz olabilir ama gerçekler böyle değil. Bazen zamanın kontrolü bizde değil. O yüzden başkası tarafından lütfedilen zamanı iyi değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Nihayetinde modern köleleriz. Saate bakıyorum bir dakika daha geride kaldı. Hızlanıyorum.

    Her sabah aynı alarma uyan, rutin işlemleri yap, işe yetişmek için acele et, kahvaltıdan aldığın bir lokmayı çiğnerken, göz kalemini çekmeye çalış. Bir telaş hazırlanırken çalan telefona cevap ver.

    -Ben geldim sayılır..
    +İki dakikaya hazır sayılırım!! İniyorum...

    Rutin günaydınlar, ezberlenmiş sohbetler, alışıldık kahkahalar... Bazen sabahtan daha yoruluyorum. Derdimi anlatacak bir Olric de yok ki yanımda, kendi içime kapanıyorum öyle. Otomatik cevaplar, öğrenilmiş tepkiler veriyorum, bugün hiç sizi çekecek havamda değilim. Zaten bakın çok işim var, müşteri de çok sorunlu canım, firmadaki görevli çocuğa da bunu kaç kez anlattım halbuki. İnsan insanın sınavı, bir gün cinnet geçirirsem saçma sapan birisi derdimi anlamadığı için geçireceğim. Neyse çok işim var, zaman kaybettirmeyin bana. Bak işte uğraşırken vakit de ne çabuk geçivermiş hiç de anlayamadık.

    Komik olmayan esprilere, hep aynı havadislere doydum diyemiyorum da benim eve gitmem lazım diyorum. Siz takılın başka bir gün otururuz yine.

    "Ne varsa evde sen dee!"

    Evde de bir numara yok bakmayın işte... Orada da aynı sorular, sıradan günlük sorunlar, bazen gelenler oluyor eğleniyor gibi yapıyorum aslında bir an önce gitsinler de kendi kendime kalayım istiyorum.

    Sıkılıyorum işte ben zorlamayın beni, sizi de sıkarım ben size ayak uyduramıyorum. Örneğin sen o aynı yerde beşinci selfie denemeni yaparken ben seni izlerken daha yorulmuş oluyorum, sonra "resim" çekinmek istemeyince bir tuhaf sıfatını alıyorum. Tuhaf bence de bir anlamı yok ki. Güzel bir an bile değil fotoğraf ile ölümsüzleştirmek istenen.

    Neyse daldım yine, bak insanlar ayak uydurmuşlar, herkes en şık, en tarzz... Herkes herkesle dostmuş gibi güle söyleye takılıp gidiyorlar. Ablan star bebeyim !! Bir de kahkaha patlat arkasından tastamam.

    Ben vitrinlere öylece bakıp yürümeye devam ediyorum. Aa burada ne vardı kapanmış, yerinde ne vardı hatırlayamadım şimdi, bu mağaza ne satıyor markanın adını ilk kez görüyorum. Vaktim olduğu bir ara gelip bakayım aslında güzel şeyler var gibi. Şuan hiç vaktim yok.

    Hmm neydi o bir dakika önce düşündüğüm. Zamanın başkası tarafından yönetiliyor olması... Olmaz öyle şey demeyin bana hiç, yakalarınızın beyazlığı ele veriyor sizi. Ben şimdi bana ayrılan süre zarfında o lanet caddeyi geçip, bu binaya girmek, o sözde güvenlik için konulmuş olan x-ray kuyruğunu aşmak, işimi hızlıca halledip geri dönmek zorundayım. Nihayet rengarenk rafların görüntüsünü hafızama işleyerek, kokuları çekerek ilerliyorum. Süre on beş dakika... Çalan şarkı güzelmiş, kimin acaba? Bu kadar dar zamana sıkıştırmasam daha iyi olurdu evet ama ihtiyaç duydum adeta. Sınırlı dakikalarla da olsa mekan değiştirmek istedim, farklı bir kaç yüz göreyim.

    Hmm yeni bir Kafka gelmiş, daha Dava incelemesi yazacağım, söz verdim bir kere. Yazacağım da ha deyince olmuyor ki, zaten diyorum ya vaktim de yok pek. Neyse bırak şimdi Kafka'yı Milena'yı vakit dar, hedefine odaklan al ve çık!

    Vakit hepten daraldığı için telaşla ilerliyorum. Bir taraftan sürekli saati kontrol ediyorum.

    "1000kitap hikayede bu ay : Post apokaliptik bilim kurgu ! Enceladus."

    Dergiyi alıp kasaya ilerliyorum, bayılıyorum bunlara çok heyecanlı yazıyorlar. Yüzümde bir tebessüm, aklım dergide gülümseyerek parayı ödeyip mağazadan ayrılıyorum. Şimdi aklım kurgu dünyada, acaba insanlığa ne olduğunu bu sayıda öğrenebilecek miyiz!?

    Tekrar telefonu çıkarıyorum, öğle molamın bitmesine on bir dakika kalmış. Adımlarımı iyiden iyiye hızlandırıyorum, otomatik kapıdan çıkıyorum, yine caddenin kenarında bu kez de ters yönde yaya geçidinin ucunda yaya araç önceliği krizini yaşıyorum. Bu sefer bilinçli bir sürücü yol veriyor neyse ki daha az zamanımı yedi. İki dakika kazançlıyım. Artık vakit doldu dolacak, bir gözüm telefonun saatinde aceleyle geçiyorum sol taraftaki hastanenin acil girişini. Köşeyi dönüp en kestirme yol olan yangın merdivenini koşarak çıkıp ofise adımımı atıyorum. Cidden yangın olacak olsa epey bir self tatbikat yaptım aslında, sorunsuz atlatırım.

    Tam vaktinde! Ohh be! Biraz koşturdum ama yetiştim.

    "Yine kitap mı aldın, inanmıyorum sana yok artık!"

    ".... Hmm dergi aldım öyle...." neden suçlu gibi hissettim ki kendimi öyle, ağzımda geveledim. Hafiften kızıyorum, "Sanane! Ben senin maaşının yarısını kozmetikte bırakmanı yadırgıyor muyum?" diye geçiriyorum içimden, başka cevap vermeden masama geçiyorum. Ne çok seviyorlar laf olsun diye eleştirmeyi. Sanki kitap değil, kokain alıp gelmişim gibi bir muamele!

    Gün böyle gereksiz bir sürü muhabbetle devam ederken, ben kulaklığımı takıp soyutluyorum kendimi. Hiç değilse duyup da sinir olmayayım, aa bak vakit de gelmiş, herkesin acelesi var telaşla toplanıyor her biri.

    "Başka akşam otururuz eve gitmem lazım bu akşam. Otobüsü kaçırmadan çıkayım, giderse 1 saat sonra bir sonraki... Çok beklerim.". İyi akşamlar seslenişleri arasında hızla çıkıyorum ofisten, acelem var otobüs kaçmadan yakalamam gerekiyor. Bu çıkışta da atlattım şükür darısı önümüzdeki maçlara. Küçük mutluluklarla avunmayı iyi biliyorum. Hah işte otobüste geliyor tam zamanında vardım durağa, itiş kakış biniyorum otobüse hızla, mazallah şoför basar gider sonra. Onun da acelesi var trafikte yeterince zaman kaybetti zaten, bir sonraki tura geç kalacak.

    "Arkalara doğru ilerleyelim!" diye bağırıp duruyor, biz ilerlemedikçe yeni binen yolcuların binişi tamamlanamıyor, zaman kaybediyoruz, şoför sinirleniyor. Keşke şu klimaları da açsaydı.

    Yemeğe geç kalmamak için eve yine aceleyle yürüyorum. Sanırım zaten artık vaktim olsa bile hızlı yürüyorum, alışkanlık oldu bende. Aklıma o Kızılderili geliyor,çok bilmiş Kızılderili, ezbere konuşmak kolay tabi, bu düzeni ben ya da bu yazıyı okuyan sen kurmadık, bu düzenin içine doğduk ve çıkış yolunu bilmiyoruz. Beyaz adam atalarının mirasını yüklendi ve her geçen gün hep daha fazla acele etmesi gerekiyor. Kızılderili de 21. yüzyılda yaşasa öyle sakin oturamazdı. Otobüsten inip eve gidene kadar bunun gibi saçma düşünceler geçiyor zihnimden.

    Eve varınca da acele etmem gerekiyor zaten, yoksa kendime ayıracağım zamandan çalmış oluyorum. Bir yerlerden ödünç zaman bulsam ne iyi olur.

    Aceleyle yemeğimi yiyorum, üzerimi değiştiriyorum ve günün en acelesiz vaktindeyim nihayet. Artık yetişmem gereken bir yer yok. Kendime ait zamanımdayım, benim zamanım olduğuna göre de nasıl istersem öyle harcama lüksüne sahibim. Öğlende bir telaş koşup aldığım dergiyi alıyorum, açıyorum ve okumaya başlıyorum :

    "Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı."