Onur

Onur
@onur310590
46 okur puanı
Ekim 2023 tarihinde katıldı
_Her şey algıdır. Herhangi bir şeyi itici ya da çekici kılan tamamen senin zihnindir. Karar veren faktör sensin. _Zihin, aldatıcıdır. Gerçekte ikilem yoktur. Gerçekte sorun yoktur. Hiç olmamıştır, hiç olmayacaktır. Zihinde sorunlar vardır ve sen gerçekliğe zihnin aracılığıyla bakarsın. Böylece gerçeklik sorunlu olur. _Sağlıksız bir zihinle ne yoga ne de Tantra işe yarayabilir. Başlamak için sağlıklı bir zihne, öncelikle de cinsel açıdan sağlıklı bir zihne ihtiyaç vardır. Bizim sözde hasta toplumumuzda ne yoga ne de Tantra bunu yapabilir. Çünkü yogayı seçtiğimiz zaman arzularımız faydasız hale geldiği için seçmeyiz onu. Hayır, onlar hala anlamlıdır. Kendi kendilerine dökülüp gitmemektedirler. Onları gitmeye zorlamamamız gerekmektedir. Yogayı seçersek onu bir baskılama tekniği olarak seçeriz. Tantrayı seçersek, bir kurnazlık, derin bir aldatmaca olarak seçeriz. Arzularımızı yaşamak için bir bahane olarak. _Tantra sana zihnini değiştirmen için bilimsel teknikler önerir. Zihin bir kez değişince karakterin de değişir. Zihin incelikli maddeden başka bir şey değildir. Bir kez farklı bir zihne sahip olunca, farklı bir dünyaya da sahip olursun. Çünkü zihin aracılığıyla bakarsın. Gördüğün dünyayı belirli bir zihin aracılığıyla görürsün. Zihnini değiştir, o vakit farklı bir dünya göreceksin. Peki ya zihin yoksa? Tantra için nihai olan budur; Zihnin olmayan bir durum yaratmak. Dünyaya bir aracı olmadan bak. Oynarken zihninin tüm kapıları aralanır. Ciddi olduğunda zihninin kapıları sımsıkı kapalıdır. _Aşkı bilmek için aşık olunmalıdır sözü tehlikelidir, çünkü aynı kalmayacaksındır. Deneyim seni değiştirecektir. Yeniden doğum denilen şey budur: iki kere doğmak. _Sorular doğduğu zaman, içinde soruldukları zihin durumuna göre farklılaşabilirler. Kendini doğrudan değil, başkalarının
Felsefe
Onur
_TANTRA = Cinsel Yoga_ (Farklı kaynaklardan) _Tantra kelimesi ‘’TAN’’ kökünden gelir. Uzanmak, devam etmek, çoğalmak anlamlarında kullanılır. 5.000 yıllık bir uzak doğu öğretisidir. Tantrada hedef; vücudun haz alma yeteneklerinin yok edilmesi yerine, en üst hazlara ulaşarak, bilincin aşılmasıdır. _Tantra, meditasyon, yoga, nefes egzersizleri, içsel bağımsızlığın sağlanması gibi pek çok unsuru içinde barındırır. _Tantrik cinsellik, oldukça meşhur bir Hint felsefesi olan Tantradan gelen, temelinde cinsel hayatı daha huzurlu ve heyecanlı kılabilmeyi amaçlayan bir öğreti. Bu felsefeye göre; evren Shiva ve Shakti adı verilen tanrıların simgelediği kadın ve erkek birleşiminden meydana geliyor. Tantra, cinsel birlikteliği orgazmdan çok partnerle bütünleşme olarak açıklar. Tantrik cinsellikte orgazma ulaşmak gibi bir amaç yoktur. Aksine, cinsel aktiviteyi mümkün olabildiğince uzun tutarak partnerler arasındaki cinsel enerjiyi ve bağlılığı arttırmak, Tantra öğretisinin temel amacıdır. Tantrik cinsellik, içinde bulunulan her anın farkında olunmasını ve cinsellikten daha fazla zevk alınmasını sağlar. Tantrik tedavi, duygusal ve psikolojik blokları yıkmak, masaj, meditasyon ve nefes uygulamalarını kullanarak insanları terapötik orgazm yoluyla süper bilinçlilik durumuna sürüklemek için kullanılır. Tıbbi araştırmalar da yoğunlaştırılmış orgazmın hem beden sağlığı hem de ruh sağlığı açısından faydalarını ortaya koymaktadır. Kandaki kortizol seviyelerinin (stres hormonu) azaltılmasının yanı sıra orgazmın, oksitosin seviyelerinin beş katına kadar artabileceğini göstermiştir. Düşük oksitosin seviyeleri depresyona neden olmaktadır. Tantrik Masaj tedavi edicidir ve şifa, dönüşüm ve sonuç olarak yeni bir yaşam tarzı sağlayan, kişinin kendisi ile ilgili yeni keşiflerin yolu olarak cinsel enerji olan kundalini enerjisini uyandırır. İlk uygulamada bazı avantajlardan yararlanılabilir. Ancak gerçek anlamda faydalarından yararlanmak için devam etmek ve farklı seviyelere ulaşmak gerekir. _Sekste tecrübe edilen zevk, derin ve sarhoş edici bir ruhsal arayıştır. Her hareket “Yaşamın Kökeni”ni sembolize eder. Bu sadece fantezileri tatmin etmek değil, kendini derinden sararak her şeyi unutup sevginin İlahi Mükemmelliği hissetmektir. Tek bir cinsel ilişkide fiziksel bedenin sınırları aşılabilir ve şu andaki İlahi Gerçeklik algılanabilir. Bu, sadece tatmin olmak için birini kullanmak değil, o kişiyle manevi olarak bağlantı kurmaktır. Bu etkinlikte amaç; cinsel heyecanın doruğuna ulaşarak boşalmak değil cinsel heyecanın doruğunda enerjiyi dışarı atmadan çok uzun kalarak en derin gevşemenin keyfini yaşamak ve çift olarak tam bir bütün olmaktır. Bu şekilde adeta savaşıyor gibi sevişilen günümüzde kadın arka arkaya orgazm erkek ise uzun süre boşalmadan beraber olma yeteneğini kazanır. _Tantrik cinsellikte bulunduğunuz ortamın rahatlatıcı ve konforlu olması çok önemlidir. Odanının mümkün olabildiğince sade olması gerekir. İsteğe göre oda; çiçekler, mumlar ve dekoratif kumaşlarla süslenebilir. Koku, duyuların harekete geçmesi için kullanabilecek en etkili araçlardan biridir. Son olarak, rahatlatıcı bir müzik de ortama katkı sağlayacaktır. _Tantratik Yogada Cinsel Hisleri ve Dürtüleri Harekete Geçirmek İçin Yatak Odasında Olması Gerekenler: Sessizlik, çiçekler, renkli ve kokulu mumlar, her türlü taze meyve, sıcak çikolata, aromatik yağlar, mor veya kırmızı bir ışık, en sevdiğiniz müzik, _Tantratik Yoga Öncesinde Yaşanacak Ön Hazırlıkta Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar: Birbirinize masaj yapın. Sevgiyle ve huzur içinde kucaklaşın. Zamandan soyutlanın. Acele etmeyin. Dans eder gibi sevişin. Kendinizi tanrı veya tanrıça olarak görün. Sorunsuz ve mükemmel bir cinsel birliktelik hayal edin. _Cinsel yoganın her temeline “sutra” denir. _Tantra öğretisinde heyecanlıyken asla sevişilmez. Çünkü heyecanlanınca enerji harcarız. Oysa sakin ve durgunken heyecanlanmak için harcanan enerjiyi de meditasyon içinde aşk yapmak için kullanılabilir. Tantra öğretisinde sevişmek daha müzikli ve daha ahenklidir. İki eş sanki dans ediyor gibi sevişir. Tantra öğretisi aslında bir cinsel yogadır. Zeki, duyularını kontrol edebilen, tüm varlıkları incitmekten kaçınan, her zaman ve herkese karşı iyi ve saf olanlar daha iyi Tantratik yoga yaparlar.*Obur, aşırı derecede cinselliğe düşkün, arsız, açgözlü, cahil, ikiyüzlü, zevk düşkünü ve ayyaşlar Tantratik yoga yapamazlar *** _Tantratik Yoga Yöntemi_ _Tantratik yoga, tinsel uyarılma ve orgazmın doruğa çıkarılmasıdır, arzunun ve zevkin derinlerine dalmaktır. Beş bin yıl öncesinden bu yana varlığı kabul edilen Tantra öğretisi, Yoga ve Zen'de olduğu gibi aydınlanma amaçlı uygulanır ve yatak odasındaki mutluluğun hayatın tümüne yansımasını amaçlar. Tantra'ya göre eğer vücudunuzu rahatlamış ve zihninizi tüm dünyevi endişelerden arınmış tutarsanız içinizdeki Tanrı'nın veya Tanrıça"nın dışarı çıkmasını sağlayabilirsiniz. Tantratik yoga kelimelerle ifade edilemez bir orgazmdır. _Tantra öğretisinde önce ayakta durulup bacaklar omuz genişliğinde açılır, derin bir nefes alınıp tüm vücut bir dakika boyunca titretilir ve ardından bağdaş kurularak oturulur ve ardından gözler kapatılır. Hem stresten arınmak hem de vücuttaki cinsel noktaları düşünmenin hazzı ile meditasyona başlanır. Sık sık nefes alınıp verilir. Bu sayede tüm gergin kaslar gevşer ve bedensel rahatlama ile beraber duyarlılık artar. Cinsel hazlar ve iç huzuru sağlandıktan sonra gözler açılır ve karşılıklı oturulur. Çiftler birbirlerine sevgi dolu gözlerle bakarlar. Nefes alıp vererek nefesin vücudu terk edip tekrar vücuda dönüşünü hissetmeye çalışırlar. Sıra çiftlerin tensel temasta bulunmadan enerjilerini karşılıklı olarak birbirlerine aktarmalarına gelir. Çünkü çiftler birbirlerinin gözlerinin içine bakarak aslında ruhlarının derinliklerine bakarlar. Çiftler birbirlerinin alın ortası, iki göğüs arası, boğaz dibindeki çukur ve cinsel organlar gibi birbirlerinin özel noktalarına dokunarak ve masaj yaparak iletişim kurmaya çalışırlar. Buna "Tantra Masajı" denir. Bu öğretide amaç cinselliği temel enerji olarak alıp onu dönüştürmek ve yaşamı daha doyumlu bir hale getirmektir. Devamında nefes alıp verme, sallanma ve aynı nabzı paylaşmaya devam edilir. Çiftlerin yaşayacağı bu etkileşim onları şaşırtacak ve enerji alanlarının bir araya gelmesiyle birbirlerine karsı fazlasıyla hassaslaşacaklardır. Enerji aktarma işleminde esas olan tensel temastan çok spiritüel temas olmalıdır. Yani eşler daha çok birbirlerine doğrudan dokunmak yerine ellerini eşlerinin vücuduna dört santim uzaklıkta tutarak enerjilerini aktarmalılardır. Çünkü cinsel enerji en yaratıcı enerjidir, yaşam enerjisidir. Daha sonra çiftler kucak kucağa oturup nefes almaya devam ederken birbirlerinin nefesini paylaşırlar. Her nefes verişte tüm bedene hakim olmaya çalışırlar. Dışarı çıkan nefesi hissetmeye başladıktan sonra öpüşürler ve ağız ağıza nefeslerini paylaşırlar. Bu sayede yoğunlaşarak cinsel arzunun ve zevkin derinlerine dalarlar. Kendilerinden geçerler. Erkek enerji "shiva" ve kadın enerji "shakti" cinsel anlamda bir araya geldiklerinde çiftler aydınlanmanın en yüksek seviyesine ulaşırlar. _Nefes_ _Tantrik yoganın anahtarı nefestir. Nefes üç soluma aşamasıyla düzenlenir. Nefes alma, tutma ve nefesi verme. Temel nokta, bu soluma döngüsünün üç anı arasında doğru oran kurarak ahenk sağlamaktır. Çünkü nefes almak, insanın bioritminin formunu da belirler. Çiftler nefeslerini kullanarak orgazmik enerjilerini cinsel organlarından tüm vücutlarına dağıtabilir ve vücutlarını tamamen saran bu karıncalanma hissi ile daha derinden ve yakından bir ilişki kurabilirler. _Eğer iyi bir cinsel yoga yapmak için nefes alma tekniklerini öğrenmek şarttır. Gün içinde çok kısa aralar dışında nefes her iki burun deliğinden eşit olarak akmaz. Yaklaşık 20 dakika boyunca sol burun deliğinden çıkar daha sonra da bu kadar süre için sağ burun deliğinden çıkar. Omurgadaki sağ ve sol oluklarda yer alan enerji kanalları burun deliklerine kozmik enerji taşırlar. Sağ burun deliğinden akan akım eril, elektrikli, sıcak ve astral görüşe göre ateş kırmızısı rengindedir ve bunu "Güneş Nefesi" denir. Sol burun deliğinden akan yaşamsal hava ise dişi, manyetik, serin ve astral görüşe göre soluk beyaz renktedir ve buna da "Ay Nefesi" denir. Gün doğumundan gün batımına kadar sadece sol burun deliğinden, gün batımından gün doğumuna kadar da sağ burun deliğinden nefes alınmasının hastalıkları uzak tuttuğu, ömrü uzattığı ve bilgelik bahşeder. Nefesin sağ ya da sol burun deliğinden akışı kontrol edilerek günlük hayatdaki pek çok konuya hükmedilebilir. Örneğin genel olarak fiziksel çaba, tutku, kuvvet ya da mücadele içeren tüm eylemler, cinsellik, aktif sporlar, kumar ve hile ya da yarışmalar, nefes sağ burun deliğinden akarken kişiye başarı vaad eder. Müzik yapmak, dans, ibadet, herhangi bir konuda kursa başlamak, bilimsel çalışmalar, tohum ekmek, düğün törenleri gibi aktivitelerse, nefes sol burun deliğinden akarken daha doyurucu olur. Tantrayı ileri düzeyde uygulayanlar nefes akışını sadece irade ile kontrol edebilirler. ****** _Metodoloji - Yöntem bilimi: Belirli bir alanda kullanılan bütün metotlar; geniş anlamı ile metotların bilim ve felsefesi olarak açıklanabilir ***
Reklam
_UYUYORSUN! Rüyadasın. Gece gündüz demeden rüya görüyorsun. Bazen açık bazen de kapalı gözlerle. Hakikat değilsin. Rüya gören bir zihin, hakikati göremez ve hakikati de bir hayale dönüştürür. Gerçekle yüzleşirsen gerçek, hakikate dönüşür; kaçarsan yalanlar içerisinde yaşarsın. Uyan! Uyanık ol. Uyanık olmak hedeftir. Sessizlik içinde düşünerek uyanırsın ve her şeyin farkına varıp arınırsın. Bu bir eylem değil, oluştur. Elindeki elmas’ın değersiz bir taş olduğunu fark ettiğinde o, kendiliğinden düşüverir ve gerçek hazineleri ararsın ve o hazineler burada, “şimdi”dedir. Gürültü ise uyuyakaldığın yerdir. Sessizlik, kişinin uyandığı yerdir ve gürültülü zihin ise kişinin uyuyakaldığı yerdir. Eğer zihnin gevezelik etmeye devam ederse uyuyorsun. Sessizce otururken zihin kaybolursa ve sen kuşların gevezeliklerini duyabilirsen ve içerde zihinsizsen; bir sessizlik, kuşun bu ıslığı, ötüşü ve zihinsizlik kafanda işliyor, tam sessizlik. O zaman farkındalık içinde yükselir. O dışardan gelmez, içinden yükselir, içinde gelişir. Aksi halde unutma: Uyuyorsun. _Uyanıkken tek bir ortak dünya vardır; uyuyanlarınsa her birinin kendi özel dünyası vardır. Rüyalar özeldir, hakikat özel değildir. Bu dünya gerçek dünya değil. Var olmadığından değil —vardır— ama sen onu bir hayal ekranı aracılığıyla görüyorsun. Arada bir bilinçsizlik var; ona bakıp kendi tarzında yorumluyorsun; tıpkı bir ayyaş gibisin. İnsanlar rüyada, uykuda, arzuları tarafından tamamıyla zehirlenmiş bir biçimde yaşadılar ve var oluşa arzularının içinden baktılar. O zaman da o gerçek var oluş değildi; kendi uykularını onun üzerine yansıttılar. Tüm var oluşu bir ekran gibi alıp kendi zihnini onun üzerine yansıtıyorsun. Orada olmayan şeyleri görüyor ve orada olan şeyleri de görmüyorsun. Tüm yanlış şeyler yanlıştır, kendisi yüzünden
Psikoloji
Onur
_HİKAYELER_ _Nehrin kenarında oturup suyun sesinin ve ağaçlar arasından geçmekte olan rüzgârın fısıltılarının tadını çıkarmakta olan bir Budist ermişi ustaya bir adamın gelip "Dininizin özünü bana tek bir sözcükle ifade edebilir misiniz?" diye sorduğu anlatılır. Usta sanki soruyu hiç duymamışçasına sessiz kalmış, tamamen sessiz. Soruyu soran, "Sağır falan mısınız?" demiş. Usta da, "Sorunu duydum ve cevabını da verdim! Cevap sessizliktir. Sessiz kaldım; bu boşluk, bu ara benim cevabımdı" demiş. Adam, "Ben bu kadar gizemli bir cevabı anlayamıyorum. Biraz daha açık olamaz mısınız?" diye sormuş. Bunun üzerine usta kumların üzerine parmaklarıyla küçük harflerle "meditasyon" yazmış. Adam, "Şimdi okuyabiliyorum. Başlangıçtan birazcık daha iyi. En azından üzerinde düşünüp taşınacağım bir sözcüğe sahibim. Ama biraz daha netleştiremez misiniz?" diye sormuş. Usta tekrar "MEDİTASYON" yazmış. Elbette bu sefer daha büyük harflerle yazmış. Adam biraz utanç, şaşkınlık, hakarete uğramışlık, kızgınlık hissetmiş. "Yeniden meditasyon yazdınız. Benim için biraz daha açık olamaz mısınız?" Ve usta büyük harflerle, kocaman harflerle "M E D i T A S Y O N" yazmış Adam, "Siz çıldırmış olmalısınız" demiş. Usta, "Şu halde bile fazlasıyla aşağı inmiş durumdayım. İlk yanıt doğru cevaptı, ikincisi pek değildi, üçüncüsü daha da yanlıştı, dördüncüyse çok yanlıştı" demiş. Çünkü büyük harflerle MEDİTASYON yazdığında ondan bir tanrı yaratmış olursun. _Sessizlik kişinin uyandığı yerdir ve gürültülü zihin ise kişinin uyuya kaldığı yerdir. Eğer zihnin gevezelik etmeye devam ederse uyuyorsun. Sessizce otururken zihin kaybolursa ve sen kuşların gevezeliklerini duyabilirsen ve içerde zihinsizsen; bir sessizlik. kuşun bu ıslığı, ötüşü ve zihinsizlik kafanda işliyor, tam sessizlik. O zaman farkındalık içinde yükselir. O dışardan gelmez, içinden yükselir, içinde gelişir. Aksi halde unutma: Uyuyorsun. _Adamın biri bir hahama sordu, "Neden İsa yirminci yüzyıl Amerika'sında doğmayı seçmedi?" Haham omzunu silkti ve dedi ki, "Amerika'da mı? Bu mümkün olmazdı. Her şeyden önce bir bakireyi nerden bulacaksın? İkincisi, üç tane aklı başında adamı nereden bulacaksın?" _Kadının biri şık bir genelevin eşyalarının satıldığı bir müzayededen bir papağan satın alır ve kuşun kafesinin üzerini küfürbaz dilini unutacağını umut ederek iki hafta boyunca kapatır. Kafesin üzerindeki örtü sonunda kaldırıldığında papağan etrafa bakınır ve, "Aurrk! Yeni ev. Yeni madam" der. Kadının kızları odaya girdiğinde ekler, "Aurrk! Yeni kızlar." Kocası akşam eve geldiğindeyse papağan der ki, "Aurrk! Aurrk! Hep aynı eski müşteriler!" _Bedenin ve onunla ne yaptığının farkında olmalısın. Bir gün Buda sabah konuşmasını yapıyordu ve bir kral da onu dinlemeye gelmişti. Buda'nın tam önünde oturuyordu ve ayak başparmağını sürekli olarak hareket ettiriyordu. Buda konuşmasını durdurup kralın ayak başparmağına baktı. Buda adamın ayak başparmağına baktığında elbette kral da onları oynatmayı durdurdu. Buda tekrar konuşmasına başladı ve kral tekrar başparmağını oynatmaya başladı. Buda sordu: "Neden böyle yapıyorsun?" Kral: "Sadece sen konuşmayı kesip ayak başparmağıma baktığında ne yaptığımın farkına vardım. Aksi taktirde bilincinde bile değildim." Buda şöyle dedi: "Bu senin başparmağın ve sen bilincinde bile değilsin. O zaman sen birisini dahi öldürebilirsin ve farkında bile olmayabilirsin!" Ve tam da bu şekilde insanlar öldürüldü. Ve katil bilincinde değildi. Pek çok kere dava sırasında katiller cinayet işlediklerini kesin bir dille reddettiler. Başlangıçta yanıltmaya çalıştıkları düşünüldü ama son bulgular kandırmaya çalışmadıklarını gösterdi; tamamen bilinçsiz bir halde yapmışlardı. O an, o kadar nefret içerisinde, o kadar öfkeliydiler ki nefretleri onları ele geçirdi. Ve sen öfkeliyken bedenin sarhoş edici zehirler salgılar, kanın zehirlenir. Öfke içinde olmak geçici deliliktir. Ve kişi o anı tamamıyla unutacaktır çünkü farkında dahi değildi. Ve insanlar böyle âşık oluyorlar, birbirlerini öldürüyorlar, intihar ediyorlar ve her türlü şeyi yapıyorlar. _Şeytan bir gün çok üzgün bir şekilde bir ağacın altında oturuyordu. Bir aziz geçiyordu ve şeytana bakıp dedi ki: "Duyduğumuza göre sen hiç dinlenmezmişsin, sürekli bir takım kötülükler yaparmışsın. Burada ağacın altında oturmuş ne yapıyorsun?" Şeytan gerçekten depresyondaydı. Dedi ki: "Görünen o ki benim işimi papazlar ele geçirmiş ve ben hiçbir şey yapamıyorum; ben tamamen işsiz kaldım. Bazen intihar etmeyi bile düşünüyorum çünkü bu papazlar işini o kadar iyi yapıyorlar ki!" Rahipler çok başarılı çünkü özgürlüğü hapishaneye çevirdiler, hakikati dogmaya çevirdiler; farkındalığın düzlemindeki her şeyi uykunun düzlemine dönüştürdüler. Kiliselerin, tapınakların, camilerin, hepsi sana karşı günaha girdiler çünkü hepsi sahip oldular, baskıcı hale geldiler. Tüm kiliseler dine karşıdır çünkü din özgürlüktür! Peki bu neden olur? İsa sana özgürlük vermeye, kanatlar takmaya çalışır. Öyleyse ne olur, bu kilise nasıl araya girer? Bu olur çünkü İsa tamamıyla farklı bir var oluş düzleminde yaşar, farkındalık düzleminde ve onu dinleyenler, onu izleyenlerse uyku düzleminde yaşar. Duydukları, anladıkları her ne ise, kendi rüyaları aracılığıyla yorumlarlar. Ve onlar ne yaratırlarsa yaratsınlar bir günah olacaktır. İsa sana bir din verir ve derin uykuda olan insanlar da onu bir kiliseye çevirir. _Adamın biri bana geldi. Endişeliydi; güzel bir kızın babasıydı. Çok endişeliydi, dedi ki: "Her sabah biraz rahatsız hissediyor ve ben tüm doktorlara başvurdum hiçbir şeyi yok diyorlar. Bu durumda ne yapmalı?" Ben de ona dedim ki: "Nasreddin Hocaya git; o buralardaki bilge kişidir ve her şeyi bilir çünkü onun 'bilmiyorum' dediğini hiç duymadım. Sen git ona" Gitti. Sırf Nasreddin'in ne diyeceğini görmek için onu izledim. Nasreddin gözlerini kapattı, sorun üzerinde düşünüp taşındı, sonra da gözlerini açıp dedi ki: "Ona geceleri yatmadan önce süt veriyor musun?" Adam da "Evet" dedi. "Şimdi meseleyi anladım: Çocuğa süt verirsen çocuk da sağdan sola, soldan sağa yer değiştirip durur ve çalkalama yüzünden de süt kesilip katılaşır. Sonra da kesilip katılaşmış süt peynir olur, ondan sonra da peynir tereyağı haline gelir, sonra tereyağından yağ oluşur, yağ şekere dönüşür, sonra da şeker alkol halini alır; elbette sabahleyin de kız akşamdan kalma olur." _Nasreddin Hoca bir kahvede oturmuş cömertliğinden bahsediyordu. Ve o konuştuğunda herkes gibi aşırıya kaçar çünkü ne söylediğini unutur. Bunun üzerine biri dedi ki, "Hoca madem bu kadar cömertsin neden bizi hiç evine davet etmiyorsun? Bir tek yemeğe dahi bizi davet etmedin. Buna ne diyorsun bakalım?" Nasreddin çok heyecanlanıp karısını tamamen unuttu. "Hemen şimdi gelin!" deyiverdi. Eve yaklaştıkça aklı başına geldi. O zaman karısı aklına geldi ve korkmaya başladı; otuz kişi geliyordu. Tam kapının dışında, "Siz burada bekleyin! Hepiniz biliyor ki bir karım var. Sizin de karılarınız var, yani biliyorsunuz. Sadece bekleyin. Önce girip onu ikna edeyim, sonra sizi içeri çağırırım" dedi. Sonra da içeri girip kayboldu. Beklediler, beklediler, beklediler ve o gelmedi, gelmedi, onlar da kapıyı çaldı. Nasreddin olan her şeyi, cömertlik hakkında çok fazla konuştuğunu ve yakalandığını karısına olduğu gibi anlatmış. Karısı dedi ki: "Ama bizim otuz insana verecek şeyimiz yok ve gecenin bu geç vaktinde hiçbir şey mümkün değil." Bunun üzerine Nasreddin dedi ki: "Sadece şunu yap: Kapı çaldığında git ve onlara Nasreddin'in evde olmadığını söyle." Bunun üzerine kapı çaldığında karısı gelip, "Nasreddin evde yok" dedi. Onlar da, "Bu şaşırtıcı çünkü onunla beraber geldik ve o içeri girdi ve biz onun dışarı çıktığını görmedik. Merdivende otuz kişi bekliyoruz, içerde olması gerek. İçeri gidip onu bulun. Bir yerde saklanıyor olmalı" dedi. Karısı içeri girdi. "Ne yapacağız?" diye sordu. Nasreddin heyecanlandı. “Bekle” dedi. Dışarı çıkıp, “Ne demek istiyorsunuz? Arka kapıdan çıkmış olabilirdi!” dedi. Bu mümkün, bu her gün senin başına geliyor. Nasreddin kendisini tamamen unuttu; olan budur —mantığın içinde kendini kaybetti. Mantık doğru, iddiası doğru ama.. "Ne demek istiyorsunuz? Siz ön kapıda bekliyorsunuz; o arka kapıdan gitmiş olabilir"— mantık doğru ama Nasreddin kendinin bunu söylediğini tamamen unuttu. Sen hazır değilsin. Sen ne dünya için hazırsın, ne de kendin için. Uyku budur. O zaman nasıl duyabilirsin? O zaman nasıl görebilirsin? O zaman nasıl hissedebilirsin? Şayet şimdi burada hazır olmazsan o zaman tüm kapılar kapalıdır. Sen ölü bir insansın, canlı değilsin. Bu nedenle İsa kendisini duyanlara, dinleyenlere tekrar ve tekrar "Kulaklarınız varsa beni duyun; gözleriniz varsa beni görün!" diyor. _Nasreddin Hoca'nın karısı ona, "Ne oldu? Son zamanlarda ağlayıp sızlanıyorum, gözyaşları yanaklarımdan süzülüyor ve sen 'Niçin ağlıyorsun' diye sormuyorsun bile" demiş. Nasreddin, "Bu kadarı yeter! Sormak çok pahalıya mal oluyor. Ve ben bu hatayı geçmişte çok kez yaptım. Çünkü bu gözyaşları sadece gözyaşları değil; elbiseler, yeni bir ev, yeni mobilyalar, yeni bir araba, bu gözyaşlarının ardında pek çok şey gizli. Bu gözyaşları sadece başlangıç" diye cevap vermiş. *** _Arzuları tarafından zehirlenmek
_Rüya, gören olmadan da var olabilir. Rüya gören olmadan rüya mevcut olduğunda ise bu özgün gerçeklik gibi gelir. Siz yoksunuz ama kozmik bir akıl var. Brahma var. Bu yüzden bütün alemin Brahma'nın gördüğü bir rüya olduğunu söylerler. Bütün bu dünya bir rüyadır, bir mayadır. Ama bu her şeyin, tümün bir rüyasıdır. Kişisel bir rüya değildir. Rüyayı gören tümdür, siz değilsiniz. _Her gerçeğin içinde ilahi olan mevcuttur. Tanınmasını zorlaştıran giysilerle örtünmüş olabilir ama siz onu soymalısınız. _Bilinçlilik eşiğinden öteye geçtiğinizde bilinçsiz dünya da bilinçli hale gelir. _Gerçek cesaret, yalnız olma cesaretidir. Bir kişi bilinçlendiği anda yalnız olur. Bilinciniz ve farkındalığınız ne kadar artarsa o kadar yalnızsınız. Ancak o zaman aydınlanma başarılabilir. Yalnız olamayan yanında bir şeyler ister. Bütün uluslar, bütün aileler ve bütün gruplar kalabalıklardan, yalnız olacak kadar cesaret sahibi olamayanlardan oluşur. Kalabalığın içinde geriler ve hayvanlaşırsınız. Yalnız olduğunuzun farkındaysanız, başkalarının acısını da fark edersiniz. O zaman tek bir sorumsuz eylem yapamazsınız çünkü sadece kendi adınıza değil başkaları adına da sorumluluk duyarsınız _Tohumun büyüyüp bir bitki olmak için kendini yok etmesi gerektiğini unutmayın. Ego bir tohumdur, bir potansiyeldir. O parçalandığında ilahi olan doğar. İlahi olan "ben" değildir, "Tanrı" da değildir; tekliktir, olandır. _Tanrınız bile size bağlıdır çünkü o sizin hayalinizde yaratılmıştır. Hayaller yaratılmış, yansıtılmış, geliştirilmiş gerçeklerdir ve asıl gerçeği görmenizi engeller. _Başarı, amaç için gösterilen çaba kadar önemli değildir. Onu anlamlı ve önemli kılan o çabalardır. Aydınlanma için uğraş vermelisiniz. Elde edeceğiniz mutluluğu görme, hissetme ve elinizde tutma kapasitesini harcadığınız çabalarla
Edebiyat
Onur
_"Seks" ve "aşk-sevgi" sözcükleri birbiri ile ilgisi varmış gibi kullanırız. Fakat, böyle bir ilişki yoktur. Sevgi ancak seks gittiğinde gelir. Bundan önceki aşk yalnızca bir kur yapmadan, ön sevişmeden ileri gitmez. Sadece sekse ortam hazırlar. Bir giriş, bir önsözdür. İki insan arasında ne kadar fazla seks olursa aşk da o kadar azalır; çünkü önsöze gerek kalmaz. Birbirine aşık iki kişi arasında seks olmadığında aşkın romantizmi yaşanır. Seks işin içine girdiği an aşk yok olur. Gerçek aşk, gerçek sevgi bir giriş bölümü değildir. O bir rayihadır. Seksten önce değil, sonra gelir. Bir önsöz değil, son sözdür. _Seks eylemi ile meditasyon yapıyorsanız o zaman partneriniz yalnızca sizin fiziksel zevklerinizin bir aracı olmayacaktır. İkiniz de derin meditasyona ulaştığınız için birbirinize şükran duyacaksınız. Seks ile meditasyon yaptığınız için aranızda yepyeni bir arkadaşlık doğacaktır çünkü birbiriniz aracılığıyla doğa ile bir oldunuz. Gerçekliğin bilinmeyen derinliklerine baktınız. _Aşk, şükran, dostluk ve şefkatin karışımıdır. Böyle bir sevgi oluştuğunda seksi aşarsınız. Aşk ve sevgi seks yolu ile ortaya çıkar ama onun ötesine geçer. Tıpkı bir çiçek gibi, köklerde oluşur ama onları aşar. Ve bunun geri dönüşü yoktur. Ya aşk vardır ya seks. Zaten gerçek aşkı tanımanın bir yolu da budur. Seks bir yumurtanın kabuğu gibidir, içinden aşk çıkar. Çıktığı anda ise kabuk kırılıp bir kenara atılır. Seks ancak meditasyon olduğunda sevgiye ulaşır. Olmadığında ise tekrarlanıp duran ve can sıkan bir şey haline gelir. Birbirinize şükran duymazsınız. Kendinizi aldatılmış hissedersiniz. Partnerinize düşman olursunuz; bir ihtiyaç haline gelen seks yolu ile size hükmediyordur. Seks olmadan yaşayamadığınız için onun kölesi oldunuz. Kölesi olduğunuz birine karşı ise asla dostluk duyamazsınız. İkiniz de aynı duygular içinde olursunuz; ikinize göre de diğeri efendidir. Bu inkar edilir ve seks tekrarlanır durur; rutin hale gelir. _Korkulacak tek şey korkunun kendisidir. Seksten korkmayın ve onunla savaşmayın çünkü bu da bir tür korkudur. "Kaç ya da savaş", bunlar korkunun iki yoludur. Onun için seksi olduğu gibi kabul edin. Onu derinliğine yaşayın, tümüyle bilin, anlayın, onunla meditasyon yapın; onu böyle aşarsınız. Yeni bir kapı açılır. Hiç bilinmeyenin, hiç duyulmamışın içine, yeni bir boyuta girersiniz ve büyük bir mutluluk size akar. _Enerji daima mutluluğa doğru akar. Sekste mutluluk vardır, enerji ona doğru akar. Daha fazla bir mutluluk; seksi aşıp ötesine geçen, çok daha doyurucu, çok daha derin ve büyük bir mutluluk istediğinizde enerji kendiliğinden sekse doğru akmayı bırakacaktır. _Seks, meditasyon olduğunda aşkın çiçeği açar. Bu da ilahi olana doğru gidiştir. Aşk bu yüzden ilahidir. Aşkın çiçeğinin olduğu yere dua gelir. Bu kesindir. Artık ilahi olandan fazla uzakta değilsiniz. Yuvaya yaklaştınız. Şimdi aşk ile meditasyon yapmaya başlayın. İkinci adım budur. Aşk ortaya çıktığı anda meditasyonun derinliklerine dalın, onun farkında olun. Sekste bedenler buluşur, aşkta ruhlar buluşur. Yine de bu iki kişinin buluşmadır. Şimdi aşkı seksi gördüğünüz gibi görmeye çalışın. Tam iletişimi, içsel buluşmayı, içsel cinsel birleşmeyi görün. O zaman aşkı bile aşacaksınız ve duaya ulaşacaksınız. İşte kapı bu duadır. Dua da bir buluşmadır ama iki kişinin buluşması değil, sizinle Bütün Olan arasındaki iletişimdir. Bir kişi olan "öteki" bırakılmıştır. Artık siz ve kişi olmayan öteki; tüm Var oluş vardır. Dua da bir buluşmadır, bu yüzden sonunda o da aşılmalıdır. Bütün olanla aranızdaki iletişimi gözlemleyin. Bu en hassas farkındalığı gerektirir. Bütünle aranızdaki buluşmanın farkında olabilirseniz, işte o zaman hem kendinizi hem de bütün olanı aşabilirsiniz. O zaman bütün sizsiniz. Ve bu bütünlükte ikilik yoktur; yalnız teklik vardır. _Seks derinleşip aşk olur, aşk derinleşir dua olur ve dua derinleşip her şeyin tümüyle aşılması ve nihai teklik olur. Derinlere inme daima meditasyon yolu ile olur. Yöntem hep aynıdır. Düzeyler, boyutlar ve aşamalar değişir ama yöntem aynıdır. Seksi kazıyın, altında aşkı bulursunuz. Aşkın derinliklerine inin, duaya gelirsiniz. Duanın derinliklerinde ise tek oluşa varırsınız. Bu teklik bütündür, bu teklik mutlak mutluluktur. _Her gerçeğin içinde ilahi olan mevcuttur. Tanınmasını zorlaştıran giysilerle örtünmüş olabilir ama siz onu soymalısınız. Soydukça altından başka giysiler de çıkabilir. Soymaya devam edin. Tek oluşu tüm çıplaklığı ile görünceye kadar tatmin olamazsınız. Gereksinmeniz karşılanamaz. Çıplak tekliğe, giysisiz, örtünmemiş tekliğe ulaştığınız an onunla bir olursunuz çünkü çıplak olanı tanıdığınızda onun siz olduğunu bilirsiniz. Aslında herkes başkalarında kendini arar. Gerçek soyunduğu an siz onunla bir olursunuz çünkü aranızdaki engel yalnızca giysilerdi. Bu nedenle siz soyunmadan gerçeği soyamazsınız. Meditasyon bu yüzden çifte etkili bir silahtır: Hem gerçeği hem sizi soyar. İkiniz de çıplak hale gelirsiniz. Tam çıplaklık, tam boşluk gerçekleştiği anda siz tek olursunuz. _Bizler o kadar kurnazız ki, seksten sonra değil, önce gelen sahte aşkı yarattık. Sahte olduğu için sekste doyuma ulaşınca aşkın bittiğini hissediyoruz. O aşk yalnızca bir önsözdü ve artık işlevini yitirdi. Ama gerçek aşk seksin ötesindedir; onun arkasında saklanır. Onun içine dalın, dindarca meditasyon yapın, o zaman onu sürekli yaşamaya başlayacaksınız. _Bir damla, bir okyanus haline gelebilir. Bu her damlanın en büyük arzusudur. Her eylemde, her istekte bu arzuyu görebilirsiniz. Onu keşfedin ve peşinden gidin. Bu müthiş bir maceradır! Bizler günümüzde bilinçsizce yaşıyoruz ama hiç olmazsa bu macerayı yaşayabiliriz. Çok çaba gerekir ama imkansız değildir. Bir İsa, bir Buda, bir Mahavir için bu mümkün oldu. Herkes için de olabilir. _Aşkın üç aşaması vardır: Fiziksel aşk, ruhsal aşk ve spiritüel aşk. Bu üçü aşıldığı zaman ilahi olana varılır. İsa, "Tanrı sevgidir" dediğinde Tanrı'nın mümkün olan en iyi tanımını yapmıştı çünkü Tanrı'ya giden yolda bilebileceğimiz en son şey aşktır. Bunun ötesinde bilinmeyen yatar ki, bilinmeyen tanımlanamaz. İlahi olanı ancak en son gerçekleştirebileceğimiz şey olan aşk ile sezebiliriz. Aşkın bu aşamasından sonra hiçbir deneyim yaşanmaz çünkü deneyimleyecek biri yoktur. Damla okyanus olmuştur! _Adım adım ilerleyin ama içinizde ferahlık olsun. Gerginlik yok, savaşmak yok. Yalnız uyanık ve farkında olun yeter. Yaşamın karanlık gecesindeki yegane ışık farkındalıktır. Bu ışıkla onun içinden geçin, her köşesini araştırın. Her yer ilahidir, bu yüzden hiçbir şeye karşı olmayın. Ama hiçbir yerde kalmayın. Hep öteye geçin. Ama hiçbir yerde kalmayın. Hep öteye geçin çünkü sizi hep daha büyük mutluluklar bekliyor. Yolculuk sürmeli. Yakınınızda seks varsa, seksi kullanın. Aşk varsa, aşkı kullanın. Yüceltme, bastırma, savaşma gibi terimlerle düşünmeyin. İlahi olan, her şeyin arkasında gizli olabilir, bu yüzden karşı koymayın, savaşmayın. Hiçbir şeyden kaçmayın. Aslında O her şeyin arkasındadır. Bu nedenle her neredeyseniz gördüğünüz en yakın kapıdan girin. Böyle yol alacaksınız. Bir yerde kalıp durağanlaşmayın çünkü yaşam her yerdedir. _İsa, "Tanrı her taşın altındadır" der, ama siz yalnız taşları görüyorsunuz. Taşlaşmış zihninizi değiştirmelisiniz. Seksi bir düşman olarak gördüğünüzde o bir taş haline gelir. O zaman arkasını göremezsiniz çünkü saydam değildir. Onu kullanın, onunla meditasyon yapın, o zaman tıpkı bir cam gibi saydamlaşır. Arkasını görür ve camı unutursunuz. Yalnız camın arkasındaki hatırlanır. Saydamlaşan her şey kaybolur. Onun için seksi taşlaştırmayın, saydamlaştırın. ******** ******** _Önsöz_(Ma Satya Bharti) _Evrim, bilincin gelişme sürecidir. Ağaçlar taşlardan daha bilinçlidir; hayvanlar ağaçlardan, insanlar hayvanlardan, Budalar insanlardan daha bilinçlidir. Budalık, İsa bilinci ve aydınlanma, aynı anlamdadır: bilincin tamamen gelişmesi. Madde tamamen bilinçsizdir; bir Buda ise tamamen bilinçlidir. İnsan ikisi arasındadır, ne o, ne de ötekidir; boşlukta bir yerdedir. Hayvan değildir artık ama henüz bir Tanrı da değildir. Artık "olduğu" değildir ama henüz "olabileceği" olmamıştır. _Osho, "Bilinçsiz evrim insanla sona erer ve bilinçli evrim başlar" diyor. "Ama bilinçli evrim belirli bir insanla başlamaz. Ancak başlamayı seçtiğinizde başlar." _Yaşam, devinim demektir. Olduğumuz yerde kalmamız imkansızdır. Ya daha yüksek bir bilinç düzeyine doğru evrim geçiririz ya da gerileriz. Seçim bizimdir. Seçmememiz söz konusu değildir, seçmemek bile bir seçimdir. Çoğu insan hiçliği seçer. Bu, bilinçsizliğe dönüştür. Bunu alkol ve uyuşturucular, aşırı çalışma, seks ya da duyuların uyarılması yoluyla yaparlar. Pek az kişi daha yüksek bir bilinç düzeyine doğru yolculuk yapmayı seçer. _Osho, işe Batı psikolojisinin bittiği yerden başlıyor. Freud'un, Jung'un ve "potansiyel insan" anlayışının ötesine gidiyor. Freud'un psikolojisi hasta insanın psikolojisi ise; Maslow'unki sağlıklı insanın psikolojisi ise, Osho'nun psikolojisi de aydınlanmanın, Budalığın psikolojisidir. Osho yalnızca aydınlanmış bir usta değil, aynı zamanda usta bir psikologdur. Osho varlığımızın katmanlarını birer birer soyuyor ve içimizdeki gizli derinlikleri ortaya çıkarıyor. Fizikselden yola çıkarak adım adım fiziksel ötesine gidiyor. Bilinenden yola çıkarak bilinmeyene ulaşıyor. Bizi bulunduğumuz yerden alıyor ve olabileceğimiz yere götürüyor. Osho, "Bu psikolojik konu değildir" diyor; "daha çok bir var olma konusudur. Akıl sağlığı meselesi değil, ruhsal büyüme meselesidir. Ne yaptığınız değil; ne olduğunuzdur." _Osho'nun bu söylevlerinde anlattığı yeni insanın yaratılmasıdır. Tüm çabaları Budalığın gelişebileceği bir ortam yaratmak yolundadır. Bunun olması için de, insanı bütünlüğü içinde kabul etmemiz gerektiğini söyler. Ne mantık inkar edilmeli ne de mantıksızlık; ne zeka ne de duygular; ne bilimsel olan ne de dinsel. İnsan akmaya devam etmeli, sıvı olmalı, bir kutuptan diğerine gidebilmeli. "Zihin mantıklı, akılcı bir biçimde eğitilmelidir" diyor, "ama aynı süreçte akılcı olmayan meditasyon eğitimi de görmeli." Mantık ve duygular aynı anda eğitilmeli. Şüphe olmalı ama inanç da olmalı. Ne mantıksızı reddeden gelişebilir ne de mantığı reddeden. Bir bütün olarak gelişmeden gelişemezsiniz." Osho bir filozof değil. Söyledikleri ile beyinlerimizi daha fazla bilgi ile doldurmayı amaçlamıyor. Sözlerinin amacı bizleri sözcüklerin ötesindekini direkt olarak deneyimlemeye, içsel bir devrime, potansiyelimizin tamamen farkında olmaya itmek. Potansiyelimizin tohumlarına doğru... ******
_Yaşam, ufacık şeylerden, küçük mutluluklardan oluşuyor. Hiçbir şey büyük ve kutsal değil. O yüzden sözde büyük olan şeylere ilgi duyarsan yaşamı ıskalarsın. Yaşam bir bardak çayı yudumlamak, bir dostla sohbet etmek, sabah yürüyüşe çıkmaktır, ama illa belli bir yere doğru değil, amaçsız, son belirlemeden hareket etmektir. Böylece herhangi bir noktadan geri dönebilirsin. Yaşam sevdiğin birine yemek hazırlamaktır; kendine yemek hazırlamaktır, çünkü kendi bedenini de seviyorsun; elbiselerini yıkamak, yerleri silmek, bitkileri sulamaktır – yaşam işte bu ufak şeyler, ufacık şeyler. Bir yabancıya merhaba demek, hem de hiç gerek olmadığı halde, çünkü onunla hiçbir işin olmayacak. Bir yabancıyı selamlayabilen bir insan bir ağaca da merhaba diyebilir, bir çiçeğe de; kuşlara şarkı söyleyebilir. Kuşlar her gün şakır ve sen bugüne dek bunu hiç dikkate almadın, ama bir gün onların çağrısına cevap vermelisin. Sadece küçük şeyler, küçücük şeyler... Yaşamına saygı göster. Bu saygı sayesinde başkalarının hayatına da saygı göstereceksin. _Tek öğrenmen gereken şey, “Yaşama Sanatı”. Yaşamı reddetmek değil, keyfini çıkarmak. Bu sayede zehri, nektara dönüştürebilirsin. Eğer bedenin, doğanın aleyhine olduğunu görürsen bir tek şeyi hatırla: bu senin cehaletinden kaynaklanıyor. Bu kocaman yaradılışta sen bir atomdan daha ufaksın. Bütünle nasıl savaşırsın? Fikrin kendisi bile pek zekice sayılmaz. Ve sen o bütün tarafından yaratıldın, bu durumda o nasıl senin düşmanın olabilir ki? Doğa senin annen; sana karşı olamaz. Bedenin kendine has bilgeliği var. Senin varlığın hep bir huzursuzluk kaynağı, çünkü beynin bedene karşı olman gerektiğini söyleyen insanlar tarafından şartlandırıldı. Ben sana var oluş ile dostluk kurmayı öğretiyorum. _Evren bir bütündür. Bedeninle uyum içinde olunca doğayla, var
Edebiyat
Onur
_Din_ _Birçok din sana doğaya karşı savaşmanı öğretir. Doğal her şey lanetlenir. Tüm dinler doğal olmayan bir şeyler yapmayı başarabilmen gerektiğini söyler, ancak o zaman biyoloji, fizyoloji, psikoloji gibi etrafını saran duvarların esaretinden kurtulabilirsin. Ama bedeninle, beyninle, kalbinle uyumlu olmaya devam edersen dinler sana asla kendini aşamayacağını söyler. İşte bu noktada ben bunlara karşı geliyorum. Varlığına zehirli bir tohum atmışlar, o yüzden bedeninin içinde yaşarken onu sevemiyorsun. _Birçok din sana en başından beri doğayı lanetlemen gerektiğini öğretti. Hayatı lanetlemeyi öğreten bir din zehir doludur. Yaşama karşıdır; ölümün hizmetindedir; sana hizmet etmez, var oluşa hizmet etmez. Ama sorun nereden kaynaklanıyor? Tüm bu dinler doğaya zıt gittiler. Bu dünyaya karşı değilsen asla diğer dünyayı, daha üstün olanını elde edemeyeceğine dair bir mantık düzeni niçin yarattılar? Niye bu dünya ile o dünya arasında böyle bir ayrım yaptılar? Bunun bir nedeni var. Bu dünyadan feragat edilmez de sonuna dek yaşanırsa, papaza gerek kalmaz. Dünyayla savaşılacaksa, dünyevi her şeyden feragat edilecekse, doğal içgüdülerini bastırmak zorundasın. Tabii o zaman hastalıklı bir durumda olacaksın. Doğaya karşı gelerek asla sağlıklı, asla bütün olamazsın. Hep ikiye bölünmüş, şizofrenik durumda olacaksın. Doğal olarak, sana yol gösterecek, yardım edecek birilerine ihtiyaç duyacaksın – papaza ihtiyacın olacak. Doğal olarak, suçlu olduğunda kiliseye, sinagoga gidiyorsun; papazdan, hahamdan sana yardım etmesini istiyorsun, çünkü düştüğün derin karanlıkta – ki bunun oluşmasından onlar sorumlu – o kadar çaresizsin ki seni koruyacak, yardımcı olacak, ışığı gösterecek birine ihtiyacın var. O kadar çaresizsin ki papazın senden daha bilgili olup olmadığını veya sadece maaşlı bir memur olduğunu bile düşünmüyorsun. _Sana çoğu dinlerin öğrettiği yöntemler dövüş yöntemleridir; bir yere varmazlar. Sadece yaşamında neşe duymanı engellerler. Bu hayattaki her keyifli şeyi zehirlerler. Kederli bir insanlık yarattılar. Ben aşkla ve dansla ve müzikle dolu bir insanlık isterdim. _Dünya üzerinde sana geçmiş yaşamlarında kötü işler yaptığın için mutsuz olduğunu söyleyip duran bazı dinler var. Hepsi saçmalık. Var oluş seni cezalandırmak için ne diye bir sonraki yaşamı beklesin ki? Buna gerek yok. Doğada her şey hemen olur. Bu yaşamda elini ateşe sokacaksın ve bu yüzden bir sonraki yaşamda yanacaksın? Tuhaf! Anında yanarsın, hemen şimdi. Neden ve sonuç birbirlerine bağlıdır; arada mesafe yoktur. Ama bu dinler insanları avutmaya devam ediyor: "Merak etme. Sadece iyilik yap, daha çok ibadet et. Tapınağa veya kiliseye git, böylece bir sonraki yaşamda mutsuz olmayacaksın." _Din nakit para, bir çek bile değil. Değişik dinler değişik stratejiler bulmuşlar, ama arkalarındaki neden aynı. "Siz acı çekiyorsunuz, çünkü Adem ile Havva bir günah işledi," diyorlar. _Hiçbir din senin öyle kolaylıkla mutlu olmanı istemiyor; o zaman onların disiplinleri ne işe yarayacak? O önemli uygulamalarına, dünyevi zevkleri reddeden inançlarına ne olacak? _İnsan sadece bu bütünlüğü yaşayarak çiçek açar, bu sayede bahar gelir ve yaşamına renk, müzik, şiir dolar. Bu bütünleşme sayesinde aniden tüm çevrende Tanrı'nın varlığını hissedersin. Ne kadar da ironik bir durum, çünkü içindeki ayrımı yaratan sözde azizler, papazlar ve kiliseler, hatta papazlar Tanrı'nın yeryüzündeki en büyük düşmanları. Tüm papazlardan kurtulmalıyız; insan patolojisinin temel nedeni onlar. Herkesi rahatsız ettiler; bir nevroz salgını yarattılar. Ve bu nevroz o kadar yaygın ki sorgulamadan kabulleniyoruz. Yaşamın bu olduğunu sanıyoruz, bundan ibaret olduğunu düşünüyoruz – bir acı çekme süreci, uzun, upuzun, uzayıp bir acı; can yakan, acı veren bir var oluş; bir bardak suda fırtına. _Sözde dini inançların seni çok gergin kıldı, çünkü içinde suçluluk yarattılar. Benim buradaki çabam tüm suçluluk ve tüm korkudan kurtulmana yardımcı olmak. Sana şunu söyleyeyim, ne cennet var ne de cehennem, o yüzden cehennemden korkma ve cennete gitme hırsına kapılma. Varolan her şey şu anın içinde. Bu anı bir cennete veya bir cehenneme dönüştürebilirsin – bu elbette mümkün – ama başka bir yerde cennet veya cehennem yok. Çok gergin olduğunda bu bir cehennem ve rahatlayınca da cennettesin. Tamamen rahatlamak ise cennetin doruğu. *** _Beden Senin Dostun_ _Belki de bedenindeki her hücrenin ufak bir beyni var. Ve bedeninde milyonlarca hücre var, milyonlarca ufak beyin, etrafta dolaşıyor, devamlı seninle ilgileniyorlar. Eğer seni bir sivrisinek ısırırsa ellerin onu kovalar veya öldürür ve uykun bozulmaz. Böylece sen uyurken bedenin seni korur. _Bedenin kendine has bir bilgeliği vardır. Bozuk yerleri atar, yenilerini yaratır; senin hiçbir şey yapmana gerek kalmaz, hepsi kendiliğinden olur. _Bedeninle kavga etme. O senin düşmanın değil, dostun. O, doğanın sana armağanı. Doğanın bir parçası. Her şekilde doğa ile bağlantılı. Nefes almaya bağlısın; güneş ışınlarına, çiçeklerin kokusuna, ay ışığına bağlısın. Her şeye bağlısın; ayrı bir adacık değilsin. O fikirden vazgeç. Sen tüm bu kıtanın parçasısın, ama yine de o sana bireyselliğini veriyor. İşte ben buna mucize derim. *** _Kendi kalbini dinle_ _Doğanın yapmak istediğini yap, yaratılıştan içinde olan özelliklerin arzuladıklarını yap. Kutsal kitapları değil kendi kalbini dinle; benim tek önerdiğim kutsal kitap odur. Evet, çok dikkatli, çok bilinçli dinle ve asla yanılmayacaksın. Eğer kendi kalbini dinlersen asla ikiye bölünmezsin. Kendi kalbini dinlerken doğru yönde ilerleyeceksin, neyin doğru neyin yanlış olduğunu hiç düşünmeden. O yüzden yeni insanlığın tüm marifeti kalbin sesini bilinçli, dikkatli, uyanık halde dinlemekten ibaret olacak. Ve bunu sonuna dek izle ve seni nereye götürürse oraya git. Evet, bazen seni tehlikeye sokacak – ama o zaman unutma ki o tehlikeler sayesinde olgunlaşacaksın. Ve bazen seni yoldan çıkaracak – ama yine unutma ki bu yoldan çıkmalar gelişmenin bir parçası. Çoğu kez düşeceksin. Tekrar ayağa kalk, çünkü böylece kuvvet topluyorsun – düşüp kalkarak. Bu şekilde uyum sağlıyorsun. Ama dışarıdan empoze edilen kurallara uyma. O tür hiçbir kural doğru olamaz, çünkü kuralları seni yönetmek isteyen insanlar koyarlar. Evet, bazen dünya üzerinde aydınlanmış liderler olmuştur – bir Buda, bir İsa, bir Krişna. Onlar dünyaya kural değil sevgilerini verdiler. Ama eninde sonunda müritleri toplanıp davranış kuralları koydular. Üstat gidince, ışık sönünce ve karanlığa gömülünce, müritler de uyacak bazı kurallar olsun diye bakınırlar, çünkü önlerini aydınlatacak ışıkları artık yok. Şimdi kurallara dayanmak zorundalar. _Asla taklitçi olma; hep orijinal ol. Kimsenin kopyası haline gelme. Ama dünya üzerinde olup biten bu – kopyalar ve daha fazla kopyalar. İsa'nın yaptıkları kendi kalbinin ona fısıldadıkları idi ve bugün Hristiyanların yaptıkları kendi kalplerinin fısıltısı değil. Onlar taklitçi – ve taklit etmeye başladığın anda kendi insanlığına hakaret ediyorsun, Tanrı'na hakaret ediyorsun *** _Mursuzluğa Sarılmaktan Vazgeç_ _Acıdan, mutsuzluktan, ıstıraptan vazgeçmek kolay olmalı. Zor olmamalı: mutsuz olmak istemiyorsun, demek ki arkasında karmaşık bir şeyler var. Bu karmaşıklık da şudur, ta çocukluğundan beri mutlu, neşeli, coşkulu olmana izin verilmiyor. _Neşeli olmak doğaldır, tıpkı sağlıklı olmanın doğal olduğu gibi. Sağlıklı olduğunda doktora gidip "Niye sağlıklıyım?" diye sormuyorsun. Sağlığınla ilgili herhangi bir soruya gerek yok. Ama hastalandığında hemen kendine sormalısın, "Niye hastayım? _Sen sebepsiz mutlu olmanın delilik olarak görüldüğü çılgın bir toplumda yetiştirildin. Hiçbir neden yokken gülümsüyorsan insanlar kafadan çatlak olduğunu düşünürler – Neden gülümsüyorsun? Neden o kadar mutlusun? "Bilmem, sadece mutluyum işte" dersen, cevabın onların sende bir tuhaflık olduğuna dair inançlarını pekiştirir. Mutluluğun ispat edilmesi gerekir. Mutsuzluğa kanıt gerekmez. Yavaş yavaş iyice içine siner – kanına, iliğine, kemiğine – aslında doğal olarak aleyhinde olduğu halde. Böylece şizofren olmaya zorlanırsın; doğana aykırı bir şey sana zorla kabul ettirilir. Kendinden gittikçe uzaklaşma halindesin; eve dönüş yolunu unuttun. O yüzden her nerde isen bunun evin olduğunu sanıyorsun – mutsuzluk evin olmuş, ıstırap ise doğan. Acı çekmek hastalık değil sağlık olarak kabul ediliyor. _Parası olanın mutsuzluğu pahalı şeylerden oluşur. Olmayanınki iki kat sefilliktir – hem fakir hem de mutsuz olurlar, bu da övünülecek bir şey değildir. Ve fakir mutsuz insanlar var güçleri ile bir şekilde zengin mutsuzların statüsüne kavuşmaya çalışır. _Üçüncü tip tamamen unutuldu. Üçüncüsü sizin gerçeğiniz ve içinde hiç sefillik yok. İnsanın doğuştan gelen doğasında mutluluk var. Mutluluk elde edilecek bir şey değil. O zaten orada; doğarken içimizdedir. Onu kaybetmedik, sadece uzaklaştık, kendi kendimize sırt çevirdik. O hemen arkamızda; ufacık bir dönüş ile yapılacak büyük bir devrim. _Mutsuzluktan kurtulmak beniö için kolaydı. Mutlaka senden çok daha fazla kötü şeyler yapmış olmalıyım – çünkü ben bunları kötü davranışlar olarak görmüyorum. Güzelliğin tadına varmak, zevkin keyfini çıkarmak, hayatı daha yaşanılır, daha sevecen kılan her şeyi dolu yaşamak, bunlar bana göre kötü şeyler değil. *** _Mutluluğun Bilincinde Ol_ _Normalde beyin her zaman acıyı fark eder, mutluluğu etmez. Başın ağrırsa farkına varırsın. Başın ağrımadığında başının iyi olduğunun farkına varmazsın. Bedenin acıdığında bunun bilincinde olursun, ama beden sapasağlamken sağlığın bilincinde olmazsın. Neden o kadar mutsuz olduğumuzun temelinde bu neden vardır: tüm bilincimiz acıya odaklı. Sadece dikenleri sayarız – hiç çiçeklere bakmayız. Doğa seni acıdan haberdar eder ki ondan kaçınabil. Yoksa elin yanıyor olabilir ve sen hiç bilincinde olmayabilirsin ve hayatta kalmak zor olur. Ama doğa zevkin, neşenin, coşkunun bilincinde olman için bir iç mekanizma yaratmamıştır. Bu andan itibaren doğal olmayan şeylerin farkına varmaya başla. Örneğin, bedenin tamamen sağlıklı: sessizce otur, onun bilincine var. İyi olmanın keyfini çıkar. Hiçbir sorun yok – tadına var! _Doğa hayatta kalmaya odaklı; bundan fazlası lükse giriyor. Mutluluk lükstür, en büyük lüks. _İnsanların neden bu kadar mutsuz oldukları hakkındaki gözlemlerim şöyle: aslında göründükleri kadar mutsuz değiller. Büyük coşku duydukları anlar oluyor, ama o anlar geçip gidiyor; hiç farkına varmıyorlar. Bu andan itibaren dikkat etmeye başlamalısın. Böylece mutluluğun günden güne çoğaldığını görüp şaşıracaksın ve aynı oranda acı ve mutsuzluk gittikçe azalacak. Ve yaşamın neredeyse bir kutlamaya dönüştüğü bir an gelecek. Acı sadece arada bir yaşanır ve bu da oyunun bir parçasıdır. _Bir gece iyi bir uyku çektiysen ve sabah taptaze, yenilenmiş halde uyandıysan doğal olarak bir gece hiç uyku tutmadığında biraz ıstırap olacak, ama bu da oyunun bir parçası. _Benim tecrübeme göre yaşam yüzde 99 keyiften ve yüzde 1 acıdan oluşuyor. Ama insanlarda yüzde 99 acı ve yüzde 1 keyif oluyor; her şey tersine dönmüş durumda. Zevkin, neşenin, olumlu şeylerin, çiçeklerin, fırtına bulutlarının ardındaki gökkuşağının gittikçe daha fazla bilincinde ol. *** _Sağlıklı Olmanın Temel Şartları_ _Beden senin dostun, düşmanın değil. Sözlerini dinle, lisanını çöz ve yavaş yavaş, bedenin kitabına dalıp da sayfalarını çevirdikçe yaşamın tüm gizeminin farkına var. O, çekirdek halde bedeninde. Milyon defa büyütülürse tüm dünyayı sarar. Ama ufak bir çekirdek içinde formül halinde orada, bedeninde duruyor. 38 ****** _Hikayeler_ _1_Bir mistik ölüm döşeğindeydi. İnsanlar çevresini sarmışlardı. Gözlerini açtı, bu kıyılarda alacağı birkaç nefes kalmıştı ve ve sonsuza dek yok olacaktı. Herkes onun son sözlerini duymak için sabırsızlanıyordu. Dedi ki, "Tüm yaşamım boyunca size neşeli olmayı öğrettim. Şimdi öbür kıyıya gidiyorum. Beni dinlediniz, ama size anlattıklarımı hiç uygulamadınız. Hep ertelediniz. Aranızda benimle gitmeye hazır olan var mı?" Her yeri sessizlik bürüdü. Sadece odanın gerilerinden birisi elini kaldırdı. Mistik, "Sonunda cesur birisi çıktı," diye düşündü. Ama adam dedi ki, "Diğer kıyıya nasıl gidileceğini bilmek istiyorum, çünkü bugün tabii ki hazır değilim. Hala yapılmamış pek çok iş var. Doğru zamanı bekliyorum. O doğru zaman asla gelmez. Bu sadece o zavallı adamla ilgili bir hikaye değil, bu milyonlarca insanın, hatta neredeyse herkesin hikayesi. Hepsi doğru zamanı, yıldızların doğru dizildiği anı bekliyor. Astrolojiye dalıyor, falcıya gidiyor, yarın neler olacağını öğrenmek için değişik yöntemlere başvuruyorlar. Yarın hiçbir zaman olmaz – hiç olmadı. Bu sadece aptalca bir erteleme stratejisi. Olanlar hep bugün olur. Doğru bir eğitim sistemi sana – herkese – şimdi burada yaşamayı, cenneti bu dünyada yaratmayı öğretir. Sana ölümün gelmesini beklememeyi ve ölüm mutsuzluğunu noktalayana dek mutsuz olmayı kesmeni öğretir. Bırak ölüm gelsin seni dans ederken ve eğlenirken ve severken bulsun. Eğer insan hayatını cennetteymişçesine yaşarsa ölüm bu deneyimden hiçbir şey çalamaz. Benim yaklaşımım sana buranın cennet olduğunu, başka hiçbir yerde cennet olmadığını ve mutlu olmak için herhangi bir hazırlığın gerekmediğini öğretmek. Sevecen olmak için disipline gerek yok; biraz uyanıklık, biraz dikkat, biraz anlayış yeterli. _2_ Dünya Savaşı'nda bir adamın boğazına kurşun isabet etti. Adam ölmedi ama tüm boğaz yolunun kapanması gerekti. Doktorlar midesinin kenarında ufak bir geçit açtılar, bunun içinden bir boru çıkıyordu ve adam o boruya yemek koyuyordu, ama bunun hiçbir zevki yoktu. Dondurma koysa bile. Adam çok kızmıştı. Ben bundan hiçbir tat alamıyorum. Sonra bir doktor bir teklifte bulundu: "Şöyle yap. Önce yemeğin tadına bak, sonra boruya koy." Adam kırk yıl boyunca bunu yaptı. Önce çiğneyip keyfini çıkarıyor, sonra da boruya koyuyordu. _3_Eski bir Zen hikayesi: Birbirine rakip iki tapınak vardı. Her iki üstat birbirlerine öylesine düşmanlık duyuyorlardı ki ilk tapınağın papazı çocuk uşağına dedi ki, "Asla diğer çocukla konuşma. O insanlar tehlikeli." Ama çocuk diğer çocukla konuştu. Nereye gidiyorsun?" Diğeri, "Rüzgarın sürüklediği yere," dedi. İlk çocuk ona nasıl cevap vereceğini bilemedi. Üstadına gidip olan biteni anlattı. Üstad, "Seni uyardım, ama dinlemedin. Bak şimdi, yarın git aynı yerde dur. O geldiğinde 'Nereye gidiyorsun?' diye sor ve o da 'Rüzgarın sürüklediği yere,' diyecek. O zaman sen de olaya daha filozofça yaklaş. De ki, 'O zaman bacakların yok, demek? Çünkü ruhun bedeni yoktur ve rüzgar ruhu hiçbir yere götüremez!' Buna ne dersin?" dedi. "Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Ve bekledi. Ama ikinci çocuk, "Pazardan biraz zerzevat alacağım," diye cevap verdi. Şimdi, o çocuk öğrendiği felsefeyi ne yapsın? _4_Sufi bilge, bir öyküde şöyle der: "Siz hala var oluşun bizler için ne yaptığının farkında değilsiniz. Bu üç gün benim için çok önemliydi. Açtım, susuzdum; yatacak yerimiz yoktu; geri çevrildik, lanetlendik. Bize taş atıldı ve ben kendimi içimden izledim - hiç öfke duymuyordum. Var oluşa teşekkür ediyorum. Armağanlarına paha biçilmez. Asla onları geri ödeyemem. Üç günlük açlık, üç günlük susuzluk, üç günlük uykusuzluk, insanların attığı taşlar, ve yine de hiçbir düşmanlık, öfke, nefret, başarısızlık, hayal kırıklığı hissetmiyorum. Bu onun lütfü olmalı; bu var oluşun bana verdiği destek olmalı."Bu üç gün boyunca birçok şeyi anladım ve eğer yemek verilseydi, kabul görseydik, taş atılmasaydı bunları anlayamayacaktım – ve siz de kalkmış, bana neden var oluşa teşekkür ettiğimi soruyorsunuz? Ölürken bile var oluşa teşekkür edeceğim, çünkü ölümde bile var oluşun bana gizemlerini açıklayacağını biliyorum, tıpkı yaşarken yaptığı gibi, çünkü ölüm son değil yaşamın doruk noktası." _5_Bir psikanalist bir deney yaptı. Gazeteye verdiği ilanda "Birisi evime gelip çocuğumu bütün bir gün boyunca izlerse ona iyi para vereceğim. Çocuğum her ne yaparsa o da aynısını yapacak," diye yazdı. Genç bir güreşçi çıkageldi ve dedi ki, "Ben hazırım; çocuk nerede?" Ama daha gün sona ermeden güreşçi sırtüstü kalakalmıştı. İki yerinde kırık vardı, çünkü çocuğun her yaptığını yapmıştı. Çocuk çok heyecanlanmıştı. Bu çok garip, diye düşünmüştü. Böylece gereksiz yere hoplayıp zıplıyor, ardından güreşçi aynısını yapıyordu; bir ağaca tırmanıyor, güreşçi de peşinden gidiyordu; ağaçtan atlıyor, güreşçi yine peşinden gidiyordu. Bu böylece devam etti. Çocuk yemek yemeyi ve diğer her şeyi tamamen unutmuştu, çünkü güreşçinin sefil durumu ile çok eğleniyordu. Öğleden sonra olduğunda güreşçi resmen pes etti. Psikanaliste dedi ki, "Paranız sizin olsun. Bu çocuk beni öldürecek. Şimdiden hastanelik oldum. Bu çocuk tehlikeli. Bu deneyi başkası ile denemeyin." _6_Paddy'nin dostu Joe yetişkinler için düzenlenen gece kurslarına gidiyordu. "George Bush kim?" diye Paddy'e sordu. "Bilmem," dedi Paddy. "Amerika Birleşik Devletlerinin başkanı," dedi Joe. "Peki Tony Blair kim, onu biliyor musun?" "Yoooo," dedi Paddy. "İngiltere'nin başbakanı," dedi Joe. "Gördün mü, sen de benim gibi gece okuluna gitmelisin." "Şimdi de benim sana bir sorum var," dedi Paddy. "Mick O'Sullivan kim biliyor musun?" "Bilmiyorum," diye itiraf etti Joe. "Eh," dedi Paddy, "o sen gece kurstayken karınla yatan adam." ****** _Önsöz – Carol Neiman_ _Kitap, Osho'nun çeşitli konuşmalarından bir derleme yapılarak hazırlandı. _Doktorlar ve bilim insanları son zamanlarda sağduyumuzun bize hep söylediğini tekrarlar oldular; buna göre beden ile akıl arasında derin bir bağ var ve bu da sağlığımızı temelden etkiliyor. Araştırmalarda fiziksel rahatsızlıklarımızın neredeyse yarısının strese bağlı olduğu keşfedildi. "Placebo etkisi" – insanlara ilaç verildiği ya da tedavi edildikleri söylenerek sadece bir şeker verildiği halde, buna inanan insanların iyileşmeleri hakkında birçok kayıt bulunuyor. Hepsi kafanın içinde. Bilincimizin ince katmanı (aklın bir şeyi entelektüel düzeyde anlayan kısmı) gerçekliğimizin sadece onda biridir. Bilinçaltı katmanları çok daha geniştir ve onlarla temas halinde değilsek etkileri çok daha güçlü olur. _Osho kendi bedeni ile bir deneye girişerek ağrıya "omuzumdan düş" komutu verir ve o da gerçekten düşer ve önce koluna sonra bacağına inerek yok olur. Ama o deneylerini sürdürür ve başkalarını da beden ile konuşarak acıdan vazgeçmesini, ona artık ihtiyaç olmadığını ve gittikten sonra geri gelmesine gerek kalmayacağını söyleyen bir teknik geliştirmeye davet eder. Bundan sonraki birkaç haftada "Kendinize Beden-Zihin ile Konuşmak için Gerekli Kayıp Lisanı Hatırlatmak" adlı eser ortaya çıkar. _Farkında olma sürecindeki esas sihirli taraf, daha önce bilinçsizce uyguladığımız tavırların üzerimizdeki etkisini yitirmesinde ve kendimiz için yepyeni, hayata olumlu bakan seçimler yapmaya başlayabilmemizdedir. Bu yeni temel atılınca bedene ve onun ihtiyaçlarına karşı daha duyarlı olduğumuzu, bizim adımıza yaptığı mucizevi çalışmalara karşı minnettar kaldığımızı, ona karşı değil onunla birlikte çalıştığımızı, kendimize koyduğumuz hedeflere ulaştığımızı görürüz. _Fiziksel ve psikolojik sağlık yakından ilintili ve birbirine bağımlıdır. ****** _Osho_ _'Çocukluğumdan hatırlayabildiğim kadarıyla yalnızca tek bir oyun sevdim: Tartışmayı, her şey hakkında tartışmayı. Pek az yetişkin bana tahammül edebiliyordu; beni anlamaları söz konusu bile değildi. Okula gitmek hiç ilgimi çekmiyordu. Orası olabilecek en kötü yerdi. Sonunda gitmeye zorlandım, ama elimden geldiğince direndim, çünkü orada yalnızca benim ilgilendiğim şeylerle ilgilenmeyen çocuklar vardı ve ben de onların ilgilendikleri şeylerle ilgilenmiyordum. Bu yüzden hep grup dışı kaldım. _21 yaşında üniversite öğrenimini tamamlayan Osho, Jabalpur Üniversitesinde yıllarca felsefe dersleri verdi. Aynı zamanda da tüm Hindistan'ı dolaşıp konuşmalar yaptı, halka açık tartışmalarda tutucu dini liderlere meydan okudu, geleneksel inanışları sorguladı ve hayatın tüm alanlarından insanlarla bir araya geldi. _Osho, Doğulu meditasyon teknikleri ile Batılı terapi yöntemlerine devrim getiren programların ve atölyelerin genişlemesine rehberlik etti. _Osho'nun olağanüstü sıra dışı ve hiçbir kalıba ya da düzene boyun eğmeyen, suyuna gitmeyen ve tamamen bireysel özgürlüğü savunan bir kişilik olduğudur _O, hiçbir geleneğe ait olmadığını açıklamış ve 'lütfen beni geçmiş ile bağlantılandırmayın, onu anımsamaya bile değmez' diyerek seslenmiştir insanlığa. _O kendisini 'gerçek bir varoluşçu' olarak tanımlamıştır. ****** _Nereye gidiyorsun? -Rüzgarın sürüklediği yere.
Çağ, Yok Oluş, Benlik, İslam, Roşa
_TARİH ÖNCESİ DEVİRLER_ _İnsanoğlunun ortaya çıkışıyla başlayıp, yazının icadına kadar geçen dönemdir. Taş ve Maden Devri olarak ikiye ayrılır. _1-Taş devri_ _a)- Eski Taş – Paleolitik devir: (M.Ö.2,5 milyon - M.Ö. 12.000) (avcı ve toplayıcı). Karain, Beldibi ve Belbaşı. Paleolitik Döneme ait ilk izlere İspanya’daki Altamira, Fransa’da Laskö mağaralarında rastlanmıştır. Yarımburgaz Mağarası Türkiye’de bilinen en eski yerleşim yeridir. Anadolu’da ki ilk insan izlerin Karain mağarasında bulunmaktadır. _b)- Orta Taş (Yontma Taş) – Mezolitik devir: (M.Ö.12 000 - M.Ö. 9.000) Buzulların erimesiyle iklim koşulları insanların yaşayışına uygun hale gelmeye başlamıştır. Bitkilerle beslenme yaygınlaşmıştır. Ateş bulunmuştur. _c)- Yeni Taş (Cilalı Taş) – Neolitik devir: (M.Ö. 9000 - M.Ö. 5500) Tarım hayatı başlamış ve köyler kurularak yerleşik hayata geçilmiştir. Köpek, koyun, keçi ve sığır gibi hayvanlar bu dönemde evcilleştirilmiştir. Dokumacılık halı vve elbise. İlk anıt mezarlar da bu dönemde yapılmıştır. Yeryüzü geçmişinde en azından beş başlıca buz çağı bulunmaktadır. Günümüzden yaklaşık olarak 18 bin yıl önce en üst noktasına erişen "son buzul çağı" olan vürm bundan yaklaşık olarak 10.000 yıl önce sona erdi ve yerküre ısınmaya başladı. _2-Maden devri: (M.Ö. 5.000 – M.Ö. 3.500) _a-Bakır (Kalkolitik) devri: _b-Tunç devri: _c-Demir devri: İnsanlık tarihinin ilk en önemli buluşu sayılır. Madeni parada ilk kez bu dönemde kullanılmıştır, bu da ticareti canlandırmıştır. Beldibi, belbaşı, hacılar, Truva, alişar, Alacahöyük. ****** _TARİHİ ÇAĞLAR_ _Avrupa tarihi, 3 döneme ayrılır. Antik Çağ, Orta Çağ ve Yakın Çağ. _1- İlk - Antik Çağ: İnsanlık tarihinin başlangıcından Orta Çağ'a kadarki zaman. _2- Orta Çağ (Karanlık): Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü ile başlayıp Rönesans
Edebiyat
Onur
_ÇATALHÖYÜK_ _İç Anadolu'da, 9 bin yıl önce. Neolitik Çağ(doğu) ve Kalkolitik Çağ(batı tarafı) yerleşim yeridir. İki höyükten oluşmaktadır. Konyanın 52 km güneydoğusunda buğdaylık ovada. 8 bin üzerinde insan yaşadığı kabul edilmektedir. Kentleşme. UNESCO tarafından 2012 yılında Dünya Miras Listesi'nde. Mimari, konutlar ve açık alanlardan oluşmakta, saray, tapınak, ortak kullanıma ait büyük depolama alanları bulunmamaktadır. Aynalar, topuz başları, taş boncuklar, eyer biçimli el değirmenleri, öğütme taşları, havanlar, havanelleri, açkı taşları, taş yüzükler, bilezikler, el baltaları, keserler, oval bardaklar, derin kaşıklar, kepçeler, iğneler. Tüm heykelcikler birer tapınma nesnesi olarak görülmektedir. İkilim desenleri, iç içe geçmiş daireler, yıldızlar ve çiçek motifleri bulunmaktadır. Boğa başları ve boynuzları ilginçtir. Kuş ve diğer hayvanlar, av sahneleri. Kabartma olarak leopar, boğa ve koç başları, boğa doğuran tanrıça figürleri yapılmıştır. Ana tanrıça heykelcikleri, boğa başı ve boynuzları ile kadın göğsü rölyefleri bulunmaktadır. Güleryüzlü ve sevecen betimlemeler Ana Tanrıça'nın doğaya sunduğu yaşamı ve bereketi simgelerken, kimi zaman korkunç denebilecek betimlemeler de, bu yaşam ve bereketi geri alabilme yetisini ifade etmektedir. Erkek ögeyi boynuzlu boğa başlarının temsil ettiği düşünülmektedir. Elinde akbaba olabileceği düşünülen yırtıcı bir kuşla betimlenen tanrıça heykeli ile yarı ikon tarzı ürkütücü heykelcik ise, Ana Tanrıça'nın ölüler ülkesiyle bağını temsil etmektedir. _Geleneksel Türk kilim ve halı motifleriyle Çatalhüyük’teki 9 bin yıllık duvar resimleri arasında şaşırtıcı benzerlikler vardır. Neolitik çağa ait bazı bilgi, resim ve motiflerin, geleneksel Türk etnolojik ve kültürel özelliklerle benzeşmesi, Türkler’in Orta Asya’dan değil, bilinmeyen bir dönemde Anadolu’dan Orta Asya’ya dağıldığı ve tekrar geldiği” tezini savunan çok sayıda bilim adamı vardır. Bir ailenin evdeki yaşam süresi bittiğinde ev toprakla doldurulmuş, üzerine yenisi yapılmıştır. Yeni evlerin sürekli yapılması ile günümüzde 21 metre yüksekliğe sahip höyük oluşmuştur. Höyük’te 18 yapı katı açığa çıkarılmıştır. Çatıdaki açıklıklardan evlerine giriyordu. Ana odaya geçmek için merdivenlerden tutunarak aşağı iniyorlardı. _1958 yılında James Mellaart tarafından keşfedilmiştir. _Dünyanın en eski kenti olduğu düşünülen Eriha Çatalhöyük'ten bin yıl daha eski bir neolitik yerleşimdir. ********* _ALACAHÖYÜK_ (Hitit) _İlk Evre: (M.Ö 5000 - M.Ö 2600) Dördüncü Evre: (M.Ö 650) _Çorum iline bağlı Alaca ilçesinin 15 km kuzeybatısındaki Hüyük köyündeki bir höyüktür. Hititlerin en önemli merkezi bölgelerinden birisidir. Atatürk buraya kendi cebinden verdiği 500 Lirayla ilk kazıları 1935 başlatmış. Çalışmalar Türk tarih kurumu tarafından yürütülmüş. İlk kazılar, Osmanlı arkeolog Theodor Makridi tarafından 1907'de yapıldı. Bakır-Taş Çağından Osmanlı dönemine kadar gelen uzanan dönemlere ait buluntular ele geçti. Friglerden başlayarak Roma, Bizans, Anadolu çanak çömlek, özellikle içi boyalı toprak kaplar ve ayaklı meyvelikler göstermektedir. İlk evrede bu dönemde kullanılan silahlar, malzemeler, araçlar-gereçler taşlardan yapılmıştır. İkinci evrede kral ve prens mezarlarına rastlanmıştır. Mezarın çevresinde bulunan yabani hayvanların kafatasları ve boynuzları görülüyor. İlginç olan bulgulardan birisi de Hitit Barajı'dır. 3. evrede Hititler hakimdir ve sfenksli kapılardır. Sfenkslerin çevreyi kötülüklerden koruduğuna inanılıyordu. Çivi yazılı tabletler bulunmaktadır. _Hitit güneş kursu, alacahöyükte bulundu. Güneşi sembolize eden dairesel biçimin etrafına yerleştirilmiş öğelerden oluşur. Ses çıkarması için sallanan parçalar, kimisinin üstüne barışı sembolize eden geyik figürü, kimisine ise üremeyi sembolize etmek üzere kuş, ağaç figürleri vardır. Hattilere ait bir eserdir. Yıldızları konumlarını belirleyerek bir harita gibi kullanıldığı daha sonraları ise dini törenlerde de kullanılmaya başlandığı düşünülüyor. 4 evrede Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yaşamıştır. _Hatti – Hititler_ Hattuşa- Boğazköy _Hattilerin MÖ. 2500-2000/Erken Tunç Çağı döneminde, İç Anadolu’da. Hititler ise Anadolu’ya MÖ. 2000 yıllarında gelmiş ve Hatti uygarlığı temelleri üzerine kurulmuş ve MÖ. 1200 yıllarına. Anadolu Yarımadası’nın bugün bilinen en eski adı “Hatti Ülkesi”idi. Hitit Çağı’nda da Hattuşa haline dönüşmüştür. Alacahöyük güneş kurslarının hayvan şekilli tanrıları ve onlarla birlikte kainatı taşıdıkları şüphesizdir. _Güneş diski: İnkaların anlattığına göre, Güneş Diski, galaksinin ortasında bulunan Evrensel Akıl Kaynağı Wirakoça’dan gelen ışık bilgilerini almak için bir kozmik bilgisayar olarak kullanılıyordu. Önceleri Lemuryalılar, daha sonra da İnkalar Güneş Tapınağı’na girip kendilerini açtıklarında kutsal bilgilere ulaşabiliyorlardı. Kutsal Güneş Diskinin tekrar aktive olup kozmik bilgiye ulaşımı sağlayacağı zaman şimdi içinde bulunduğumuz zamanlardır. _Sümerler_(MÖ 4000 - MÖ 2000) Dünya'nın bilinen en eski uygarlığı kabul edilir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik, gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a, ''Emeş ve Enten''e ilk kez Sümerlerde rastlanır. Yılbaşı ağacı süsleme, evlilik yüzüğü, nazar boncuğu da Sümerlerde görülmüştür. Ayı 30, yılı 360 gün olarak hesapladılar. Gece ve gündüzü 12'şer saate böldüler. Bir yılı 12 ay olarak hesapladılar. Ay ve Güneş tutulmasını hesapladılar. Aritmetik ve geometrinin temellerini attılar. Çarpma ve bölme cetvellerini buldular. Daireyi 360 dereceye böldüler. Akadlar tarafından çökertilmesi sonrasında Sümerler bir daha eski haline gelemedi. Sümerlere dünyadaki ilk Hukuk devleti denebilir. Çok tanrılı inanca sahip Sümerlerin tapınaklarına Ziggurat denirdi. Zigguratlar yedi katlı olup toplam üç ana bölümden oluşur. İlk katlar erzak deposu, orta katlar okul ve tapınak, son katlar ise rasathane olarak kullanılmıştı. Tanrılar insan biçiminde kişileştirildiğinde, Anu (gök) eril, Ki (yer) dişildi. Onların birleşmesinden hava tanrısı Enlil doğdu. Hava tanrısı Enlil yerden göğü ayırdı ve babası Anu göğü ele geçirirken, Enlil annesi Ki'yi, yeri, ele geçirdi. Enlil ile annesi Ki'nin birleşmesi- tarihsel devirlerde Ninmah, "yüce kraliçe", Ninhursag, "kozmik dağın kraliçesi"; Nintu, "doğurgan kraliçe" gibi çeşitli adlar verilen tanrıçayla özdeşleştirilmiş olabilir- evrenin düzenlenmesini, insanın yaratılışı ve uygarlığın kuruluşunu başlattı. _Elamlılar (M.Ö. 3000 - M.Ö. 646) Sümer, Akad, Babil ve Asur kültürleri ile paralel yaşamış. Bilindiği üzere eski Türkler bugün kurt dediğimiz yırtıcı hayvana böri derlerdi. Ata-baba, an-Amma-ana, kak-gök, Ukkuru-yukarı, Şara-aşağı, igi-aga, re-ra-geri, şak-uşak, kut, uluş (kısmet) ve küç (güç) ile birlikte töre denetimi altında Türk hakimiyet düşüncesi oluşturulurdu. Türkçe gibi eklemeli bir dil olduğu bilinmektedir. _Akad İmparatorluğu (MÖ 2334 ile MÖ 2150) Samiler. Kurucusu Sargon ve torunu naramsin. Sümer kent kültürünü özümsemişler ve kendi katkılarıyla birlikte bu kültürün sonraki toplumlara aktarılmasında önemli rol oynamışlardır. Kültürel süreklilik bağlamında, çivi yazısını benimseyerek kendi dillerine adapte ettiler. Ayrıca Sümer dinini de benimsemişlerdir. Akkadlar resmi devlet işlemleri ve din ayinlerinde Sümerceyi kullanmayı sürdürerek, geleneksel kültür oluşturmuş kurumlarla birlikte varlığını korumuştur. ************