Selam canlarım
Ben geldiiim! Ve yine, çok çok âşık olduğum bir serinin devam kitabıyla geldim: Şehadet Millet İçin 2. Bu kitabı kelimelere dökmek o kadar zor ki… Ama bir şey kesin bu kitap herkesin mutlaka okuması gerekenlerden. Defalarca söylüyorum, yine söyleyeceğim alın, okuyun!
İlk kitap yorumumda konusuna değinmiştim, o yüzden şimdi direkt bu 782 sayfalık muhteşemliğe geçiyorum.
Tuğçe'nin kalemine zaten hayrandım ama bu kitapla birlikte kalemine bir kez daha âşık oldum. Yazdığı her satırda beni mest etti. Yer yer güldüm, yer yer ağladım ama en çok da hissettim.
Kitabın başında, ilk kitaptan bildiğimiz o ayrılıkla başlıyoruz. Doğukan göreve gidiyor ve Doğa’dan ayrılıyor. Dönüşüyle birlikte ciddi bir ilişki kurma düşüncesi de var kafasında. Görevde yaralanan Doğukan, taburcu olur olmaz soluğu Doğa’nın yanında alıyor.Doğa, bu iki aylık ayrılığı kolay atlatamamış ama Doğukan’ın yaşadıklarını ve nedenlerini öğrenince tüm gardını indiriyor…
Çok şükür ki, barışıyorlar.
Sonra Doğukan tekrar Ankara’ya dönüyor ama aralarındaki bağ kopmuyor. Mesajlaşmalar, görüşmeler derken… O kara haber geliyor.
Tuğçe öyle yazmış ki, ben o sahnede hayattan bir Mustafa’yı, ailemden biri gibi uğurladım.
“Vatan sağ olsun” cümlesi hiçbir kitapta bu kadar derin hissettirmemişti. Doğukan’ın yıkımı… Musti’nin mektubu… O sahneler beni mahvetti.
Gerçekten kelimeler boğazıma düğümlendi.
Doğukan ve Musti’nin dostluğu… anlatılmaz, okunur. Ve kitap ilerledikçe Doğukan’ın gücünü Doğa’dan aldığına şahit oluyoruz. Cenaze sonrası sahnelerde... Yani gerçekten, onların yanında ben de vardım. Oturduk, hep birlikte sarılıp ağladık. İşte o kadar içime işledi.
Ama Musti’nin yeri dolmaz, dolmayacak…
Kitabın son 100 sayfası ise tam anlamıyla bir duygu sağanağı. Doğa’nın annesi beni öyle bir sinirlendirdi ki