Bu, coğrafyamızın ve tarihimizin en derin, en can yakıcı tezatlarından biridir. Yüzyıllar boyunca taşa, ahşaba, sese, kelâma ve çizgiye ruh üfleyen; inşa ettiği her camide, her konakta, hatta her çeşmede estetiği, zarafeti ve inancı harmanlayan bir milletin, bugün kendi köklerindeki sanata yabancılaşmış, hatta ona mesafeli yaklaşır hale gelmiş olması büyük bir kültürel kırılmadır. Bu yabancılaşmanın arkasında birkaç temel sebep yatıyor: 1. Sanatın "Yabancı" Bir Kimliğe Büründürülmesi Tanzimat’tan bu yana elitist bir yaklaşımla, sanat sadece "Batılılaşmak" ve Batı'nın formlarını (opera, bale, heykel vs.) taklit etmek olarak sunuldu. Bu durum, toplumun geniş kesimlerinde sanatın kendi değerlerine, inancına ve kültürüne yönelik bir tehdit veya yabancı unsurların dayatması olduğu algısını yarattı. Toplum, tepki olarak sanata değil, aslında o "tepeden inmeci" yaklaşıma mesafe koydu. 2. Kendi Kadim Sanatlarımızın "Zanaat" Sanılarak Küçümsenmesi Mimariden hat sanatına, ebruya, ahşap ve taş işçiliğine kadar bu topraklara ait olan muazzam estetik miras, "çağdaşlık" adına uzun süre görmezden gelindi veya sadece birer "geleneksel el sanatı" muamelesi görerek arka plana itildi. Kendi öz sanatını küçümseyen, başkasınınkine de tam eklemlenemeyen bir nesil yetiştirildi. 3. Popüler Kültürün ve Tüketim Çılgınlığının İstilası Vahşi Batı kültürünün getirdiği "hızlı tüketim" ve "tek tipleşme", insanın ruhunu besleyen derinlikli sanat anlayışını yok etti. Sanat, yerini ticari bir metaya ve popüler eğlence kültürüne bıraktı. Derinlik, zarafet ve sabır isteyen zanaat ve sanat dalları, bu sürat çağında hak ettiği değeri göremedi. Özümüze Dönmek Mümkün mü? Bir milleti sanatkâr kılan ruh, onun hafızasında saklıdır. Bu düşmanlığı ya da yabancılaşmayı kırmanın yolu yine kendi özümüzdedir: Estetik
1000Kitap
Derler..
Diyorlar ki... Türkiye'de kitap okuma, okuma kültürü, topluluk etkinlikleri ve benzeri durumlar ciddi oranda azalmış. Öncelikle kime göre, neye göre? Azalan bir şey olduğuna inanmıyorum. Aksine şu oldu: satın alma gücünü yok ettiniz, sonra da “dijital daha ucuz” diyerek dijitale daha çok para ödemeyi ve insanlardan uzaklaşmayı elitlik sanan bir güruhun nişlik algısını doğru kabul ettiniz. Kitap okuduğun için ayrıcalıklı olma şansın sıfır. Çünkü düşünme ve anladığını hayatına entegre etme kabiliyetin olmalı. Film, dizi, sanat galerisi, canlı opera ve dünyadaki birçok farklı kültürü gezerek analiz etmen, gelişimine katkıda bulunman lazım. Yaşın kaç olursa olsun, gelişime aç ve açık bir canlısın. Her neyse... Zaten herkes her şeyin en doğrusunu biliyor, Arslan. “Sana ne?” diye soruyu da eklemiş olayım. Ki sananeciler de tatmin olsun, kusur kalmasın. :)
Edebiyat
Reklam
Türk halk müziği ve opera sanatçısı Ruhi Su'ya, romatizma şikayetiyle başvurduğu hastanede 1978 yılında kemik iliği kanseri teşhisi konuldu. Teşhisin ardından ameliyat edilmesine rağmen hastalığının ilerleyen dönemlerinde, 12 Eylül dönemi cuntası tarafından pasaport verilmediği için yurt dışındaki kritik tedavi imkanlarından uzun süre mahrum bırakıldı. Sanatçı, bu süreçlerin gölgesinde 20 Eylül 1985'te Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Ruhi Su’nun yaşadığı bu süreç, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin ve 12 Eylül askeri darbe döneminin en acı verici, vicdanları yaralayan sayfalarından biridir. Ruhi Su'nun hastalık dönemi ve sonrasında yaşananlar, dönemin baskıcı ikliminin insan hayatı üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne serer. Sağlık durumu kritikleştiğinde, yurt dışındaki tedavi imkanlarına ulaşabilmesi için gerekli olan pasaport başvuruları dönemin sıkıyönetim komutanlığı ve cuntası tarafından defalarca reddedildi. Sanatçının tedavi edilebilmesi için hem yurt içinde hem de yurt dışında (uluslararası sanat çevreleri ve aydınlar tarafından) büyük imza kampanyaları düzenlendi. Yoğun baskılar sonucunda, hastalığın en son aşamalarında Almanya'ya gitmesi için çok kısıtlı ve çok geç bir izin çıktı; ancak bu sembolik izin ne yazık ki ilerleyen kanserin tedavisinde etkili olamadı. 20 Eylül 1985'teki vefatının ardından düzenlenen cenaze töreni, 12 Eylül askeri darbesinden sonra kitlelerin katıldığı ilk büyük ve sessiz protestolardan biri haline geldi. Ruhi Su, sadece bir halk müziği derleyicisi ve yorumcusu değil; kurduğu Dostlar Korosu ve yetiştirdiği öğrencilerle müziği toplumsal hafızaya kazıyan bir çınardır. Sadece güçlü bas bariton sesiyle değil, Anadolu’nun kadim türkülerini modern ve polifonik (çok sesli) bir anlayışla yeniden üreten duruşuyla
1000Kitap
Müthiş
Akdeniz başlı başına bir dünyadır. O dünyanın geniş pencerelerini Barcelona’da bulursunuz. Barcelona zengindir, sanayisi gelişkindir. Mimar Gaudi’nin eserleri oradadır. Bir musiki şehridir, opera şehridir. Şehrin konser salonu (Palau de la Música) ve opera binası (Gran Teatre del Liceu) mühim eserlerdir.” Sayfa 126 Bir Ömür Nasıl Yaşanır? İlber Ortaylı
MATRAK GEÇME KOMİSERİM Küçük Opera'da "Matrak Geçme Komiserim" oyununun konusu Beykoz'da geçiyor. Orhan Erçin de Başkomiser Temel rolünü oynuyor. Geçen gece, Beykoz Emniyet Amiri Muvaffak Çetiner oyunu seyretti... Sonra kuliste, Orhan Erçin, Gazanfer Özcan ve Adile Naşitle fotoğraf çektirdi.
opera
Hayatın kaynağı innnanilmaz. Herkesin peter in çöküşünü ve howard ın yükselişini görmesi lazim bi tur
Reklam
Reklam