Meşhur fransız bilgini Descartes, bütün bilgilerinde görüşünü yenileyerek yeni bir program çizmek ister. İster akli olsun, ister duyusal, ister naklî, sahip olduğu bütün düşüncelerde şüphe eder. Bunların, duyumsadığını, düşündüğü veya işittiği gibi olmayıp, rüyâ aleminde olduğu gibi yalnızca birer hayal ve düşünceden ibaret olabileceği üzerinde durur. Böyle olmadıklarına dair delili olmadığını söyler. O halde, sahip olduğu bütün düşüncelerin "hatta çelişmezlik ilkesinin bile" boş olduğunu, kendisi için inanabilecek hiçbir ilke kalmadığını bildirir. Sonra şöyle düşünür: "İşte burda bir şeyin farkına vardım. Her şeyde şüpheye düşsem sonunda bu bir düşüncedir diyeceğim. O halde düşüncenin kendi varlığında şüpheye düşmem." Düşünceyi de düşünen kişinin varlığına kanit sayarak, kendi varlığından emin olur, "düşünüyorum o halde varım" der. Böylece bu ilkeyi diğer ilkelere temel yaparak ilerlemeye başlar.
Descartestan sonra gelen bilginler onun bu istidlaline eliştiride bulundular. Şimdilik bu eleştirileri sözkonusu yapmak istemiyoruz. Sadece yukardaki konuyla ilgili başkalarının dikkat etmediği eleştiriyi vermek istiyoruz. Eğer insan "çelişkinin saçmalığı ilkesi"nde de şüphe ederse "düşünüyorum, o halde varım sonucunu elde edemez. Zira, çelişkinin muhal olmadığı varsayıldığında "düşünüyorum" dediği gibi "asla düşünmüyorum" da diyebilir. "Varım" dediği halde aynı zamanda "yokum" da diyebilir.
Gerçek şudur ki çelişkinin muhal oluşu ilkesi bütün bilim ve düşüncelerin temelidir. Eğer bu düşünsel ilkeye göz yumulursa hiçbir bilim istikrar kazanamaz. İşte bu yüzden filozoflar, eskiden beri bu ilke reddolunduğunda hiçbir hakikatin isbatlanamayacağını söylemişlerdir.
Başka bir deyişle, insanın gerçekliğe ulaşmak için aklına göre farzetdiği yollar, geçeye ulaşama yolu değil, bir