TATBİK FİKRİ ve DOĞRU NİSBET...
(...) Kur’ân, Sünnet-Hadîs, icmâ-ı ümmet ve Ehl-i Sünnet yolu olarak verilen zamanüstü ölçüler bütünü, çağlar üstü Mutlak Fikir’dir. Bu ölçüler, kendilerinden sonra gelenlerin davranışları için “üst-olması gereken”i gösterir. Fakat insan, toplum, zaman, mekân ve hâdiseler sürekli değişir. Bu değişen saha karşısında “yapılması gereken”in tâyini, tatbik fikrini gerektirir. Tatbik fikri, Mutlak Fikir’i değiştirmek değil, değişen hâdiseyi Mutlak Fikir’e göre anlamak, vasıflandırmak ve hükme bağlamaktır. Bu yüzden Ehl-i Sünnet pratiğinde içtihad, kıyas, maslahat, örf ve fıkıh gibi kavramlar, hükmün tarih tarafından aşılması için değil, Mutlak Ölçü’nün tarih içindeki hâdiselere doğru nisbetle tatbik edilmesi için vardır. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -IV. İslam’a Muhatap Anlayış ve Tarihselciliğin Farkı-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
"İSLÂM TARİH-ÜSTÜDÜR!.."
(...) Bir kere şu gerçeği ifade edelim: “Tarih-üstü” demek, tarih-dışı demek değildir; hatta bambaşka bir şeydir. İslâm’ın tarih-üstü oluşu, tarihle bağsız olması değildir. Kur’ân tarih içinde nazil olmuştur; Sünnet tarih içinde yaşanmıştır; Sahabe bu hakikate tarih içinde muhatap olmuştur. Fakat bütün bunlar, İslâm’ın tarihî bir tecrübeye indirgenmesini değil, tarih içinde tecelli eden mutlak ölçü oluşunu gösterir. Tarih-üstülük, Kur’ân ve Sünnet’in belli bir tarih içinde zuhûr etmediği anlamına gelmez; bilakis, zuhûr ettiği anlamına gelir. Bu yüzden tarihselciliğin asıl problemi, Kur’ân’ın tarih içinde nazil olduğunu söylemesi değildir; bu zâten İslâm ilim geleneğinin başından beri bildiği ve esbâb-ı nüzûl, Mekkî-Medenî, nesh, siyak-sibak, örf, maslahat, illet ve hikmet gibi kavramlarla işlediği bir hakikattir. Tarihselciliğin en temel yanlış varsayımı, bir hükmün belirli bir tarihî vasatta nazil olmuş olmasına bakarak, o hükmün normatif değerinin de o vasatla sınırlı olduğunu iddia etmesidir. Burada tarihselcilik, doğru bir gözlemden yanlış bir netice çıkarır. Doğru gözlem şudur: Kur’ân belli bir dilde, belli bir toplumda, belli olaylar içinde nazil olmuştur. Yanlış netice ise şudur: O hâlde Kur’ân’daki hükümlerin bağlayıcılığı da bu olaylar, toplum ve şartlarla kayıtlıdır. Oysa nüzûl sebebi, hükmün iniş vesilesidir; hükmün hakikatini ve bağlayıcılığını kendiliğinden sınırlayan bir unsur değildir. Dolayısıyla “İslâm tarih-üstüdür” hükmü, tarihî bağlamı inkâr eden bir tecrid değil, tarihin kendisini İslâm karşısında tali ve muhatap konuma yerleştiren temel bir dünya görüşü hükmüdür. __Tarihselcilik ise bunun tersini yapar; İslâm’ı tarih karşısında tali konuma yerleştirir. Mustafa Öztürk’ün hatası, tarih içinde gerçekleşmiş olmayı tarih tarafından
İslam'da Tarihselcilik
Reklam
TARİHSELCİLİĞİN YANLIŞ VARSAYIMLARI...
Öncelikle, Mustafa Öztürk’ün şahsında temsil edilen tarihselci anlayışı, yine onun şahsında temsil edilen biçimiyle eleştireceğiz. TARİH-ÜSTÜLÜK TENKİDİ. İlk olarak, Mustafa Öztürk’ün “tarih-üstülük” eleştirisindeki temel problem, “tarih-üstü” ile “tarih-dışı” kavramlarını fiilen birbirine karıştırmasıdır. Tarih-dışı İslâm anlayışı, Kur’ân ve Sünnet’i nüzûl vasatından, sahabe tecrübesinden, nebevî tatbikten, içtihad ve usûl geleneğinden, kısacası hayatın canlı akışından kopararak metinleri donmuş hükümler toplamı gibi okumaktır. Böyle bir yaklaşım gerçekten de eleştirilebilir; fakat bu yaklaşım Ehl-i Sünnet’in ana çizgisini değil, daha çok Selefî-literalist, usûlsüz ve mezhepsiz okuma biçimlerini hatırlatır. Ehl-i Sünnet, Kur’ân’ı Sünnet’ten, Sünnet’i sahabeden, sahabeyi icmâdan, icmâyı mezhepten, mezhebi de fıkıh ve tasavvuf bütünlüğünden koparmaz. Bu yüzden Ehl-i Sünnet’i “tarih-dışı” bir okuma modeli gibi sunmak, hem tarihî açıdan hem de kavram olarak hatalıdır. Nitekim Öztürk’ün kendi tarihselci iddiasını temellendirmek için başvurduğu malzeme de bizzat Ehl-i Sünnet usûl geleneğinin malzemesidir: nesh, esbâb-ı nüzul, Mekkî-Medenî, âmm-hâss, sebebin hususiliği-hükmün umumiliği, ictihad, rey, maslahat, örf, makâsıd gibi kavramlar. Bu kavramların tamamı, Ehl-i Sünnet’in Kur’ân ve Sünnet’i tarihî gerçeklikten kopararak okumadığını gösterir. Fakat Öztürk, bu farkındalığı, sanki tamamen görmezden gelinen veya unutulmuş bir hakikati bulup çıkarmış gibi, Kur’ân ve Sünnet’in tarih-üstü ölçü oluşuna karşı delil gibi kullanır. **Ehl-i Sünnet’in tarih şuurunu kendi tarihselciliğine delil yaparken, Ehl-i Sünnet’i tarih-üstülük üzerinden donuk bir okuma biçiminin temsilcisi gibi konumlandırır. Bu, geleneğin zaten benimsediği bir yaklaşımı
İslam'da Tarihselcilik
TARİHSELCİLİĞİN TEMEL VARSAYIMLARI...
(...) Mustafa Öztürk, Sahabe uygulamalarından ve klâsik usûl geleneğinden hareketle, bazı Kur’ân hükümlerinin belli tarihî durumlarda askıya alınabildiğini veya fiilen uygulanmadığını da işaret eder. Onun açısından burada önemli olan, bu askıya almanın bütün zamanlar için geçerli olup olmaması değildir; asıl mesele, Kur’ân’daki sosyal ve hukukî hükümlerin her durum ve şartta lâfzî biçimiyle uygulanmak üzere vazedilmediğinin gösterilmesidir. Böylece inanç ve ahlâk daha kalıcı, daha âlemşümûl bir alan olarak görülürken; hukukî ve sosyal düzenlemeler tarihî şartlara bağlı, değişken ve yeniden yorumlanabilir bir alan olarak ele alınır. Dolayısıyla Öztürk, Kur’ân’ın nüzûl ortamını sadece anlamaya yardımcı bir arka plân olarak değil, hükümlerin mahiyetini, işlevini ve bugünkü geçerlilik tarzını tâyin eden ana unsur olarak kullanır. Nesh, Mekkî-Medenî ayrımı, esbâb-ı nüzul, re’y, içtihad, maslahat, örf ve şeriatın değişkenliği gibi kavramlar hep aynı yöne çalışır. Ona göre Kur’ân ahkâmı tarihî bir süreçte, tarihî muhataplara, tarihî problemler içinde gelmiştir; bu yüzden onun bugünkü anlamı da ancak bu tarihî şartların belirleyiciliği dikkate alınarak kurulabilir. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -II. Tarihselciliğin Temel Varsayımları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
TARİHSELCİLİK ve SAHABE...
Mustafa Öztürk , tarihselci yaklaşımın dışarıdan ithal edilmiş bir Batılı düşünce kalıbı veya oryantalistik bir okuma biçimi olarak değerlendirilmesine de karşı çıkmaktadır. Ona göre Kur’ân’ın tarihselci perspektifle okunması, İslâm tefsir, fıkıh ve usûl geleneklerinin kendi içinden hareketle temellendirilebilir. Lâfız-mânâ, mantuk-mefhum, zâhir-bâtın, vesâil-makâsıd, illet-hikmet, hüküm-sebep, âmm-hâss, umumî hitap-hususî sebep gibi ayrımlar ile istihsan, maslahat, örf, makâsıdü’ş-şerîa ve esbâb-ı nüzul gibi kavramlar, Öztürk’e göre, nassın ilk tarihî bağlamı ile sonraki dönemlerdeki anlam ve işlevi arasında belli bir farklılaşma bulunduğunu gösteren ilmî araçlardır. Nüzûl döneminde Sahabenin Kur’ân’la ilişkisi, yazılı bir metni tarihî-tenkidî yöntemle çözümleyen modern okuyucunun ilişkisiyle aynı değildir. Sahabe, vahyi doğrudan Hz. Peygamber’den işitmiş, onu Kur’ân-Sünnet bütünlüğü içinde ve hayatın pratik akışı içerisinde kavramıştır. Buna karşılık sonraki Müslüman nesiller, Kur’ân’la artık yazılı bir metin üzerinden karşılaşmış; bu nedenle metnin ne dediği ile kendi dönemlerine ne söylemek istediği arasındaki ilişkiyi ilmî, fikrî ve metodolojik araçlarla kurmak zorunda kalmıştır. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -I. Mustafa Öztürk’ün Dilinden Tarihselciliğin İddiaları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik
Kur'an gerçekten başka bir şeydir; zira o, insanın kendi içindeki A'râf'ı fark ettiren ilahi bir aynadır. Peki insan bilmezse ne olur? İşte o zaman kendi içindeki A'râf'ta kalır; ne tamamen kurtulur, ne tamamen kaybolur. Çünkü Kur'an'da bilmemek, fark etmemek en büyük kayıptır. A'râf ehli, tanıyan ve ayırt eden bir topluluktur; hatta arîf (عريف): bilen, tanıyan, tecrübeli kişi demektir, yani şuurun ve bilincin insanlarıdır. Bilmezsen, o yükseklikten aşağıya inersin farkındalık kaybolur, A'râf karanlığa döner. İşte insan da hayatın içinde kendi içsel A'râf'ında durur: Bir yanıyla nur, diğer yanıyla karanlık; bir tarafında iman, öte tarafında nefs. O hâl, insanın hem kendi içini tanıdığı hem de sınandığı bir yerdir. Çünkü A'râf yalnızca Cennet ve Cehennem arasındaki bir yer değil, insanın kendi iç dünyasındaki farkındalık eşiğidir. Çünkü Kur'an'da A'râf, Cennet ile Cehennem arasında bir yükseklik, bir eşik olarak geçer. Bu kelimenin kökü 'arafa (عرف) fiilindendir; bilmek, tanımak, fark etmek anlamlarına gelir. Arapçada aynı kökten gelen 'urf, hem 'örf, tanınan şey' hem de bir şeyin yüksek kısmı, tepe demektir. Bu yüzden 'A'râf' hem bilmenin hem de yüksekliğin kelimesidir yani hem idrak hem eşik anlamını taşır. İnsan en derin A'râf'ı kendiyle yaşar.
Reklam
Reklam