Meryem
bakireydim, za­ten seven her kadın zavallı bir masumdur. Onun gözünde en kötü tensel suçu; meşru sayılan, örf ve adetlerce onaylanan günahı; utanmadan içinde yuvarlanmak caiz olduğu için daha da rezil, cezaya çarptırılma tehlikesi olmadığı için daha da korkunç olan gü­nahı temsil ettiğimi sonradan anladım.
“Amerika matematik ve bilimde ileriye gitmiş bir ülke olmasına rağmen gönüle önem vermediği için toplumsal sıkıntılar çekmektedir. İnsanların genişlemesi için tarih, kültür, töre, geçmiş, dil, örf, âdet, yani gönüle önem vermesi gerekir. Türkiye’de kültürünü kendi gençlerine öğretmeyen üniversiteden mezun olan ve halen devam eden öğrenciler yılbaşında hindi keser duruma ve Hıristiyanlara ait kiliselere gider duruma gelmiştir. Bu yüzden Türkiye’nin dil medeniyet ve kültürüne sahip çıkması gerekir. Şimdi harekete geçme zamanı gelmiştir. Bugünkü savaş yalnız askeri değildir. Şimdiki savaş kültür savaşıdır. Bizim savaşımız kültür ile olacaktır. Bu savaşı kazandığımız takdirde bilim ve teknoloji de istediğimiz yere ulaşabiliriz. Şimdi biz tüm düşmanlarımıza rağmen, içimizdeki hainlere rağmen dünyada lâyık olduğumuz yere geleceğiz. Biz bunu aklımız, örf ve âdetlerimiz ve kültürümüze sahip çıkarak yapacağız.”
Sayfa 337 - Bilim+Gönül·Kitabı okudu
1000Kitap
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Cahiliye dönemine dair ne bulduysam okudum . Çıkardığım sonuçlar hiç de bize anlatıldığı gibi değildi. Hatta bu döneme dair bilinçli bir karartma vardı . Cahiliye dönemi ile İslami dönem arasında zıtlık değil, devamlılık vardı . Hatta İslam kendi kurallarını inşa ederken Cahiliye dönemine ait örf ve adetlerden o kadar çok faydalanmıştı ki neredeyse yeni bir şey bulmak imkansızdı. Kurandaki ahlaki ve şeri hükümlerin çoğu önceki dönemlerden alınmaydı ..
Sayfa 121·Kitabı okudu
Din
İnsan, tâbiatı gereği toplum halinde yaşar. İnsanlar yaşama araçlarını sağlamak için birbirlerine karşılıklı yardıma, işbölümüne muhtaçtır. Bu da ancak toplum haline geçmekle mümkündür. İnsanlar, kendi hallerine bırakılırsa, aralarında çatışma ve düşmanlık ortaya çıkar ki, bu da karşılıklı yardımlaşma imkânını ortadan kaldırır. Bu yüzden önlem ("tedbîr") gerekir. Her insanı, kendi yeteneğine göre yerinde tutmak, kendi hakkına razı etmek ve başkasının hakkına saldırmasını önlemek gereği "tedbîri" gerektirir. Bu, toplumda karşılıklı yardımlaşma ve düzenin temel koşuludur. İşte bu çeşit tedbîre "siyâset" denir. Tedbîr, kutsal dogma (hikmet) esasına göre olursa, ona "siyâset-i ilahî" denir, onu Peygamber koymuş olup Şerîatten ibarettir. Tedbîr, yalnız akıl esasına dayanırsa "siyaset-i sultanî ve yasag-i pâdişahî derler ki, ona örf de denir", Cengiz Han yasası gibi (Tursun Bey bu misali kendisi zikreder).
Sayfa 239 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Eski Osmanlı rivâyetinde mâliye ve timar sistemine dair Osman Gazî'nin bazı kanûnlar koyduğu nakledilirse de, bu rivâyetin i'timada değer olmadığını belirtmeye hacet yoktur. Ancak kesin olarak bildiğimiz bir nokta vardır ki, o da 1300 tarihlerinden sonra Osman Beg'in teşkilâtlı bir siyasî varlığı temsil ettiği, bir beyliğin başı olduğudur. Yine Osman Gazî zamanına atfolunan bir olay, genelde Şerîatle örf arasındaki çatışma hakkında kayda değer: Pazar bacı alınması hakkında bir teklif karşısında Osman Gazî, "Tanrı mı buyurdu, yoksa beyler kendiler mi ettiler, der. Bir kişi eydür: Türedir Hânım, ezelden kalmıştır". Osman Gazî onu şiddetle azarlar. Fakat "Pazar beylerine âdettir" diye açıklayınca, o zaman kabul eder ve örfî olan bac kanûnunu kor. Bu kayıt, başka tüm İslâm devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı Devleti'nde de iki ayrı hukuk kaynağı Şerîat ve Kanûn'un daima tartışılmış olduğunu gösterir.
Sayfa 228 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
9. yüzyıl sonlarına doğru büyük İslâm uleması Şerîatın son şeklini aldığını ve içtihad kapısı'nın, yani İslâm hukukunda yeni kurallar koyma imkânının kapanmış olduğunu ilân etmişlerdi. İslâmiyet, gerek kamu hayatını gerekse bireyler arasındaki ilişkileri düzenleyen ve dinî emirlere dayanan bir tek kanûn tanıyodu, o da Şerîattı. Bir Müslüman hükümdarı, halife olsun sultan olsun, kanûn koyucu sıfatını takınamazdı. O, ancak İslâm kanûnunun, yani Şerîatın nâzırı ve muhafızı idi. Şerîat üzerinde herhangi bir yorumda bulunmak ancak yetkili ulemaya aitti. Osmanlı Devleti'nin bir İslâm devleti olarak Şerîatten başka bir kanûnu olmaması gerekirdi. Gerçekte, tamamıyla özel koşullar altında gelişen Osmanlı Devleti, Şerîatı aşan bir hukuk düzeni geliştirmiştir. Buna imkân veren prensip ise, örf, yani özel anlamda hükümdarın sırf kendi iradesine dayanarak Şerîatın kapsamına girmeyen alanlarda kanûn koyma yetkisidir. Bu da, doğrudan doğruya hükümdarın devlet içinde tam anlamıyla mutlak bir mevki kazanması, devlet çıkarlarının her şeyin üstüne sayılması ile gerçekleşebilmiştir. İşte İslâm devletinde bu aşamaya, daha Osmanlılardan önce kurulmuş olan Müslüman Türk devletlerinde erişilmiş bulunuyordu. Şerîat yanında kanûn ve örf, yani sırf hükümdarın iradesinden doğan ayrı bir hukuk düzeni, Osmanlılardan önce Türk İslâm devletlerinde tamamıyla yerleşmişti. Genellikle, fakîhler için bu kanûn düzenini meşrû gösteren esas, İslâm cemaʻâtinin hayrı ve selâmeti ile adâlet prensibidir. Mogol yasasının İslâm cemaʻâti üzerinde uygulanmasını meşrû göstermek için de adâlet, zayıfın kuvvetliye karşı korunması esasıyla ortaya sürülmüştür. Kanûn ve yasa koymanın temel koşulları şöyle tespit olunmuştur: 1. Şerîat dışı bir durum; 2. Buna dair yaygın bir âdetin veya kıyasa esas olacak bir genel âdetin
Sayfa 227 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih