• En fazla bir yıl sürer
    yirminci asırlarda
    ölümün acısı.
  • Düşmesin bizimle yola :
    evinde ağlayanların
    gözyaşlarını
    boynunda ağır bir
    zincir
    gibi taşıyanlar!
    Bıraksın peşimizi
    kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!
  • Turfan Gökalp anlatıyor:
    Sanırım 1959 yılıydı. Teğmen olarak Diyarbakır'da görevliyim. Üs komutanımız Kıdemli Hava Kurmay Albay Cevat Tunalı beni çağırttı. Gittim. Makamında bir Fransız karacı albayla birlikteydi. Misafiri Fransa'nın Türkiye nezdinde 'ataşerniliteri' imiş. 'Sen Diyarbakırlı'sın. Arabanı al ve misafirimi gezdir . . .' dedi. Ben şoförün yanına oturdum. Fransız albayı arka koltuğa buyur ettik. Surlar, Gazi Köşkü, Urfa Kapı vb kentin tarihi ve önemli yerlerini gezdirdim.
    Bir saat olmadan hepsi bitmişti. Kendisine, Diyarbakırlı bir düşünürün müze evini görmek isteyip istemeyeceğini sordum. 'İsterim.. .' dedi. Ziya Gökalp'in evine gittik. Burada doğduğunu söyledim ve kuzeye bakan, 'ayvan' diye bilinen bölümü gösterdim. Balkonumsu bir yer. Çalışma odası, kütüphane. Her taraf kitaplarla bezenmiş, bir bölüme de kendi yapıtları konulmuştu... Fransız ataşe kitaplara şöyle ilgisizce yaklaşıp sırtlarındaki yazar isimlerine bir göz atınca, 'Mon Dieu (Allahım)!.. Bunlar benim babamın okuduğu kitaplar.. .' diye bağırmaz mı? Meğer babası
    önemli bir bilim insanı imiş ve aynı kitapları okurmuş. Birden havası
    değişti ve şaşkınlıkla, 'Sözünü ettiğiniz zat bunları gerçekten
    burada, Diyarbakır'da mı okumuş? . .' diye sordu. 'Evet' dedim,
    'kesinlikle öyle'. Bu kez ciddileşerek, 'Bakın' dedi, 'ikimiz de subayız.
    Burada yaşadıklarım, benim için, önemli bir deneyim. Çoğu
    en ünlü Fransız düşünürlere ait bu önemli yapıtların Fransızca
    asıllarının burada, sözünü ettiğiniz Türk düşünür tarafından
    okunduğundan emin misiniz? . .' Hiç duraksamadan 'Evet' diye cevapladım
    sorusunu... 'Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? . .' diye
    üsteledi. 'Çünkü' dedim, 'o benim amcam. Kendisi de bir Türk
    subayı olan babamın iki yaş büyük ağabeyi!

    Aramızdaki rütbe farkı birden kalkmış, gözünde adeta terfi etmiştim.
    içtenlikle koluna girerek Fransızların o bol aksanlı İngilizcesiyle
    'Sizden özür dilemeliyim!' dedi. Diyarbakır gibi gözlerden
    uzak bir Anadolu kentinde 1800'lü yılların sonlarıyla 1900'lü
    yılların başlarında Voltaire gibi, Durkheim gibi, Gustave Le Bon
    gibi, Jean-Jacques Rousseau ve benzerleri gibi ünlü Fransız düşünürlerin
    yapıtlarının üstelik de kendi dillerinde okunabileceğini
    doğrusu düşünemezdim.. .' Gülümseyerek 'Ama burası Mezopotamya,
    sayın konuğumuz' dedim. 'Yüzlerce, hatta binlerce yılın
    bir kültür merkezi... Amcam, bu kentin ve bölgenin yetiştirdiği
    sayısız bilim insanından, şair ve edebiyatçıdan yalnızca biri. Belki en çok tanınıp sevileni, ama gene de yalnızca biri. Başkentinde
    Fransa'yı temsil ettiğiniz ülkenin yeniden kuruluşunda Büyük
    Atatürk'e fikir babalığı yapan bir yüce kişilik.' Adeta utanarak
    önüne baktı: 'Diyarbakır'a geliyorum ve bu kentin yetiştirdiği bir
    Ziya Gökalp'ten haberim bile yok. Böyle bir amcanız olduğu için
    de sizi kıskanıyorum. Onu araştırıp tanımaya çalışacağım.. .'
    Dönüşte de Fransız ataşeyi arka koltuğa buyur edip ben şoförün
    yanına oturmak istiyordum ki 'olmaz' dedi. 'Sakıncası yoksa
    lütfen beraber oturalım.' İtiraz etmedim. Cevat Albay'ımın odasına
    birkaç saat sonra iki eski arkadaş gibi girmemiz herkesi şaşırtmıştı.
    Komutanım 'Ne bu samimiyet teğmen?' der gibi gözlerimin
    içine bakıyordu. Ben, 'Görev yerine getirilmiştir, komutamım.. .'
    diyerek dışarı çıkarken Fransız ataşe yaşadıklarını albayıma anlatmaya
    hazırlanır gibiydi...

    Heykelini depoya attılar!..
    Üniversiteden adını sildiler!
    Kardeşi Turfan Gökalp gibi ağabey Mete Gökalp de başta amcaları
    olmak üzere ailelerinin Kürt kökenli gibi gösterilmek istenmesinden
    ve bunun ne yazık ki yaygın bir inanç haline gelmiş olmasından
    rahatsızlar. Kürtlerle bir alıp veremedikleri olduğu için
    değil, bu yakıştırmanın yanlış, kanıtsız ve temelsiz olmasına karşılık
    değişik çevreler tarafından sürdürülmek istendiği için.
    Nereden ve nasıl varmışlar bu sonuca? diye adeta isyan ediyorlar:
    Başta amcamız olmak üzere köklerimizi araştırmış ve
    Buhara Türklerinden olduğumuz sonucuna varmışız... Kürt olduğumuza
    inansak hiç gocunmadan 'Kürt'üz' derdik Neden gocunacaktık
    ki? Kürt olmak kötü bir şey mi? Ayıp mı? Bu konuyu
    gündemde tutmak isteyenler, yoksa, amcamızın 'Türklük' bilincini
    ortaya atmış ve yerleştirmiş olmasından rahatsızlık mı duyuyorlar?
    Osmanlı'nın çözülme ve dağılma sürecinde, tam da Anadolu
    bölünmeye (!) hazır hale gelmişken unutulmuş Türklüğün
    anımsanmış ve can havliyle buna sanlınmış olması birtakım ham
    hayalleri yoksa boşa mı çıkardı? Bölücülükle hiç ilgisi olmayan,
    aydın ve ulusalcı kimi yazar ve aydınlarımızın bile Ziya Gökalp'i, dolayısıyla bizleri hala Kürt kökenli gibi görüp göstermeleri inanılmaz
    bir aymazlık değil midir? Yoksa Gökalp'e duyulan bir kızgınlık
    mı söz konusu olan?

    Özellikle Mete Bey'in başka üzüntüleri de var: Diyarbakır'ın en
    uygun bir yerine dikilmek üzere yapıtırılan Ziya Gökalp heykelinin,
    bazı kesimlerin ve özellikle belediye başkanlarının karşı çık2ması yüzünden değerlendirilemediğinden yakınıyor. Üstelik bu çok başarılı heykelin yeri bilinmeyen bir depoya atılıp unutulmaya terk edildiğini söylüyor.
    Diyarbakırlılar, en ünlü ve değerli bir evlatlarına bunu nasıl
    layık görüyorlar, neden kimse bu konuyu gündeme getirmiyor,
    diye soruyor. Mete Gökalp'in bir başka üzüntüsü de Diyarbakır'daki, benim
    de hayranlıkla gezip gördüğüm Dicle Üniversitesi'yle ilgili:
    Kentteki üniversitenin adı “27 Mayıs 1960 Devrimi'nin lideri Cemal Gürsel ve daha sonra Süleyman Demirel dönemlerinde 'Ziya Gökalp Üniversitesi'
    olarak belirlenmişti. 12 Eylül'den sonra, Kenan Evren'in devlet başkanlığı günlerinde de
    (Kurucu) Meclis'ten bu yolda çıkan karar Konsey'de nedense benimsenmedi.
    Bu arada, Türkiye'deki üniversitelere Atatürk ve
    İnönü dışında şahıs adı verilmeyeceği belirtildi... Bir de bugünlere
    bakın. Şahıs adından bol bir şey var mı?..

    Mete Bey 1982 yılı Haziran ayında Devlet Başkanı Kenan Evren'e
    bir mektup yazarak Diyarbakır Tanıtma ve Kültür Derneği
    tarafından açılan yarışma sonucunda yaptırılan heykelin belirlenen
    yere dikilmesi konusunda yetkililerin idareimaslahatçı davranmaları
    ve oy avcılığı peşinde olmaları yüzünden sonuç alınamadığını
    açıkça belirterek duruma müdahale etmesini ister, ama bugüne kadar ne üniversitenin Ziya Gökalp olması gereken adı ne de Gökalp'in heykeli konusunda kimse tarafından herhangi bir girişimde bulunulmuş değildir.


    Kürt ya da Türk...
    İlerlemiş yaşına karşın güçlü belleği, sağlam yapısı, aydın kişiliği ve sürekli yeni eserler vermesiyle bütün Diyarbakırlıların ağabeyi gözüyle gördüğüm Reşid İskenderoğlu, Ziya Gökalp sizce Kürt müydü? Biçimindeki sorumu Yok efendim diye cevaplayıp ekliyor: Evren Paşa'lar, Alparslan Türkeş'ler öyle düşünseler de!.. Memleketin coğrafyasını, tarihini, bilmeden, aramadan, sormadan Batı Anadolu'da Doğulu kim varsa Kürt derler! . . Size bir
    anımı anlatayım. Ben lisede okuyordum. İstanbul'da Nişantaşı'nda bir yakınından dinlemiştim: Kazım Karabekir Paşa 'Sen Kürt müsün yoksa Türk müsün?' diye sormuş. O da biraz şaşırmış olacak ki 'Paşam ben Müslüman'ım' diye cevap vermiş. Paşa gülümsemiş ve adamın yanağını okşayarak şunu söylemiş: 'Kürt de olsan, Türk de olsan her şeyden önce adam olmalısın. . . '

    Başlı başına bir tarih olan Sayın İskenderoğlu, sonrası biraz tartışmalı olsa da Kafkas Cephesi'nde ve Kurtuluş Savaşımızda unutulmaz hizmetleri geçen Kazım Karabekir'den (1882-1948) bu derslerle dolu anekdotu aktarırken endişelerini de saklamıyordu. Ta Şeyh Said isyanından beri sürüp gelen bazı yetersizliklerin de sonucu olarak ülkemiz halen çok ürkütücü bir noktaya sürüklenmişti. Ona göre, çok güçlü ve kararlı bir irade ortaya konulmazsa
    Türkiye'nin bütünlüğü bile tehlikeye girebilirdi.


    Kayan yıldızların parıltısı devam eder . . .
    Kitabın sonuna gelirken, rahmetli Dr. Orhan Asena'nın Diyarbakır'da, adı bir gün belki Ziya Gökalp Üniversitesi diye bilinecek olan yükseköğrenim kurumunda yaptığı Atatürk ve Ziya Gökalp başlıklı konuşmanın özetine geldi sıra. Yıl 1981’dir. İlginç bir saptamayla başlar sözlerine Atatürk ve Ziya Gökalp (1991) oyununun da yazarı olan Asena: Bir ulusun en gereksinim duyduğu insanı en gereksinim duyduğu anda çıkarabilmesi, o ulusun, ne kadar yaşlanmış olursa olsun canlılığını, diriliğini gösterir... Ve devam eder: Böyle bir insanın doğuşu bir rastlantı (veya) mucize değildir. Böyle bir insan yüzyıllarca süren biri kimlerden, çok acılı ve sancılı değişimlerden çıkıp gelir... Osmanlı Devleti'nin çöküşünü izlerken Mithat Paşa'ların, Namık Kemal'lerin; tüm hatalarına ve yanlışlıklarına karşın bir İttihat ve Terakki hareketinin, bir Ziya Gökalp'in çıkışı
    da rastlantı değildir... Hem Osmanlı'yı, hem Türk'ü kurtarmanın olanaksızlığını
    gören Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin körpe ve yeşil dalını yedi yüzyıllık gövdeye aşılayabilmiştir. İşte burada Ziya Gökalp'i anımsamak gerekir... (Aynı dönemde dünyaya gelen) Atatürk ile Ziya Gökalp arasındaki etkileşim kaçınılmazdı. Önce Ziya Gökalp Mustafa Kemal'i, sonra da Mustafa Kemal Ziya Gökalp'i etkiledi... Ziya Gökalp, dünyadaki milliyetçilik akımının tüm ulus ve halkları etkilediği bir çağda imparatorluğun artık yaşamını tamamladığının farkına varmıştır... Bu gözlem onu Türkçülüğe iter. Onun Türkçülük ve milliyetçiliğinin kafatasçılıkla bir ilgisi yoktur. Hatta karşısındadır ırkçı milliyetçiliğin...

    Ziya Gökalp'in en çok eleştirilen yanı Turancılığıdır. Bugün hepimize ters gelen bu tez, bir düşten başka bir şey değildi ve Gökalp bu düşü Hazreti Muhammed'in cenneti gibi ne zaman, nerede ulaşılacağı belli olmayan bir hayal gibi sunuyordu. Asıl amaç, bu hayalin büyüsüyle Türkçülüğü yaymaktı. Günümüzde bu düş de Osmanlıcılık ve İslamcılık düşleriyle birlikte silinip gitmiş ve Gökalp'in Türkçülüğü Atatürk milliyetçiliği doğrultusunda ve Misak-ı Milli sınırları içinde doğru anlamını bulmuştur...
    Atatürk'ü anlamak Ziya Gökalp'i anlamaktan geçer. Nitekim, sonradan Atatürk'ün gerçekleştirdiği tek devrim yoktur ki, Gökalp'in düşüncesinden
    ya da düşünden geçmemiş olsun... Sosyal kurumların düzenleyicisi ve denetçisi olarak ilk plana alır Gökalp devleti. Böylece, liberal görüşlü Prens Sabahaddin'in ademimerkeziyet ilkesine de karşı çıkmış olur... En eski yazılarında bile laikliğin izlerine rastlarız. Henüz padişahın aynı zamanda halife olduğu bir ortamda, dinin devletten ayrılması ve hilafetin kaldırılması gibi kesin bir tavırla çıkmaz ortaya, ama yaşadığı günler düşünüldüğünde yürek isteyen bir önerisi vardır. Şer'i (şeriata, Kuran'a uygun) mahkemenin Şeyhülislamlık kurumundan ayrılarak Adliye Vekâlet’ine bağlanması. Bunun anlamı adaleti dinin sultasından kurtarmaktı.. . (Nitekim) Birinci Dünya Savaşı sırasında yazılıp
    da Enver Paşa tarafından yayını yasaklanan Meşihat (Şeyhülislamlık) şiirinin altı dörtlüğünden biri şöyledir.

    Hakim olan millet midir? Meşihat mıdır?
    Milli Meclis: Mebusan mı, Bab-ı Fetva mı?
    Meşrutiyet, bir hile-i şeriat mıdır?
    Hür bir millet olduğumuz yoksa rüya mı?

    Bu, aynı zamanda İttihat ve Terakki yönetimiyle ters düşmeye başladığının
    ilk kanıtıdır Gökalp'in... Devrimciliğine gelince. Dilde, dinde, hukukta, kadın haklarında, sanatta, iktisatta ve hemen bütün kurumlarda Batılılaşma yollarını arar... Halkçılığı demokrasinin karşılığı olarak almış ve benimsemiştir. Fatih
    Rıfkı Atay'a göre Atatürk, yeni kuracağı partinin ilkelerini onun belirlemesini
    isteyecek kadar önemsemiştir bu düşün adamını...

    İnanılana, bekleyerek de ulaşabilir, arayarak da beklemek karakterine uymadığından o hep aramıştır. Bu yolda, çok çetin sınavlar vermiş, hapislere girmiş, öğrenimini yarıda bırakarak kendi kendini yetiştirmek
    zorunda kalmıştır. Bu sırada aradığı kahramanı genç ve yurtsever bir askerde, Enver Paşa'da bulduğunu sanmış, ama yanıldığını çabuk anlamıştır... İşte o günlerde, savaştaki başarısız sonuçlara halkın dinsel duygularındaki zayıflamanın sebep olduğunu (!) ileri sürerek kadınların uzun etekle dolaşmasını zorunlu kılan Enver Paşa - Şeyhülislam (Ürgüplü) Hayri Efendi ikilisine karşı sesini yükseltmekte gecikmemiştir: Kadınların eteğine devlet karışmaz. Karışsa karışsa doktorla, moda karışır... demiştir.

    Talat Paşa'nın birlikte yurtdışına kaçma teklifini “ben milletimi,
    memleketimi kendi kaderine terk edemem” diyerek reddettiğinden
    tutuklanıp idam istemiyle Divan-ı Harpte yargılanır ama Darülfünun
    gençliğinin hakkındaki coşkun gösterisini gören İngilizler, ölümünün
    ciddi kargaşalığa neden olabileceği endişesiyle onu da Malta'ya sürmekle
    yetinirler... Gökalp'in felsefesi bir kahraman aramaya, onu bir kez bulunca da bağlanmaya yatkındır. Aradığı kahramanı Atatürk'te bulmuştur. (Gene) Falih Rıfkı Atay'a göre Mustafa Kemal'in bilincindeki birikimlerin belli başlı iki kaynağı Namık Kemal ve Ziya Gökalp'ti. Mustafa Kemal'in ilk nutuklarında Namık Kemal, belagatinden esintiler varken, sonrakilerde Ziya Gökalp'in eski bir sadeleştirme cereyanını Türkçeleştirme kurallarının etkisi fark edilir... (Denilebilir ki) bir Atatürk'ten önceki Gökalp vardır, bir de sonraki. Atatürk'ten önceki Gökalp, günün koşulları nedeniyle ve bilim adamı kişiliğinin yaralanması pahasına içindeki hızlı atın gemlerini durmadan kasarak beklemeye çalışırken Atatürk'ten sonraki Gökalp bir yarıştadır adeta Atatürk'ün köktenciliği, gözü pekliği ve ödün tanımaz büyük soluğu artık onu koşturmaktadır. Falih Rıfkı'nın dediği gibi Heyecan ve düşüncelerini Namık Kemal- Ziya Gökalp ikilisinin Türk düşünce ve duygu dünyasına yaymış olduğu havadan alıp buna kendi büyük prestij ve gücünü katan Atatürk yalnız köktenci değil sabırsızdır da... (O, yapacaklarını gerçekleştirirken) Ziya Gökalp bir yandan ona yetişmeye çalışmakta, bir yandan da (devrimlerin) felsefesini yapmak, sistemini oluşturmak, tarihsel, sosyal ve ekonomik temellerini hazırlamak, bağlantılarını
    kurmak ve hepsini birden tarihsel bir perspektif içine oturtmak için didinmekteydi... Bir bilim adamı için genç sayılacak yaşta ve Atatürk'ün daha sonra gerçekleştirdiklerini göremeden ölmesi onun için büyük bir bahtsızlık,
    Atatürk için de şanssızlık olmuştur... Atatürk ve Ziya Gökalp çağlarını aydınlatan iki ışıktılar... Kayıp giden yıldızlar ışıklarının parıltısını yüz binlerce yıl sonra bile yitirmiyorlar. Gökbilimciler bunu çoktan kanıtladılar__
  • (Gazi Üniversitesi, Ziya Gökalp Sempozyumu,
    Ankara, 8 Mart 2004)
    Seksen dört yıl önce, 25 Ekim 1924 tarihinde, Büyükada'daki
    evinden sedyeyle getirildiği Taksim-Harbiye arasındaki Fransız
    Hastanesi'nde öldü. Kesin bir tanı konulamamıştı, bir süredir devam
    eden hastalığına aksi olsaydı bile ülkenin ve adı geçen sağlık
    kurumunun o günkü yetersiz koşullarında bir şeylerin yapılabilmesi
    pek mümkün olmayacak gibiydi. Herhalde, çok geç kalınmıştı...
    İstanbul'un o güne kadar tanık olmadığı görkemli bir kalabalığın
    elleri üzerinde taşınan na'şı, Ayasofya Camiinde cenaze namazı
    kılındıktan sonra Çemberlitaş yakınındaki II. Mahmut Türbesi'nin
    haziresinde toprağa verildi. Güzel bir kabir yaptırdı sevenleri
    onun için.

    Asılları Diyarbakır Müzesi'nde bulunan eski harflerle el yazılı notlarla kardeşi Nihat Gökalp, ağabeyinin son gün ve saatlerini bir asker titizliğiyle kayda geçirmiş: “Merhum ağabeyimin sıhhatinin fenalaşmasından bir gün önce,
    23 Ekim 1924 cuma günü dimağında su toplandı. Bunun alınması
    halinde iyi bir sonuç sağlanabileceği söylendi. Doktorlar da aynı
    kanıdaydılar. Aile reisi olarak ben ve yengem Vecihe Hanım (bu konuda)
    bir senet imzalayarak verdik. İçi boru olan bir mili merhumun
    omuriliğine soktular. Büyük bir tasın içine, dimağdan geldiğini
    söyledikleri bir kilo kadar bulanık bir su aktı. Fakat bu ameliyenin
    (işlemin) bir yararı olmadı. Merhum, son günlerinde ağızdan gıda
    alamadığından (sözünü ettiğim) milin bir benzerini, ucu midesinin
    içine geçinceye kadar (ağızdan) sokuyorlar ve bununla midesine
    sıvı bir gıda akıtıyorlardı.. .
    (Hastamız) Pangaltı'daki Fransız Hastanesi'nin ikinci katında bulunan
    38 numaralı odada tedavide idi. Telefonu, Beyoğlu 138...

    Son saatleri: Cumartesi, 24-25 Ekim 1340 ( 1924) gece saat 22 sıralarında
    nabızları düşmeye ve hafif can çekişme belirtileri görülmeye
    başlandı. Sabaha doğru, saat iki buçukta, bu durum kademeli olarak
    artarak 4.49'da ruhunu teslim ettiler. Bundan sonra bile yüzü nurlu idi
    ve tazeliğini koruyordu. Bunları saat 5.40'ta yazıyorum...
    Yedek subaylarımızdan şehit Enver Bey'in eşi olan hastabakıcı Madam
    Roz ile hemşire Matmazel Maryel Vis (gece boyunca) yanımızda
    bulundular. Bu muhterem hanımlar büyük bir özen ve üzüntüyle hizmet
    ediyorlardı...

    Sözünü ettiğim Madam Roz'un yetim (kalmış) çocukları şunlardır:
    Zeki Enver ve Şahap Enver beyler. Büyüğü on bir, küçüğü beş yaşlarında
    idi ve İstanbul'da oturuyorlardı. Şehit subay yavruları olmaları nedeniyle
    her ikisi de Kuleli Askeri Lisesi ilkokul sınıflarına alınmışlardı...

    Ankara'dan, reisicumhur ve arkadaşları ile Büyük Millet Meclisi ve
    hükümet adına bir heyetin yanı sıra İstanbul'daki bütün resmi ve gayri resmi kurumların temsilcileri, ayrıca, halkın pek önemli bir kısmı
    en derin bir teessür içinde cenaze ve defin törenine katıldılar. Daha
    önce hastanede ölüm raporu imzalandıktan sonra merhumun na'şı
    saygıyla ölü odasına alınmış ve lambaları sabaha kadar yanık bırakılan
    bu odada tutulmuştu. Türk Ocağı (yetkililerinin) başvurusu ve
    bizlerin izni ile merhumun yüzünün kalıbı alçıya alındı. Büstü veya
    heykeli yapıldığında bu (masktan) yararlanılacakmış.. .
    Bu notları 24-25 Ekim cumartesi ve pazar günleri aldım. Nihat Gökalp
    ...

    2001 yılının Mayıs ayında. Hulki Cevizoğlu imzasıyla Aktüel ve Mevlut U. Yılmaz imzasıyla da Yeni Düşünce dergisinde çıkan yazılarda, Ankara Etnografya Müzesi'nde Ziya Gökalp'in kesik sağ elinin mumyasının olduğu iddiası ortaya atılmış ve bu iddia fotolarla da desteklenmişti. İşin ilginç yanı, müze yetkilileri bu konuda kesin bir şey söylemiyorlardı:
    Bu, gerçekten bir elin mumyası mıydı yoksa bir mulaj mı? Her ne amaçla
    olursa olsun birilerinin Ziya Gökalp'in elini düpedüz kesmiş olması, kardeşi Nihat Bey'in bir dakika bile yanından ayrılmadığı bir ortamda olanaksız gibi görünüyor. Bu konu gene de, daha fazla vakit geçirilmeden adı geçen müze ilgililerince aydınlatılmalıdır.

    25 Ekim 1924 pazar günü öğleye doğru Anadolu Ajansı bütün
    yurda ve dünyaya şu tebliği yayımladı:
    Türk vatanı en büyük ilim adamını kaybetti. Milli Mücadele (azminin)
    ruhu olan milliyet fikirlerini yaymak suretiyle Ziya Bey'in yerine getirdiği hizmetler, Türk milletinin kalbinde sonsuz bir minnet
    (duygusu) bırakmıştır. Anadolu Ajansı, bu büyük kayıp karşısında
    duyduğu derin üzüntüyü belirtir ve ulusumuza başsağlığı dileklerini
    sunar...
    Gökalp ailesine gelen yüzlerce taziye telgrafının tam sayısı belli değildi ama içlerinden birinin yeri başkaydı: İstanbul Vilayeti vasıtasıyla (Diyarbakır mebusu) Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye: “Muhterem eşiniz Ziya Gökalp Bey'in bütün Türk âlemi için acı
    veren bir kayıp oluşturan ebedi yokluğunun yarattığı başsağlığı
    duygularımı ve Türk milletinin samimi ve kalpten üzüntülerini yüksek
    kişiliğinize arz eder ve Türk millet ve hükümetinin büyük düşünürün
    ailesi hakkındaki müşfik duygularını temin ederim, efendim.
    Ankara, 26 Ekim 1924, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal

    Reisicumhurla aynı gün Latife Gazi Mustafa Kemal imzasıyla
    Latife Hanım da Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye başsağlığı
    dileklerini arz ediyordu.

    Başvekil İsmet Paşa'nın telgrafı ise şöyleydi:
    Büyük alimin kaybı ile memleketin uğradığı felaket içinde muhterem
    ailenizin duyduğu derin üzüntüye bizler de ailece katılıyoruz.
    Cenab-ı Hak'tan (sizlere) teselliler niyaz ederim.
    İsmet

    Ziya Gökalp'in insan olarak kişiliğine; düşünce ve ülkülerine
    olan ilgi bunca yıl sonra da eksilmeden sürüp gidiyor. Birkaç örnekle,
    gazeteci Taha Akyol köşesinde onun yaşayan fikirleriyle
    hala bir ışık olduğunu belirtiyor ve bir anma toplantısı düzenleyen
    İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü
    ve De kan Prof. Korkut Tuna'yı yürekten kutluyordu.

    İlhan Selçuk, hayli buruk da geçse Cumhuriyet'in 83'üncü yıl dönümü törenler ve aydın ve bilinçli çevrelerde geleceğe dönük endişelerle kutlanırken, Gökalp'in ilk kez Tanin gazetesinde 20 Aralık 1915 günü yayımlanan ve
    Benim dinim ne ümittir, ne korku,
    Allah'ıma sevdiğimden taparım!
    dizeleriyle başlayan ünlü şiirinin tamamına Penceresinde yer
    veriyor ve şöyle diyordu:
    Milli Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti,
    Ziya Gökalp 'in şiirinde kendisini bulmuştu. Ama ne yazık (Cumhuriyetimiz)
    tarikat ve cemaat furyasında ulusal benliğini yitirdi...


    Oktay Akbal da üzüntülüydü ve sitemlerini açıkça yöneltiyordu
    “Orasıdır Senin Vatanın Diyen Adam” başlığıyla yayımlanan
    Evet/Hayır köşesinde: Ziya Gökalp şair, felsefeci, yazar ve devrimci kişiliğiyle; yapıtlarıyla,
    öngördüğü düşünceleriyle yaşayan bir bilge. Mustafa Kemal öncülüğündeki
    atılımların baş destekçisi... Türklük, Türkiyelilik, alt kimlik, üst
    kimlik gibi tartışmaların üstüne çıkmış bir Doğulu yurttaşımız... Atatürk'ün
    Ne mutlu Türk'üm diyene gerçeğini kimliğiyle kanıtlamış... Daha 1910'larda Türklüğü, Türkçe'yi, gerçek Müslümanlığı anlatmak, öğretmek, benimsetmek için şürle, kitapla, konuşmalarla büyük çaba harcamış bir büyüğümüz. Ama bizler unutkan insanlarız. Böyle bir öncüyü ancak ölüm yıldönümlerinde zorlukla anımsıyoruz...

    Fıkra, makale, kitap, hitabe... Hepsi toplumların aydınlanmasında
    etkilidir ama en güçlü, en kalıcı olan, iç dünyamızda yer eden şiirdir.
    Gökalp de bunu yapmış, kendinden sonrakilere en uygun öğütleri bırakmış
    biri... Prof. Cavit Orhan Tütengil'e (toplumbilimci, felsefeci,
    1921 - faili meçhul kalmış bir cinayet sonucu 1979) göre Ziya Gökalp'in
    etkisi ölümünden sonra da sürmektedir. Prof. Emre Kongar'a
    göre ise Geç kalmış ulusallaşmanın kuramsal temellerini atan bir
    düşünce adamıdır.

    Başka bir Cumhuriyet yazan, Hikmet Bila, bugünleri düşündüren bir de alıntı yapmıştı köşesinde; devrim tarihimizin unutulmaz bir ismi olan gazeteci, yazar ve siyaset adamı Falih Rıfkı Atay'dan (1894-1971): “Türkçülük ve Türkçüler, hiçbir politikaya karışmasalar bile suçlu ve sorumlular arasındaydılar! Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de Türkiye'de milliyet hissini uyandırmaktı. Sanki bütün felaketlere o yüzden uğramıştık. Maarif nazırlarından biri, mektep kitaplarından Türk kelimesinin çıkarılmasını istemişti. Türklükten kaçan kaçanaydı.”

    Bunları yazıyordu, aralarında görüş ayrılıkları olduğunu herkesin bildiği Taha Akyol, İlhan Selçuk, Oktay Akbal ve Hikmet Bila gibi kimi seçkin köşe yazarları. Taha Akyol üstelik İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde düzenlenen Ziya Gökalp'le ilgili bir anma toplantısı nedeniyle Dekan Korkut Tuna'yı -haklı olarak- kutluyordu.

    Kim bu adam? Ne gerek var onu anmaya?
    Ölümünün 8O'inci yılına rastlayan 2004'te Ankara'da Gazi Üniversitesi
    Ziya Gökalp'le ilgili bilimsel bir toplantı, bir sempozyum
    (seminer) düzenlemeye karar verdi. Çalışmalar 8-9 Mart
    günlerini kapsayacak ve rektörlüğün Mimar Kemaleddin Salonunda yapılacaktı. Sempozyumun konusu Ziya Gökalp – Ulus Devlet ve Küreselleşme olarak belirlenmişti. Doğrusu, ülkenin ve dünyanın güncel sorunlarına ışık tutmaya açık bir konu seçilmişti.
    Bununla da yetinmeyen üniversite yönetimi, günler öncesinden
    Ankara ölçeğinde tanıtımı yapılan halka açık sempozyumu
    daha da çekici hale getirmek için bir de konser düzenlemişti.
    Rektör Profesör Dr. Rıza Ayhan, herkesi, Ziya Gökalp'in Anısına
    Türk Dünyası Müziğinden Örnekler konserini onurlandırmaya
    davet ediyordu. Bitmedi! Sayın rektör, yapacağı açış konuşmasından sonra Ziya Gökalp'in hayatta kalan tek kızı olan Türkan
    (Gökalp) Yurtcanlı (doğum. 1918) Hanımefendi'ye özenle hazırlanmış
    görkemli bir de anı plaketi sunulacaktı.

    Gazi Üniversitesi böylece, kendisini yurduna ve halkına adamış
    bir büyük düşünür ve bilim adamını tam da zamanında gündeme
    taşımakla kalmamış, onun, seksen altı yaşındaki (bu kitap
    yazılırken doksan yaşındaydı) kızını da unutmamıştı:
    Plakette şu sözler okunuyordu:
    Sayın Türkan Gökalp, Türk düşünce ve siyaset hayatının önemli
    isimlerinden fikir adamı ve düşünür babanız Ziya Gökalp adına düzenlenen
    Ölümünün Sekseninci Yılında Ziya Gökalp-Ulus Devlet ve
    Küreselleşme Sempozyumu anısına şükranlarımı sunarım.
    8 Mart 2004, Profesör Dr. Rıza Ayhan, Rektör

    Ya katılanlar? Böyle bir sempozyumda tebliğlerini sunmak ve konuşmak için yapılan daveti kabul ederek kimler gelmemişti ki Ankara'ya? Gazi'den Prof. Dr. Semih Yalçın, Mümtazer Türköne, Çağatay Özdemir, Necmeddin Sefercioğlu ve Ahmet Bican Ercilasun dışında, Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Anıl Çeçen ile Sina Akşin, Hacettepe'den Prof. Dr. Umay Günay ile Başkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fikret Eren...

    Sonra İstanbul ve başka illerden
    gelenler. İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Erkal,
    Korkut Tuna ve Doç. Dr. Özcan, Marmara'dan Prof. Dr. İnci
    Enginün ve Bilken'ten Prof. Dr. llber Ortaylı... Gaziantep Üniversitesi'nden
    Prof. Dr. Hikmet Yıldırım Celkan ile Süleyman Demirel'den
    Prof. Dr. Bayram Kodaman...

    Osmanlının, İstanbul'daki bir tek Darülfünundan 100'ün üzerinde üniversite yaratan Cumhuriyet'in bilim adamı çocukları Ziya Gökalp'in öncülüğünü yaptığı ulus devlet kavramı üzerinde tebliğ sunmak ve görüşlerini belirtmek için toplanmıştı başkentte. Dinleyicilerin çoğunluğunu da Cumhuriyet'in eğitimcileri
    ile öğrenciler oluşturuyordu.

    Seçkin bir kalabalığın doldurduğu salonda, 8 Mart 2004 Pazartesi günü Rektör Prof. Dr. Rıza Ayhan kısa bir konuşmayla Ziya
    Gökalp'i andı ve sempozyumun amacını açıkladıktan sonra hazırlanan
    plaketi sunmak üzere Türkan Gökalp'i sahneye davet etti.
    Çok istemesine karşın, doktorları izin vermediği için ne yazık ki
    gelememişti Türkan Hanım ve en derin şükran duygularını Gazi
    Üniversitesi rektör ve yetkililerine iletmek üzere kızı Sevinç Karacan'ı
    görevlendirmişti.

    Oğlu Oğuzhan'la birlikte Ankara'ya gelen Sevinç Hanım sunulan
    plaketi aldı, teşekkür etti ve yerine oturdu.
    İlk gün öğleden önce, Küresel Tehdit, Ulus Devlet ve Türkiye
    konuşulacaktı. Sırasıyla Profesör Erkal, Çeçen ve Tuna tebliğlerini
    sundular ve alkışlandılar. Öğleden sonrasının konusu ise Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Geçişti. Oturum başkanı Profesör Eren, program gereği ilk sözü Prof. Dr. llber Ortaylı'ya verdi. Sempozyuma katılanlar ve dinleyiciler, son yılların bu, çok moda ve hemen her taşın altından çıktığını gördüğümüz; Kırım'ın (efe kentinin Ortay köyünden, Avusturya doğumlu tarihçiyi dinlemeye hazırlandılar . . .
    .. . Ve, film koptu! Bu ilginç zatın konuşmalarındaki biraz alaycı ve
    dinleyicileri küçümseyen, aşın bilgiç tavırların yabancısı olmayanlar
    fazla şaşırmadılar ama salonda birden buz gibi bir hava esti...
    Neler söylüyordu ünlü (!) tarihçimiz: Kimdi bu Ziya Gökalp?
    Falanca sosyoloğun kötü bir kopyası değil miydi? Onunla ilgili olarak buraya toplanıp konuşmaya değer miydi? Herkes hayretle birbirine baktı: Madem Ziya Gökalp, hakkında toplantılar düzenlemeye değer biri değildi, o halde neden gelmişti buraya kendisi? Yaptığı, yalnız Ziya Gökalp'in anısına, onu sevenlere,
    dinleyicilere, salonda hazır bulunan yakınlarına ve hepsinden önemlisi Gazi Üniversitesi'nin rektör ve yöneticilerine düpedüz hakaret değil miydi? Böyle uluorta konuşmak bir bilim adamına yakışır mıydı?
    Sevinç Karacan duyduklarını, kulaklarına inanamadan bir süre
    sabır ve şaşkınlık içinde dinledi. Kalkıp Bay Ortaylı'yı susturmayı ve ona aynı kürsüden cevap vermeyi düşündü ama sinirden tittriyordu.
    Bunu yapacak durumda olmadığını hissetti ve iyi ki annemi o yaşlı ve hasta halinde getirmemişim... diye düşündü; sert bir hareketle birden yerinden kalkıp salonu terk etti. Yetkililer arkasından koşturarak, yapılan konuşma nedeniyle
    kendisinden özür dilediler... Bu sözlere kesinlikle katılmadıklarını
    ve kendilerinin de çok üzgün olduklarını belirtip “Böyle bir şeyin
    başımıza geleceğini bilseydik bu zatı elbette davet etmezdik!..” dediler, ama büyük bir sarsıntı geçiren Sevinç Karacan'ı salona dönmeye razı edemediler. Titreyen elleriyle biraz önce dedesinin anısına verilen plaketi bu yetkililere iade etmeyi düşündü ama hemen vazgeçti. Ne suçu vardı Gazi Üniversitesi'nin?
    İlk vasıtayla İstanbul’a döndü, oğluyla birlikte.
    Sempozyum beklenmedik bir skandalla fiilen sona ermişti ama davetli profesörlerden bir bölümü organizatörlere ayıp olmasın diye 9 martta yapılan ikinci günkü çalışmalara da katıldılar. Profesör tarihçi Bay Ortaylı ise bir daha ortalıkta görünmedi.
    Sayın Sevinç Karacan'dan dinlediklerimi, olayların tanığı olan
    -ulaşabildiğim- profesörlerin hepsi doğruladılar. Bir farkla ki, Bay
    Ortaylı’nın Gökalp hakkında kullandığı sözcükler aslında bu kitaba
    alınamayacak nitelikteydi. Konuştuğum hocalardan biri, Gaziantep
    Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Başkanı
    Profesör Dr. Hikmet Yıldırım Celkan şunları söyledi bana:
    Onu tanıyan bazı hocalar 'Aldırmayın! Bu adam hep böyledir.' dediler, ama çoğumuz büyük bir infıal içindeydik. Benim konuşma sıram ertesi gündü. Ona cevap vermek için (Sayın Celkan burada farklı bir söylem kullanıyor) 9 martı bekledim. Ama gelmedi. Sanırım, gelemedi. Kaybolmuştu ortalıktan. Kimse de
    nerede olduğunu bilmiyordu. Oysa böyle toplantılardan sonu gelmeden
    ayrılmamak bilimsel nezaket gereğidir. Biz nasıl o konuşurken hazır bulunmuşsak onun da kendisinden sonra konuşacakları dinlemesi gerekmez miydi?”

    Ziya Gökalp'in torunu Sevinç Karacan ve sanayici eşi Şahin Bey'le, İstanbul Suadiye'deki evlerinde uzun söyleşilerimiz oldu. Dedesi öldüğünde annesi altı yaşındaydı. O nedenle, Ziya Gökalp'le ilgili olarak bildikleri, Seniha ve Hürriyet teyzelerinden dinledikleriyle sınırlıydı. Özellikle, hiç evlenmeyen ve yaşamı boyunca babasının kişiliği, kitapları ve benzeri çalışmaları konusunda sürekli kafa yoran Hürriyet Teyze'sinden duyduklarıyla: “Böyle bir insanın torunu olmak elbette gurur verici bir şey, ama size belli sorumluluklar da yüklüyor. Sürekli, 'Nasıl ona layık bir insan olabilirim?.. ' diye düşünüyorsunuz. Dedem, insanlara çok değer verir, başta kendi ailesi olmak üzere herkese sevgi ve anlayışla yaklaşırmış. Sinirlenip öfkelendiğini gören olmamış... Bunun yanı sıra, kendisini bütünüyle ülke sorunlarına verdiği için çocuklarıyla yeterince ilgilenememiş. Başka babalar gibi akşam olunca evine gelmesini beklerlermiş, ama o gelmezmiş. Ömrü hep ailesinden uzaklarda geçmiş, diyebiliriz. Limni ve Malta'dan yazdığı yüzlerce mektupla çocuklarının baba eksikliğini duymalarını bir ölçüde önlemeye, onlara varlığını kanıtlamaya çalışmış olmalı. Anneannemin ömrü ise eşinin öldüğü veya padişaha karşı olduğu için öldürüldüğü haberinin her an gelebileceği korkusuyla geçmiş . . .
    Bir de üzüntüsü var Sevinç Hanım'ın. Diyor ki: Evet, dedemin kendi kızlarıyla
    yeterince ilgilenemediği, onların geleceğini düşünmeye fırsat bulamadığı doğru, ama 'Ben yalnız üç kızımın değil, bütün Türk çocuklarının babasıyım! . .' dediği de doğrudur. Peki, bugünün gençlerine, çocuklarına onu tanıtmak için ne
    yapılıyor? Ziya Gökalp bir 'Alageyik' şiiriyle geçiştirilebilir mi? Eskiden hiç olmazsa TRT' de zaman zaman onunla ilgili programlar yapılırdı. Sonra bıçak gibi kesildi bunlar. TRT'ye kimliğimi belirterek bunun nedenini sordum. Bir süre sonra mektupla cevap geldi kendilerinden: 'Kim olurlarsa olsunlar, ölümlerinin üzerinden elli yıl geçtikten sonra artık hiçbir Türk büyüğü için anma yahut benzeri bir program yapılmazmış! Anılmasın, demiyorum, ama örneğin bir Mehmet Akif hiç aksatılmadan her yıl anılmıyor mu? Ve daha başkaları da. .
    Mevlana'yı 800 yıl sonra bile anmadık mı? Andık da fena mı oldu? Toplum için
    önemli işler yapmış ölümsüzleşmiş insanlar 'Aradan elli yıl geçti,
    artık yeter.. .' denilerek unutulmaya nu terk edilmeli? . .

    “Seniha, hatta Hürriyet Teyzem Birinci Dünya Savaşı'nın güçlük
    ve kıtlık günlerini çok iyi hatırlayacak yaştaydılar. Onlardan dinlemiştim.
    Dedem o tarihlerde ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki
    Fırkasının en etkili isimlerinden. . . Bir akşamüstü 'parti' den gelen
    bir adam piyasada bulunmayan bazı erzakla bembeyaz francalalar
    getirir. Dedem müthiş sinirlenir ve adamı 'Bunları al ve kim
    gönderdiyse ona götür. Halk yiyecek ekmek bulmazken boğazımdan
    geçer mi? . . ' diyerek kapıdan kovar. Özellikle, hemen herkesin
    kendi çıkarından başka bir şey düşünmediği günümüzde böyle yüce ruhlu bir insanın bilenlere anımsatılmasında, bilmeyenlere de öğretilmesinde ne salonca olabilir? Aradan elli yıl değil çok daha fazlası geçmiş olsa bile...

    Söyleşimiz sırasında Sevinç Hanım'dan annesiyle ilgili bilgi istiyorum. Biliyorsunuz, doksan yaşında ve kimi sağlık sorunları olsa da iyi sayılır. En sevindirici olanı da zihni pırıl pırıl. Benim ve eşimin gözetimi altında çok yakınımızda oturuyor. Kendisini her gün muhakkak görür ve her ihtiyacını karşılarım. Yirmi dört saat yanında eğitimli bir yardımcısı var...

    Biliyorum, babası tutuklanıp sonra da Malta'ya sürüldüğünde kundakta, dedeniz 'esaretten' kurtulduğunda ise üç yaşındaydı. Öldüğünde ise altı. Gene de onu görmek ve tanımak isterdim. Ziya Gökalp'ten bizlere kalan bir armağan kendileri...
    -Ben de isterim bunu, ama korkarım mümkün olmayacak. Nedenine
    gelince annem, aldığı terbiye gereği yeni biriyle tanışacağı zaman muhakkak hazırlık yapmalı. Ona göre giyinmeli, saçlarını yaptırmalı! Ama bugünkü durumu buna elverişli değil. Yürüme güçlüğü var bir de...
    -Küçük ve masum bir hileyle çok geçmeden bana bu imkanı sağlıyor
    Sevinç Hanım. Birlikte evine gidiyoruz. Babası Malta'da iken
    ablalarını o benim babam... diyerek kızdıran -neredeyse- doksan yıl öncesinin kocaman, zeki gözlerle bakan Türkan’ı karşımda “Babasının sevgili küçük kızı şimdi tam bir hanımefendi.” Biraz, yaşlanmış, o kadar. Kızının ister istemez hazırladığı “Anne seni çok güvendiğim bir doktor dostumuz ziyaret edecek... hilesini (?) anlamaz göründüğü hemen belli oluyor. Kitabın durumunu sorunca
    Çıktığında ilk size getireceğim... diyorum.” Babasının 1924 sonbaharında Büyükada'dan sedyeyle hastaneye götürülüşü sırasında neler hissettiğini anlatırken gözleri doluyor. Ne kadar büyük ve insanın adeta derinliklerine işleyen gözler bunlar... Durup dururken, Babam da çok sevdiği ve hiç dilinden düşürmediği Namık Kemal gibi kırk sekiz yaşında ölmüş . . . diyerek şaşırtıyor
    bizi.
    Ayrılırken Kabul ederseniz gene geleceğim . . . diyorum.
    Gülümseyerek cevap veriyor: Bekleyeceğim. . .

    Ziya Gökalp'i görmüş gibi, onunla konuşmuş gibi oluyorum.
    Bu kitabı yazarken en büyük şansım Ziya Gökalp'in, hepsi de
    önemli ülke hizmetlerinde bulunmuş seçkin yakınlarını tanımak
    oldu. Tıpkı zarif torunu Sevinç Hanım gibi büyük bir içtenlikle
    beni desteklediler. Bildiklerini ve ellerindeki belgeleri, resimleri
    benimle paylaştılar, yararlanmama sundular.

    En başta, doksan altılık koca çınar; öğretmen, bürokrat, yazar
    ve hukukçu Diyarbakırlı Reşid İskenderoğlu'nu (doğm. 1912)
    saymalıyım: Ziya Gökalp'in annesi Zeliha Hanım'ın ağabeyi, Osmanlı
    Meclis-i Mebusan üyelerinden Pirinççizade Arif Efendi'nin
    torunu Reşid Bey. Kadim dostum ve meslektaşım Fethi Pirinççioğlu
    da öyle. Onun kızı, değerli turizmci Yasemin Pirinççioğlu olmasaydı
    Sayın İskenderoğlu ile Gökalp kardeşleri, dolayısıyla Sayın
    Türkan Yurtcanlı ve Sevinç Karacan'ı tanımayacaktım.

    Evet! Mete ve Turfan Gökalp kardeşler. . . Ziya Gökalp'in kardeşi
    Nihat Gökalp'in çocukları. Mete Bey, önemli bankacılık görevlerinde
    bulunmuş, TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu'nda Maliye
    Bakanlığı'nı temsil etmiş deneyimli ve uzman bir yönetici.
    Turfan Bey ise Türk Hava Kuvvetleri'nde tuğgeneral rütbesiyle
    emekli olmuş bir asker. 700 saatlik jet av-bombardıman (uçakları)
    pilot deneyimi var. Hava Harp Okulu Öğretim ve Hava Kuvvetleri
    Komutanlığı Personel Dairesi başkanlıkları görevlerini başarıyla
    üstlenmiş.

    Reşid İskenderoğlu; Mete ve Turfan beyler... Onlarla yaptığım
    görüşmelerden söz edeceğim. Ah, keşke bir de sayısız yapıta imza
    atmış çok değerli oyun yazarı, şair ve doktor Orhan Asena'yla
    (1922-2001) görüşebilseydim! Ziya Gökalp'in ablası Sacide Hanım'ın
    torunuydu Orhan Asena. Onu, 1981 yılında Diyarbakır Üniversitesi'nde
    yaptığı Atatürk ve Diyarbakır konulu ilginç tebliğinden bölümleri kitabıma alarak anmaya çalışacağım.

    Ziya Gökalp'in, üstelik okul ağabeyim olan bir yakını daha var ki, Diyarbakır'daki müze evini ziyaret ettiğimde içim nasıl
    da sızlamıştı: Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)! Şiirimizin,
    dramatik yaşamı en verimli olabileceği çağda noktalanan romantik
    ve talihsiz çocuğu. Ziya Gökalp'in annesi onun dedesinin
    kardeşi, babası Sıtkı Tarancı'nın da halasıydı. Otuz Beş
    Yaş şiirinin şairinden söz edilince ister istemez bir başka büyük
    şair geliyor akıllara: Ziya Osman Saba (1910-1957). Cahit
    Sıtkı Tarancı'nın Galatasaray'da en yakın arkadaşı. Ayın yıl
    doğmuşlar ve Saba, arkadaşını öbür tarafta yalnızca bir yıl
    bekletmiş. Oktay Akbal, Ziya Osman Saha'nın ardından Yaşadığımız
    dünyanın çirkinlikleri karşısında onun kadar yücelebilmiş,
    onun kadar ermiş kişiliğine çıkabilmiş başka kimse düşünülemez diyordu.

    Cahit Sıtkı Tarancı'ya dönersek. Dedesi Hacı Hüseyin Efendi,
    Pirinççizade Hacı Salih Ağa’nın oğluydu. Babası Sıtkı Efendi Soyadı
    Kanunu çıkınca Tarancı soyadını aldı. Orta Asya'daki bir
    Türk boyunun adıydı Tarancı. Gelin, ülkemizin şu talihsiz günlerinde ondan dizelerin gölgesine sığınalım:

    MEMLEKET İSTERİM
    Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla san olsun,
    Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
    Memleket isterim
    Ne zengin fakir, ne de sen ben farkı olsun,
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.
    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
    Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin efsane hocalarından
    Profesör Sadri Maksudi Arsal'ı (1880-1957) Atatürk bir gün Çankaya'ya
    davetle, kütüphane odasında kabul eder. İsmet İnönü'yle birlikte
    bir Anadolu haritası üzerine eğilmiş çalışmaktadır. Arsal'a
    dönerek bu dağların bağ haline getirilmesiyle hem yeşilliğin sağlanacağını
    hem de alınacak ürünle ekonomiye katkıda bulunulacağını,
    üstelik iklim bakımından da iyi olacağını söyler.

    ATATÜRK
    Atatürk'üm eğilmiş vatan haritasına
    Görmedim tunç yüzünde böylesine geceler
    Atatürk n'eylesin memleketin yarasına
    Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler.


    Nerde İstiklal Harbi'nin o mutlu günleri,
    Türlü düşmana karşı kazanılan zafer,
    Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tanyeri,
    Atatürk'üm ben ölecek adam değildim der.

    Git hemşerim, git kardeşim toprağına yüz sür,
    O'dur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür,
    Resimlerinde bile melül, mahzun görünür,
    Atatürk'ün kabrinde rahat uyumak ister.
    (1947)

    Kısa bir şiir daha Yeter ki Gün Eksilmesin Penceremden diyen
    Cahit Sıtkı Tarancı'dan. Aralık 1951 'de söylenmiş. Diyarbakırlı
    ya, köklerini tartışanlara cevap verircesine Türk yüreklerimizden
    söz ediyor:

    ATATÜRK'Ü DÜŞÜNÜRKEN
    Ne şairane mevsimdi sonbahar
    Bahçeleri talan eden bir deli rüzgârdı,
    Kırılan dal, düşen yaprak, şaşkın uçan kuşlar.
    Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı.

    Gel gör ki Atatürk'ün ölümünden bu yana
    Sonbahar bir tuhaf bir başka geliyor,
    Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana
    Türk yüreklerimizi burka burka geliyor.
  • En başta, doksan altılık koca çınar; öğretmen, bürokrat, yazar
    ve hukukçu Diyarbakırlı Reşid İskenderoğlu'nu (doğm. 1912)
    saymalıyım: Ziya Gökalp'in annesi Zeliha Hanım'ın ağabeyi, Osmanlı
    Meclis-i Mebusan üyelerinden Pirinççizade Arif Efendi'nin
    torunu Reşid Bey. Kadim dostum ve meslektaşım Fethi Pirinççioğlu
    da öyle. Onun kızı, değerli turizmci Yasemin Pirinççioğlu olmasaydı
    Sayın İskenderoğlu ile Gökalp kardeşleri, dolayısıyla Sayın
    Türkan Yurtcanlı ve Sevinç Karacan'ı tanımayacaktım
  • Evet! Mete ve Turfan Gökalp kardeşler. . . Ziya Gökalp'in kardeşi
    Nihat Gökalp'in çocukları. Mete Bey, önemli bankacılık görevlerinde
    bulunmuş, TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu'nda Maliye
    Bakanlığı'nı temsil etmiş deneyimli ve uzman bir yönetici.
    Turfan Bey ise Türk Hava Kuvvetleri'nde tuğgeneral rütbesiyle
    emekli olmuş bir asker. 700 saatlik jet av-bombardıman (uçakları)
    pilot deneyimi var. Hava Harp Okulu Öğretim ve Hava Kuvvetleri
    Komutanlığı Personel Dairesi başkanlıkları görevlerini başarıyla
    üstlenmiş.
  • Reşid İskenderoğlu; Mete ve Turfan beyler... Onlarla yaptığım
    görüşmelerden söz edeceğim. Ah, keşke bir de sayısız yapıta imza
    atmış çok değerli oyun yazarı, şair ve doktor Orhan Asena'yla
    (1922-2001) görüşebilseydim! Ziya Gökalp'in ablası Sacide Hanım'ın
    torunuydu Orhan Asena. Onu, 1981 yılında Diyarbakır Üniversitesi'nde
    yaptığı Atatürk ve Diyarbakır konulu ilginç tebliğinden bölümleri kitabıma alarak anmaya çalışacağım.