Hediye gelen her kitabı okurum. Kitaba, emeğe ve hediye eden kişiye duyduğum saygıdan ötürü. Bana ulaşan her metne şans vermek benim için yazılı olmayan bir kuraldır. Fakat bu kitabı hiç sevemedim.
Öncelikle belirtmeliyim ki, bu kitapçık, ne yazık ki usulsüz, ölçüsüz ve tamamen fikirde yoksun bir çizgide ilerliyor. Birkaç spesifik konu başlığı haricinde, satır aralarında tutarlı bir zemin ya da mantıklı bir örüntü bulabilmek imkansız.
Metnin bütününe hakim olan o hırpalayıcı, sığ ve kaba üslup, Samimi bir eleştiriden ziyade fevri ve usülsüz bir öfkeyi andırıyor. Önüne gelene kolayca “müşrik” ya da “kafir” etiketi yapıştıran bu vizyonsuz mantık, kitabın kendi kendini tüketmesine sebep olmuş.
Açık konuşmak gerekirse, metnin içinde zikredilen ayet-i kerimeler dışında hiçbir okunur yanı, tutunacak pek çok doğru noktası yok. İlahi kelamın o muazzam ağırlığı ve ölçüsü çıkarıldığında geriye kalan tek şey; sığ bir fanatizm. Üzgünüm..
Hristiyanlığın köklerini araştıran ve delilleriyle buldukları arasında örüntü kuran başarılı bir çalışma. Hristiyanlığın tarih içinde gelişimi; sırasıyla Mithraizm, Mısır Dini ve Budizm'den aldığı etkiler ve uygulamalar yazarın konuyu çok iyi araştırdığını ortaya koyuyor.
TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEMİN MEŞRUİYET ÜRETİMİ: ANTİK İMPARATORLUKLARDAN POST-SEKÜLER TÜRKİYE’YE BİR İKTİDAR ANALİZİ
Din olgusu, insanlık tarihinin yalnızca metafizik ve aşkınlık eksenli bir fenomeni olarak değil; aynı zamanda siyasal egemenlik ilişkilerinin, ekonomik tahakküm biçimlerinin ve ideolojik hegemonya mekanizmalarının kurucu bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel süreç içerisinde din, bireyin kutsalla kurduğu ontolojik ilişkinin ötesine taşınarak, devlet aygıtlarının meşruiyet üretiminde işlevsel
bir aparat hâline dönüşmüştür. Bu bağlamda din, kimi zaman egemenliğin sembolik sermayesi, kimi zaman tahakkümün retorik zemini, kimi zaman ise ekonomik yeniden dağıtım ilişkilerinin kutsal referanslarla rasyonalize edilmesini sağlayan bir hegemonik diskur olarak tezahür etmiştir.
Özellikle siyasal teoloji literatürünün işaret ettiği üzere, egemenlik ile kutsallık arasındaki ilişki tarihsel olarak birbirinden ayrıştırılamaz bir mahiyet taşımaktadır. Carl Schmitt’in “modern devlet kuramının bütün önemli kavramları dünyevileştirilmiş teolojik kavramlardır” önermesi, bu dönüşümün teorik çerçevesini sunmaktadır. Devlet, kutsalın dünyevî temsilcisi olarak kendisini aşkın bir otorite düzlemine yerleştirirken; din de siyasal iktidarın toplumsal rızayı üretme kapasitesini artıran bir ideolojik üstyapı unsuruna dönüşmektedir.
Antik Yakın Doğu uygarlıklarında dinî söylem, modern dönemdeki ideolojik manipülasyon biçimlerinden farklı olarak daha çıplak bir iktidar pratiğinin metafizik çerçevesini oluşturuyordu. Yeni Asur İmparatorluğu , Ahameniş imparatorluğu ve Eski Mısır siyasal organizasyonlarında fetihlerin temel motivasyonu ekonomik artı-değerin denetimi, verimli tarım havzalarının kontrolü ve ticaret arterlerinin
Carl SchmittReinhard Mehring · Polity · 20131 okunma
Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın romanı, pek çok boyutu ve katmanıyla son derece cesurca kurgulanmış bir örüntü sunuyor. Kitap, temelde birey-toplum ve özgürlük-itaat ikilemlerinde bocalayan bir Türkiye toplumu alegorisi niteliğinde.
Batı kültüründe 'oğulun babayı öldürmesi' (Oidipus miti), Aydınlanma Dönemi'yle başlayan zihinsel dönüşümün Fransız Devrimi’yle sonuçlanarak 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik' sloganında yansımasını bulması gibi tarihsel bir izleği besler. Doğu toplumlarında ise tam tersine, 'baba oğulu öldürür' (Rüstem ve Sührap miti). Çünkü Doğu'da babanın otoritesi toplumsal ve geleneksel kaynaklardan beslenerek mutlaklaşır; aradaki güç eşitsizliği oğulun başkaldırmasına pek imkan tanımaz. Başkaldırıldığı noktada ise o baş, toplumsal mekanizmaların da desteğiyle yine baba eliyle ezilir. Nitekim Doğu toplumlarında üretim için her zaman devletin (babanın) desteğine ihtiyaç duyulmuştur; bu sebeple 'Doğu despotizmi', ekonomik hayatın olduğu kadar bu güç eşitsizliğinin de temel dayanağıdır.
Romanın bir diğer güçlü katmanı ise kadın kimliği ve irade ekseninde şekilleniyor. Kırmızı saçlı kadın olarak dünyaya gelmek ve bu kaderi yaşamak ile kırmızı saçlı olmaya hür iradeyle karar vermek arasındaki nüans, Doğu-Batı karşıtlığını bir kez daha görünür kılıyor. Kırmızı saçlı doğmak 'tanrı vergisi' bir yazgı kabul edildiğinden, doğal kırmızı saçlı kadın toplum tarafından kolay kolay yargılanmaz. Ancak iradi olarak saçını kırmızıya boyatan kadın, bu yapaylıkla birlikte toplumun ona yapıştırdığı tüm etiketleri de göğsünü gererek kabul eder ve marjinalleşir.
Özetle, Doğu ile Batı'yı metinlerarası bir köprüyle bağlayan muazzam bir kurgu ve edebi anlatımdı. Bu deneyimden sonra, Orhan Pamuk’un külliyatındaki tüm kitapları okuma arzusu içindeyim.
İnsan neden düşünüyor, neden hissediyor, neden aynı şeyler herkeste farklı anlamlar yaratıyor gibi soruların peşine düşerken karşıma hep ruhçu ya da mistik açıklamalar çıktı. Bu yüzden Steven Pinker’ın fikirlerini okumak istedim. Açıkçası kitap düşündüğümden çok daha yoğun ve karmaşıktı. Pinker bazen öyle detaylı anlatıyor ki bazı bölümleri birkaç kez okumam gerekti. Ben de okurken tuttuğum notlar üzerinden, anladığım kadarıyla bazı fikirleri paylaşmaya çalışacağım.
Pinker’ın ilk önemli noktalarından biri zihni bir bilgi işleme sistemi gibi ele alması. Ama bunu beyin düz bilgisayar gibi çalışıyor anlamında söylemiyor. Beyin fiziksel bir organ, zihin ise bilgiyi işler, semboller kullanır, çevreyi temsil eder, karar verir, hedeflere ulaşmaya çalışır.
Yani düşünmek ona göre sadece hissetmek değil; beynin sürekli veri işlemesi, anlam kurması ve dünyayı modellemeye çalışması.
Bu nedenle insan davranışlarının çoğunu da rastgele değil, evrimsel işlevlerle bağlantılı görüyor.
Pinker’ın dikkat çekmeye çalıştığı şeylerden biri de insanı biraz “biyolojik robot” gibi düşünmesi.
Bunu kaba bir makine anlamında söylemiyor. Daha çok zihnin belirli kurallarla çalışan, bilgi işleyen sistemlerden oluştuğunu anlatmaya çalışıyor.
Kitabın bazı yerlerinde hesaplamalı zihin fikrine yaklaşıyor. Yani düşünmek sadece “ruh hissi” değil; beynin sürekli olasılık kurması ve çevreden anlam çıkarmaya çalışması gibi anlatılıyor. Ama insan zihnini sadece makineye indirgemediğini de özellikle hissettiriyor. Çünkü bilinç, duygu ve öznel deneyim kısmının hâlâ tam açıklanamadığını söylüyor.
"İnsan doğduğunda tamamen boş bir sayfadır, her şeyi kültür öğretir."
Pinker buna açıkca karşı çıkıyor.
Kültür her şeyi yaratmaz. İnsan zihni doğuştan bazı eğilimlerle gelir. Öğrenme kapasitesi bile biyolojik alt
Dili biraz zorlama gibi geldi, pek sevmedim. Olay kurgusu
tahmin edilebilir olsa da akiciydi.
Bir cirpida okunabilir, Turkan,Mavi, Ulas, Ali.
Ayni olaylarin oruntu gibi devam etmesibolmasa da olurdu.