fiziksel manada gürültünün had safhada olduğu bir çağda yaşıyoruz: iş makineleri, arabalar, asansör sesi, ekran sesi, televizyon sesi, telefon sesi, bildirimler, uyarılar... Tüm bunların yanında zihni bir netliğin, kalbî bir aydınlanma ve işrakın olmadığı bir ortamda evrenin verdiği mesajları duyma şansımız yok. Varlığın, tabiatın, her gün yeniden doğan güneşin söylediklerini duyma imkânımız yok.
Elbette. Dinlemeyi yeniden öğrenmemiz lazım: Kendimizi, kalbimizin sesini, eşimizi, dostumuzu, arkadaşımızı, yoldaşımızı, büyükleri, küçükleri, tabiatı, kuşları, rüzgârı, denizi, dalgaları, evreni... Varlık bize sürekli konuşuyor, bir şeyler söylüyor. Biz farkında olarak ya da olmayarak kulaklarımızı kapattığımız ve duymanın sadece fiziksel kulakla yapılan bir şey olduğu zehabına kapıldığımız için dinlemeyi unuttuk.
Geleneğe sahip çıkmak, onu romantize ederek dondurmak ve mumyalamak demek değildir. Bu geleneğin dinamik ruhuna aykırı bir tutumdur. Amaç geleneğe uzaktan hayran hayran bakmak değil, onu her an diri tutmak ve onunla her gün yeniden dirilmektir.