Haz’ı bitirdiğimde zihnimde kalan ilk duygu, modern bir kaosun içinde yönünü kaybetmiş birinin elinde tuttuğu o kırık dökük pusulanın yarattığı yorgunluktu. Edie’nin o darmadağınık hayatı, bir yere ait olma çabasıyla kendi benliğini her adımda biraz daha silmesi; bende beklediğim o sarsıcı etkiden ziyade, bitmek bilmeyen bir durağanlık hissi bıraktı.
Neler Hissettim?
Eğreti Bir Varoluş: Edie’nin başkalarının hayatında bir "dolgu malzemesi" gibi durması, bir evin içinde hem var olup hem de görünmez kalma mücadelesi; aslında insanın kendi hayatında bile bir "eklenti" gibi durmasının en çıplak anlatımıydı. Ancak yazarın bu hali anlatırken kullandığı o fazla çiğ ve bazen tekrara düşen dil, bir noktadan sonra beni hikayenin içine çekmek yerine dışarıda bıraktı.
Bir Savunma Mekanizması Olarak Kaos: Karakterin kendi bedenine ve seçimlerine karşı takındığı o hoyrat tavrı, aslında bir savunma mekanizması olarak gördüm. Kırılmaktan o kadar korkuyordu ki, her şeyi kendi elleriyle önceden parçalayarak kontrolü elinde tutmaya çalışıyordu. Bu "kendi kendini sabote etme" halini okurken, karakterin bu döngüden çıkmak için en ufak bir irade göstermemesi, bir süre sonra bende o meşhur hissizliği daha da körükledi.
Pazarlanan Trajedi: Kitabın ismi Haz olsa da, anlatılan her şey o parıltının altındaki kireçlenmiş ve çürümüş gerçeklikti. Modern dünyanın o parlatılmış vitrinlerinin arkasındaki o derin boşluk, Edie’nin kurduğu o tuhaf üçgende iyice somutlaştı. Fakat bu dramın içindeki o grotesk unsurlar, bazen gerçeklik algısını zorlayacak kadar zorlama geldi.
Neden 5 Puan Verdim?
Çünkü Haz, bana yeni bir şey söylemekten ziyade, zaten var olan o gri alanı daha da bulandırdı. Edie’nin o bitmek bilmeyen "arada kalmışlığı", bir çıkış yolu sunmayan o dairesel anlatım beni yordu. Hikayenin
Nisyan’ı, zihnimdeki o karmaşık mekanizmaların ve eylemsizlik halinin en yoğun olduğu dönemde okudum. Hector Abad’ın, babasını kelimelerle yeniden inşa ederek unutuluşun elinden çekip alma çabası, bende hayranlıkla karışık derin bir sızı bıraktı.
İşte o satırlardan zihnime sızan öznel tortu:
Hector Abad Faciolince - Nisyan
Hafızanın ne kadar amansız bir yük olduğunu bu kitabı bitirdiğimde çok daha net anladım. Yazarın, babasına dair en küçük detayları bile kutsal birer emanet gibi saklaması, aslında hepimizin içindeki o "kaybolma" korkusuna dokunuyordu. Hafızanın ne kadar seçici, ne kadar takıntılı ve aslında ne kadar savunmacı bir yapıda olduğunu satır aralarında kendi içimde tarttım.
Neler Hissettim?
Hatırlamanın Ağırlığı: Okurken, birini hayatta tutmak için bu kadar çok hatırlamak zorunda kalmanın ne kadar yorucu olduğunu düşündüm. Bazı anların toz yığınına dönüşmesine izin vermemek için verilen o devasa mücadele, benim o günlerdeki eylemsizliğimi ve her şeyi kontrol etme isteğimi bir kez daha yüzüme vurdu.
Çıplak Bir Dürüstlük: Abad’ın dili öyle dolambaçsız ve öyle saftı ki, anlatılan hikaye sanki benim de hiç açmadığım çekmeceleri karıştırıyormuşum hissi uyandırdı. Bir hayatın sonundaki o kaçınılmaz "toz yığını" gerçeğiyle yüzleşmek, o an korumaya çalıştığım o ego kalkanlarının ne kadar beyhude olduğunu hissettirdi.
Huzursuz Bir Kabulleniş: Kitabın sonuna geldiğimde, nisyanın yani unutuşun aslında bir son değil, bazen hayatta kalmak için gereken o tek sığınak olduğunu fark ettim. Her şeyin bu kadar geçici olduğu bir dünyada, bir şeylerin peşinden bu kadar hırsla gitmenin ya da kırılmaktan bu kadar korkmanın anlamsızlığını gördüm.
Neden 9 Puan Verdim?
Çünkü Nisyan, bana sadece bir yas hikayesi anlatmadı; bana insanın kendi kırılganlığını nasıl bir onur
Okurken Ueda’nın kurduğu o puslu atmosferin içine çekildim ama bir yandan da o sisin arkasında hep bir eksiklik aradım. Hikayeler boyunca karşımıza çıkan o huzursuz ruhlar ve tutulmayan sözler, aslında insanın en ilkel korkularına dokunuyordu. Ancak Ueda’nın bu korkuları işleyiş biçimi, benim o an ihtiyaç duyduğum o sarsıcı etkiden uzaktı.
Neler Hissettirdi?
Atmosferin Esareti: Ueda, yağmurun ve ay ışığının altında öyle bir dünya kurgulamıştı ki, sayfaları çevirirken o rutubet kokusunu ve tekinsiz sessizliği sanki yanımda hissettim. Ama bu atmosfer, hikayelerin finalindeki o mistik çözülmelerle birleşince bende "gerçekten yaşanmış" bir derinlikten ziyade, uçucu bir masal tadı bıraktı.
Rasyonalitenin Çatışması: Hikayelerdeki doğaüstü müdahaleler, hayatın o sert ve mekanik gerçekliğiyle çarpıştığında biraz zayıf kaldı. İnsanın kendi içinde yaşadığı o gerçek reddedilişlerin veya hayal kırıklıklarının yanında, Ueda’nın hayaletleri fazla nahif ve hatta biraz didaktik durdu.
Puanımın Sebebi: Kitabı kapattığımda içimde o büyük "katharsis" (arınma) hissi uyanmadı. Ueda’nın karakterleri o bitmek bilmeyen bekleyişlerinin sonunda bir şekilde huzura erdi belki ama ben o hikayelerin sonundaki o "ilahi adaleti" veya mistik huzuru, hayatın o anki rasyonel karmaşasına tam olarak yediremedim.
Ueda, "gerçekle hayalin arasındaki o ince çizgiden" bahsetti durdu ama ben o çizgiyi geçtiğimde, karşı tarafta beklediğim o devasa derinliği bulamadım. Sis dağıldığında geriye kalan, sadece eski zamanlardan kalma, biraz hüzünlü ama bugünün o keskin sızılarını dindirmeye yetmeyen bir yankıydı.