"Çocuğu onun için dünyadaki en güzel sanat eseri: Ne geçmişte, ne de gelecekte, herhangi bir yerde, ondan daha mükemmel bir şey olamaz."
Hamnet’i okurken kelimelerin bana dokunuşunu derinden hissettim. Bu kitap, yalnızca Shakespeare’in oğlu Hamnet’in hikâyesi değil; kaybın, sevginin ve yası taşımanın hikâyesiydi. Ama en çok da, dünyadaki en büyük acının –evlat acısının– hikâyesiydi. İnsan, sevdiği herkesin yokluğuyla yaralanabilir; fakat bir anne ya da baba için çocuğunu kaybetmek, kalbin en derin yerinde hiç kapanmayacak bir yara açar.
Anne Agnes’in oğluna olan sevgisi, onu koruma çabası, ölüm karşısındaki çaresizliği beni en çok etkileyen bölümlerden biriydi. Elini bırakmak istememesi… Sanki o eli bırakırsa her şey bitecekmiş gibi hissetmesi… Bu satırlarda durup nefes almak zorunda kaldım. Çünkü bir anne için o el, dünyadaki bütün bağların en güçlüsüdür. Onu kaybetmek, nefesi kesen bir boşluğa düşmektir.
Shakespeare’in (romanda adı hiç geçmese de) sahnelerin büyüsü uğruna evinden uzak oluşu ise yüreğimde başka bir sızı bıraktı. Sevgi ile mesafe arasındaki o ince çizgi… Bazen sevdiğin insanın varlığı bile yetmiyor; yanında olmasını istiyorsun. Hamnet’in ölümüne zamanında yetişememesi, “Acaba orada olsaydı her şey farklı olur muydu?” sorusunu defalarca sordurdu bana.
Kitap boyunca yasın sessizliğini hissettim. Gürültülü, bağıran bir acı değil bu; duvarların içine sinmiş, odaların boşluğunda yankılanan bir hüzün. Eşyaların yerinde durması, seslerin kaybolması… Yazar bunu öyle ince detaylarla anlatmış ki, kendimi o evde dolaşırken buldum. O sessizliğin içinde, en ağır yankı, evladını kaybeden bir annenin sessiz çığlığıydı.
Sonunda Hamnet’in hikâyesi bir oyuna dönüşüyor: Hamlet. Bu noktada anladım ki, bazen acı tamamen geçmiyor, sadece biçim değiştiriyor. Sanat, bu