"Saf iyilik diye bir şey yoktur. Her kahramanlığın derinliklerinde, çoğu zaman sahibinin bile fark edemediği görünmez bir onaylanma arzusu saklıdır. İyilik, eninde sonunda menfaate dönüşür; menfaat ise alkışlanma ve takdir edilme isteğinin farklı bir suretinden ibarettir.
Bir çocuğu alevlerin arasından kurtaran adam bile, bunu kendine hiçbir zaman itiraf edemese ya da kabullenemese de, ruhunun en kuytu köşesinde toplumun alkışını ve hayranlığını arzuluyordur. Çünkü insan, çoğu zaman başkalarını değil, kendi benliğini ikna etmeye çalışır.
Ben ise ne iyiliğimi bir erdem olarak sergileme ihtiyacı hissederim ne de kötülüğümü gizleme telaşına kapılırım. İnsanların ne övgüsü ne de linçlemesi benim için bir ölçüdür. Hatta öyle anlar olur ki, yaptığım şeyin iyilik mi yoksa kötülük mü olduğunu dahi fark edemeyecek kadar şuursuzlaşırım. O noktada eylem, ahlaki bir tercih olmaktan çıkar; yalnızca varoluşun sessiz ve kayıtsız bir tezahürü hâline gelir.
Bu eylemlerimin beni cennete mi, cehenneme mi götüreceği inanın hiç umrumda değil. Ne de olsa geleceği bilen bir tanrı, bizim bulunduğumuz ânın içinde her saniye yeni bir zar atmaya devam ediyor gibi görünecek. Oysa attığı, bize göre bir zarken, tanrıya göre ise bitmiş bir filmin bize baştan oynatılması gerçeğini hiçbir zaman değiştirmeyecek.
(Mehmet Çağımnı)