Geceleri, zamanın akışını daha az algılıyordun. Kentsel ödevler ertesi güne ertelenmiş oluyordu. Herhangi bir toplumsal etkinliğe kalkışamayacağın için, seni kendinden uzaklaştıran bir şey kalmıyordu. Suçluluk duymadan, yorgunluktan başka sınır tanımadan, iç dünyana dalıp gidiyordun.
Peru'ya gitmedin, siyah potinleri sevmedin, pembe çakıllı bir yolda yalınayak yürümedin. Yapmadığın o kadar çok şey var ki insanın başı dönüyor, çünkü bizim de yapamayacağımız ne kadar çok şeyin olacağını gösteriyor. Zamanımız yetmeyecek. Sen beklememeyi seçtin. Sonsuz sanıldığı için yaşama tutunulmasını sağlayan gelecekten vazgeçtin.
Yaşamı böyle bırakıp gitmen, onun öyküsünü olumsuz biçimde yeniden yazdı. Seni tanımış olanlar tüm hareketlerini son hareketinin ışığında okuyorlar şimdi. O koskocaman, kara ağacın gölgesi artık senin yaşamının ormanını gizliyor. Senden söz edilirken, önce ölümün anlatılıyor, sonra onu açıklamak için eskiye gidiliyor. O son hareketin yaşamöykünü tersine çevirmesi ne tuhaf, değil mi? Sen öleli beri, kimsenin senin yaşamını baştan başlayıp anlattığını duymadım. İntiharın temel eyleme dönüştü, saçmalığından hoşlandığın o hareketle anlamın ağırlığından kurtardığını sandığın daha önceki eylemlerin de, tersine, ona bağımlı oldu. Son saniyen başkalarının gözünde yaşamını değiştirdi. Oyunun sonunda, rolünü üstlendiği kişiden başka biri olduğunu söyleyiveren o oyuncu gibisin arlık.
Yaşamın bir varsayımdı. Yaşlanıp ölenler bir geçmiş yığınıdır. İnsan onları düşününce, oldukları şey gelir gözünün önüne. Seni düşününce olabileceğin şey geliyor. Sen bir olasılık yığını oldun, hep öyle kalacaksın. İntiharın yaşamındaki en önemli söz oldu, ama meyvelerini toplayamayacaksın.
Sen çok seyrek haksız çıkardın, çünkü az konuşurdun. Az konuşurdun, çünkü dışarı az çıkardın. Çıktığında da dinler, bakardın. Artık hep haklı olacaksın, çünkü bir daha konuşmayacaksın.