"Bugün melankolinin analizi, egonun ancak dış dünyadaki nesnelere özgün tepkisini simgeleyen ve bir nesneyle ilişkili olan düşmanlığını doğrudan kendine yöneltmesi, kısacası nesne-yüklenimine dönerek kendine bir nesne gibi davranması halinde kendisini öldürebileceğini göstermektedir." -freud
Freud'un varmak istediği nokta, "nesne-yüklenimi"yle ilgili artistik laflar etmenin yanı sıra gün gibi ortadadır: Kendimize duyduğumuz yoğun sevgiden ötürü kendimizi öldürebilmek için kendimizi bir nesneye dönüştürmemiz gerekir. Daha kesin bir şekilde söylersek, kendimizi nefret ettiğimiz bir nesneye dönüştürmemiz gerekir. Dolayısıyla, doğrusunu isterseniz "gerçekten" intihar etmek olanaksızdır. Kendimi öldüremem. Öldürdüğüm şey, -kendisine dönüştüğüm- nefret ettiğim nesnedir. Dönüştüğüm bu şeyden nefret ederim ve onu öldürmek isterim. İntihar cinayettir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Freud, 1917 tarihli "Yas ve Melankoli" başlıklı müthiş metninde bu kokteylin tarifini ürpertici bir berraklıkla verir. Eğer yas, acı çekip feryat etmemize yol açan sevdiğimiz birinin ölümünün ardından tepki olarak hissettiğimiz kederin adıysa, melankoli de bu kederin nesnesi, artık o sevdiğimiz vefat etmiş kişi değil, bizizdir, kendimizizdir. Freud'a göre depresyonda yaşanan, benliğin kendisine karşı dönmesi, öznenin kendisini nesne kılması ve acı içinde kendinden yakınmasıdır. Hamlet'in dediği gibi, "Ne zavallı bir eşekmişim ben!" Depresyondayken benlik kendisini bir bakıma tersyüz eder ve korkunç biçimde yetersiz ve kusurlu bulur. Benliğin sadistik dürtüleri, kendimizi hatalarımızdan ötürü durmaksızın azarladığımız yıkıcı bir mazoşizme dönüşür. Freud'un terimleriyle söylersek, egonun narsistik kendini sevmesi, kendinden nefret etmenin temeli haline gelir.
Eğer hayat Tanrı'nın armağanıysa, o zaman armağan tam olarak nedir? Armağan, bir kişinin başkasına verdiği bir şeydir. Verme edjminden sonra alana ait olur. Tanımı gereği veren kişinin artık armağanı üzerinde hak iddia etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla eğer intiharın yasaklanması, hayatın Tanrı'nın verdiği bir armağan olduğu düşüncesine dayanıyorsa, bu durumda hayat pek çok bağlayıcılığı olan bir armağana dönüşür ki, böyle armağan olmaz.
Hıristiyanlıktaki intihar yasağının ahlaki düşünüş biçimimizi çoğu zaman fark ettirmeden ve inceden inceye şekillendirmeye devam ettiği açıktır. Eğer intihar "kişinin hissiyatı çerçevesinde" yapılmış özgür bir eylemse, o halde Tan ı'ya, Kral'a ve ülkeye karşı bir suçtur; ama eğer intihar, ağır depresyon gibi bir tür ruhsal hastalık ya da sorumluluğun azaldığı bir durumun sonucuysa o zaman özgürlük kavramı masadan kalkmış olur. Her iki durumda da intiharı özgür bir eylem olarak görmeye yönelik ahlaki, felsefi ve varoluşsal yollar kapalıdır.
Ölüm korkusu, insanlar için doğal değildir; ancak bu korku Hahamın, Papazın ya da İmamın düzmece otoritesi sayesinde insanların içine yavaş yavaş zerkedilmiştir.