Yalnızlık bazı kültürlerde özgürlüktür, bazı kültürlerde ise çok kötüdür. İnsan yalnız korkak, aptal, tembel, ahlaksız, yalancı olmak istemez. Suç ortaklığı insana özgüven verir. İnsan yalnız olmadığını his edince aptallık, tembellik, ahlaksızlık, yalancılık o kadar ağır gelmez. "Herkesin kambur olmasını isteme" ruh halinin yakıtı, tam olarak bahsettiğimiz bu "kolektif suç ortaklığı ve ahlaki anestezi" mekanizmasıdır. Tek başına taşınamayacak kadar ağır olan ahlaki utanç, cehalet veya tembellik, bir kitleyle paylaşıldığı an buharlaşıp gider. Yalnızlığa yüklenen anlam, o toplumun bireyi ne kadar özgürleştirebildiğiyle doğrudan ilgilidir. Bireyin kendi sınırlarını çizdiği, kendi hikayesini yazdığı kültürlerde yalnızlık bir egemenlik (so sovereignty) alanıdır. İnsan kendine yetebildiğini, sistemden bağımsız var olabildiğini yalnızken anlar. Bizim gibi cemaatçi toplumlarda yalnızlık bir "lanet" veya "cezalandırma" olarak kodlanır. Çünkü bu kültürlerde birey tek başına bir hiçtir; ancak bir aşirete, partiye, cemaate veya mahalleye ait olduğunda "değer" kazanır. Dolayısıyla buralarda yalnız kalmak özgürlük değil, sürüden dışlanmak ve savunmasız kalmaktır. "Suç ortaklığı insana özgüven verir."
Siyaset biliminin ve kitle psikolojisinin en korkunç gerçeği budur. Sosyal psikolojide buna "Sorumluluğun Dağılması" denir. Tek başınayken yalan söyleyen, hırsızlık yapan veya ahlaksızlık yapan bir insan, vicdanıyla baş başa kalır. Aynaya baktığında bir "canavar" veya "yalancı" görür. Bu acı vericidir. Ancak aynı yalanı milyonlarca insanla birlikte söylediğinde, o ahlaksızlık birdenbire "milli strateji", "dava adamlığı" veya "grup refleksi" adını alır. Kitle, bireyin vicdan azabını emen devasa bir sünger gibidir. Kötülük anonimleştiğinde, suçluluk duygusu ortadan kalkar ve yerini sapkın