Kitabın ikinci ön sözünde şöyle bir cümle geçiyordu: "Tanrım ne iğrenç bir düşünce! İnfaz gününü, ölüme mahkum olmuş bir adamın fiziki acılarını, yaşadığı manevi işkenceleri, tek birini bile atlamadan araştırmak, çözümlemek! Bu acımasızlık değil mi?"
...
"Kimsenin okuyucusuna yaşanan fiziki acıyı aktarmaya hakkı yok. Trajedilerde insanların kendilerini öldürüldüklerini görüyorum, olsun, umrumda değil. Ama bu roman tüylerinizi diken diken ediyor, kabus görmenize neden oluyor. Okuduktan sonra iki gün yataktan kalkamadım." O kadar haklı ki... Kitapta karakterin yaşadığı bütün duyguları içinizde hissediyorsunuz. Kitabı okudumaya başladığınız andan itibaren artık idam mahkumu sizsiniz. "Tanrı' nın bana acıyıp hiç değilse karşı çatıya ötsün diye bir kuş göndermesini diliyordum" dediğinde en az karakter kadar yalnız hissediyorsunuz. "Delikanlı mı? Sizden daha yaşlıyım, her çeyrek saatte hayatımın bir yılı gidiyor." Sanki karakterin 1 günlük ömrü kalmamış 40 yıllık ömrü bir güne sığmış gibi. "Ama bu ihtiyar benim için ne ifade ediyor? Ben onun için kimim? Bahtsızlar takımından bir varlık, daha önce yüzlerce kez görülmüş bir gölge, infaz kayıtlarına ekleyeceği bir rakam." Tıpkı karakterin rahibin hayatına girişi gibi hayatımıza giren veya hayatına girdiğimiz kaç insan için bir anlam ifade ediyoruz ya da kaçı bizim bir anlam ifade ediyor. Aslında hepimiz kendi hayatlarımızda bir idam mahkumu değil miyiz?