Zaten, bir felâkete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı, yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür...
Dağılmış bir yarayım seni bırakıp gittiğimden beri!
Ölmedim, hayattayım.
Ama say ki öldüm.
Say ki akmayan bir irin, kabuk tutmayan bir gönül yarasıyım on beş yıldır.
Herkes arkasında bir şey bırakır bir gün.
Bir işaret, bir söz, bir bakış..
Ben sana keder, sana veda, sana tutulması zor bir yas bıraktım; üzgünüm.
Kalbinde derin bir çizikle gezenin, günün birinde her ne pahasına olursa olsun yaranın müsebbibini affetmesi kadar kederli ve ağır bir şey yoktu dünyada. Yutkunup başımı önüme eğdim.
Ne kadar az konuşsak, birbirimize ne kadar az anı bıraksak o kadar iyiydi. İnsan sonradan taşımakta zorlanacağı, bir anıya dönüşecek sözleri belki de hiçbir zaman sarf etmemeliydi. Ben de öyle yaptım. İçimden başka, ağzımdan başka kelimeler çıktı.