Kış Güneşi tarihin kenarında bırakılmış ama yükü ağır bir göçün romanı. Osmanlı'nın Ruslarla giriştiği her çatışmada arada kalan, yenilginin bedelini yurtlarından koparılarak ödeyen Kafkas halklarının hikâyesi. Dağıstan'dan, Kırım'dan, Ahıska'dan başlayan bu yolculuk tek seferlik bir göç değil parçalanan hayatların, yarım kalan yerleşik düzenlerin ve yeniden yeniden başlama mecburiyetinin anlatısı.
Ümran Dağaşan Özlük, göçü yalnızca bir yer değiştirme olarak ele almıyor. Kış Güneşi'nde göç; köklerinden sökülmek, tutunduğunu sandığın toprağı bir kez daha bırakmak ve her defasında "burada kalabilir miyiz?" sorusuyla yaşamak demek. Otacı ailesi, Kafkaslar'dan yola çıkıp yıllar içinde farklı coğrafyalarda kısa süreli yerleşik hayatlar kuran, ardından yeniden göç etmek zorunda kalan bir ailenin hafızasına dönüşüyor. Nihayetinde Erzurum Oltu'ya uzanan bu uzun yol, aslında bitmeyen bir arayışın son durağı.
Romanın merkezindeki Otacı ailesinin bağları bana çocukluğumda izlediğim Küçük Ev dizisini hatırlattı. Zorluklara rağmen birbirine tutunan, sevgiyi ve dayanışmayı hayatta kalmanın bir yolu hâline getiren sıcak bir aile yapısı. Yazar, bu aile üzerinden göçün yarattığı psikolojik travmaları, kayıpları ve yeniden hayata tutunma çabasını yalın ama sarsıcı bir dille aktarıyor. Döneme ait tarihsel bilgiler ise anlatının içine ustalıkla serpiştirilmiş.
Kitabın kapağında İlber Ortaylı'nın "Türkiye halkının dramı henüz edebiyatın konusu oluyor" cümlesi yer alıyor. Kış Güneşi, bu tespitin altını dolduran bir roman olarak, tarihin resmî satırlarında eksik kalan insan hikâyesini tamamlıyor. Kuru tarih bilgisinin ötesine geçerek, göçün soğuğunu, belirsizliğini ve tanımadığın toprakları yurt kılma çabasını hissettiriyor.
Kış Güneşi, Kafkaslar'dan başlayıp Erzurum Oltu'ya uzanan uzun
Chimamanda Ngozi Adichie Nijerya'lı yazar , bu eseri aslında, sadece kız çocukları için yazmamış. Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği üzerine yazmış. Kitabın özünde, çoçuklarınızı hiçbir konuda cinsiyet ayrımı gözetmeden, egitin diyor yazar. Kadına atfedilmiş, kadına özgü kavramlarını, yıkmak için düşüncelerini manifest etmiş.. Haklı mı? Bence sonuna kadar haklı.
Dünya'ya insan yavrusu olarak gelen biz, bir süre sonra cinsiyetsel olarak ayrılıyoruz. Global Dünya düzenindeyse, ezilen, hor görülen ne yazık ki, narinlik atfedilen kadın oluyor..
Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi derslerimde, kendisiyle hemhal olduğum Sandra Bartky , bu konuyla ilgili de bir kuram ortaya atmış.
"Narinlik Zorbalığı" Nedir narinlik zorbalığı?
Kadınların narin, zarif ve pasif olmaları gerektiği yönündeki beklentilerdir. Doğası gereği, böyle olması gerekir diye bir baskı kurulur kadının üstünde ve bu sebeplerden ötürü ; Toplumsal, özel, iş hayatlarında baskı ve psikolojik şiddete maruz kalırlar. Kadının ; kendini geri çeken, pasif bir yönünün olmasını dileyenlerin, düşünce dünyasının kalıntısıdır, ne yazık ki.. Ben bir kadınım, kendimi savunabilirim. Yeri geldiğinde, bir erkekten güçlü de olabilirim..
Gene Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi dersinde gördüğüm, başka bir kavrama değinmem gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu kavramlar, birbirlerine itici güç olarak meydana atılmışlar bence.
Cam Tavan Sendromu : Kadınlar ve azınlık gruplarının iş dünyasında veya diğer profesyonel alanlarda üst düzey pozisyonlara yükselmesini engelleyen görünmez bariyerler.
Pek çok kadın ; Narinlik zorbalığına ve Cam Tavan Sendromu'na maruz bırakılarak yıldırılıyor.. Biz kadınlar, çok güçlüyüz... Bizi bize bıraksanız, Dünya'yı yönetir. Çiçek bahçesi yaparız..
Unutmayın! Sizi eğiten, büyüten bir kadın çoğu kez.. Azımsanamayacak kadar
Hüseyin Rahmi Gürpınar, Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak toplumsal meseleleri ele alış biçimiyle tanınır. Onun eserleri, dönemin sosyal yapısını ve insan ilişkilerini derinlemesine analiz eder.
Cumhuriyet döneminde kadınlara verilen özlük haklarının yalnızca alkol ile ilişkilendirilmesimden dolayı, eserin bazı bölümleri rahatsız ediciydi. Kadın hakları gibi önemli bir konu daha geniş bir perspektiften ele alınmalıydı. Kadınların toplumdaki rolü, hakları ve özgürlükleri, sadece bir etkenle açıklanamayacak kadar karmaşık ve zengindir.
Lakin ; Hüseyin Rahmi'nin eserlerinde güçlü kadın karakterlerin varlığı, beni her zaman mutlu etmiştir.
Meyhanede HanımlarHüseyin Rahmi Gürpınar · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20254,513 okunma
Çocuklar ve genç yetişkinler için yazılmış cinsel eğitim kitaplarını okumaktan keyif alıyorum. Korkmayın lan, sapık değilim ssaffsaaf. Çocukken evde yeterli cinsel eğitim almadım ve okul maalesef bunu daha da kötüleştirdi, bu yüzden cinsel organlar üzerindeki algının ve tabuların kalkmasını istiyorum. Ben de, "Tabu" kelimesinin üzerinden adeta bir tank gibi geçerek tamamen paramparça eden ve aptal, yobaz, utangaç, muhafazakar dindar insanlar için "sapık" olarak damgalanacak bir başka harika kitabı siz zındıklara tanıtmaktan onur duyarım shshs. Kapağından itibaren "duyularımızı" harekete geçiren bir kitap ahahaha! Kapaktan bahsetmişken, harika başlığın yanı sıra, otuzdan fazla penisi fark etmemek imkansız. O kadar çeşitliler ki, her birini kısaca incelemek gerekebilir. N'oldu, utandınız mı? Türkler için fazla mı müstehcen?
İnternette bu kitap hakkında birbirinden çok farklı tartışmalar bulabilirsiniz. En kötüleri ise büyük sapkınlık olduğundan ve çocuklara alınmaması konusunda uyarmasıydı. Ben bu kitapta bu "korkutucu şeylerden" hiçbirini bulamadım. Ne müstehcenlik ne de sapkınlık. Aksine, cinsel bölgelerinizi tanıma konusunda, komik ve eğlenceli bir dille aşina olmanıza yardımcı oluyor. Oldukça hafif bir dille yazılmış, sizi korkutmuyor ve kimseyi suçlamıyor. Kitap ayrıca gençler arasında en çok kafa karıştıran sorulara cevaplar ve doktorlar tarafından desteklenen bazı gerçekler içeriyor. Bence kitabın gücü, doğrudanlığında, utanma duygusunun olmamasında yatıyor ve cinsellik konusunda eğitimde de böyle olmalı. Damgalama yapmadan, yasaklar oluşturmadan anlatılmalı, aksi takdirde bu sadece bize zarar verir.
Bence her iki cinsiyet de bu kitapla ilgilenmeli. Bu kitap, çocukların "vajina" ve "penis" kelimelerini yüksek sesle söylemeye alışmalarına yardımcı olmak için iyi
Vatan için mücadele ederken, bir mayın patlaması sonucu gözlerini kaybeden Hüseyin komandanın vermiş olduğu mücadeleyi anlatıyor. Mutlaka okunacak bir biyografi.
Arjantin, askeri cunta dönemi, ülkenin en karanlık dönemi de denebilir. Askeri rejime karşı direnişte etkin yer alan psikanalist bir çift, çocukları olmadığından bir çocuk evlat ediniyorlar. Daha huzurlu bir hayat kurabilmek umuduyla Brezilya’ya taşınıyorlar. Orada iki çocukları oluyor. Olayları bize aktaran ise ailenin 2.çocuğu Sebastian.
Anlatıcımız abisinin hikayesini anlatıyor aslında ancak bunu yaparken ağır ağır ailenin geçmişi, askeri rejim dönemleri gibi daha geniş bir çerçeve de sunuyor. Özelde özlük, üveylik teması kitabın konusu gibi görünse de konu daha kapsamlı.
Bu kitap aracılığıyla ‘Plaza de Mayo anneleri’nin (Perşembe anneleri) hala her perşembe beyaz baş örtülerini giyerek eylemlerini sürdürdüklerini öğrendim. Cumartesi anneleri gibi onlar da cunta döneminde ortadan kaybolan çocuklarını ve hapishanelerde doğum yapan kızlarının çocuklarını arıyorlar. Anlatıcımız özel bir ilgi duyuyor Perşembe anne/büyükannelerine.
İyi bir oto-kurmaca kitap. Yazar Julian Fuks açıklıkla kurgulamış olan biteni. Çeviride aynı kişiye bazen abi bazen kardeş denilmesi zaman zaman karışıklık yarattı çünkü ailenin ortanca çocuğundan dinliyoruz olanı biteni. Kardeş dediğinde 3 numara sandığım oldu.