Genç bir hasta olan Maria Teresa'nın umutsuzluk ve kaygıyla yıpranmış sözleri, şiddetle arzulanan bir ölümün eşiğinde ölen umudun kırılganlığını gözler önüne sermektedir: "Tutunacak dalım yok. Beni anlamlı kılan hiçbir şey yok artık. Kendimi umutsuz hissediyorum: Keşke ağlayabilsem. Intihar edemeyeceğimi hissediyorum ama bu, acımı ve kaygımı daha da derin ve sancılı kılıyor. İntihara umut bağlayabilsem, yakın bir ölüme bel bağlayabilsem, kendi ölümümü seçebilecek olsam, o zaman bu korkunç acıya daha kolay katlanırım çünkü acımın bir sonu olduğunu bilirim. Ölümden yana bir umudum yok. Bu umuda sahip değilim. Artık hiçbir umudum yok. "
Antonia Pozzi'nin kırılganlık ve duyarlılığı, içe dönmekle ilgili gayret içeren ergen yetisi sadece şiirlerinde değil, defterinde ve günlüklerinden de su yüzüne çıkmaktadır. On dört yaşındayken defterine şu düşünceleri yazmıştır: "Korkuyorum ama neden bilmiyorum: Karşılaşacağım şeylerden korkmuyorum, belki de bir şeylerle karşılaşacağımı umduğum ve buna güven bağladığım için böyle. Zamandan, öyle alelacele kaçıp giden zamandan korkuyorum. Kaçıyor mu dedim? Yok, kaçmıyor, uçmuyor da: Kayıveriyor, dağılıyor, ortadan kayboluyor, tıpkı kapalı avcundan kayıp giden kum taneleri gibi akıyor ve arkasında tatsız bir boşluk duygusundan başka bir şey bırakmıyor ama tendeki kırışıklıkların orasına burasına nasıl kum taneleri bulaşıyorsa, bizim üzerimizde de aynı şekilde zamanın izleri kalıyor. "