"Anubis Kapıları" okumaya başladığımda, klasik bir zaman yolculuğu anlatısının içine girdim diye düşündüm; ama Tim Powers'ın, zamanı olayları taşıyan bir araç olarak betimlediğini anladığım an, insan kimliğinin parçalanmasını gösteren metafizik bir labirente düştüm. Brendan Doyle karakteri ilk bakışta akademik dünyaya sıkışmış, içine kapanık ve tarihsel metinlere gömülmüş bir araştırmacı gibi görünse de, anlatı ilerledikçe zamanın içinde savrulan bir kimlik enkazına dönüştüğünü görüyoruz. Doyle’un yaşadığı dönüşüm yalnızca fiziksel bir hayatta kalma mücadelesi değildir; Powers burada insanın tarih karşısındaki çaresizliğini, geçmişe hükmetmeye çalışırken geçmişin bir parçasına dönüşmesini anlatıyor. Romanın olay örgüsü inanılmaz derecede karmaşık; 1810 Londra’sı, dilenciler loncası, büyücüler, Mısır mitolojisi, beden değiştirme ritüelleri, şiirsel referanslar ve zaman kırılmaları kaotik gibi görünüyor; fakat Powers bütün bu parçaları gotik bir matematik hassasiyetiyle birbirine bağlıyor. Özellikle Dr. Romany, Horrabin ve palyaço görünümünün ardında grotesk bir trajedi taşıyan Dog-Face Joe gibi karakterler yalnızca olay ilerletmek için yazılmamış, her biri insanın yozlaşmış arzularının farklı bir temsilidir. Alt metninde en güçlü şekilde hissedilen unsur, zamanın insanı tüketmesi fikri. Powers geçmişi romantikleştirmiyor, aksine geçmişin kirli, salgın dolu, vahşi ve acımasız tarafını göstererek tarihsel nostalji sergiliyor. Londra sokaklarının betimlenişi neredeyse çürüyen bir organizma; sis, lağım, açlık ve kalabalık roman boyunca yaşayan bir karakter gibi. Bu atmosfer sayesinde eser fantastik oluşunun yanı sıra, gotik bir korku romanına dönüşüyor. Tim Powers’ın anlatım üslubu aşırı yoğun, detaycı ve bilinçli şekilde olayları içinden çıkılmaz bir duruma sürüklüyor.