Bazı isimler vardır; tarih onları kenara not düşer ve sonra unutur. Papa Eftim de bunlardan biri. Adını duydunuz mu, emin değilim. Ben de uzun süre duymamıştım. Ümit Doğan’ın bu kitabı tam da bu yüzden var: Unutulan bir adamı tarihin dipnotundan çıkarıp yeniden görünür kılmak için.
Kitap bir araştırma eseri; roman değil. Belgelerle, arşivlerle ve gazete taramalarıyla örülmüş. Yazarın derdi açık: Millî Mücadele’de Mustafa Kemal’in yanında saf tutmuş, Fener Rum Patrikhanesi’ne karşı çıkmış, Türkçe ibadeti savunmuş bir Ortodoks din adamının hikâyesini hak ettiği yere taşımak. Ümit Doğan bunu belirgin bir hayranlıkla yapıyor. Bu, tarafsız bir kalem değil; sevdiği bir insanı anlatan bir kalem. Bunu en baştan bilmek gerekiyor. Kitap, bir bakıma savunma metni; bir iade-i itibar denemesi.
Hikâyenin kendisi gerçekten çarpıcı. Düşünün: Hristiyan bir din adamı, bağlı olduğu en yüksek ruhani makama, yani Patrikhane’ye karşı çıkıyor. “Yunanlı değiliz, şanlı Türk milletinin evlatlarıyız.” diye haykırıyor. Din ile milliyet arasında bir tercih yapması gerektiğinde milletini seçiyor. Bu, küçümsenecek bir şey değil. Bir insanın, inancının kurumsal aidiyetiyle millî aidiyeti arasında sıkışıp bir tarafı seçmesi… Eftim’in trajedisi de zaferi de burada saklı.
Beni en çok düşündüren şey ise Karamanlılar oldu. Türkçe konuşan ama Ortodoks Hristiyan olan, Anadolu’nun en eski sakinlerinden bir topluluk. Kitap onları anlatırken farkında olmadan çok daha büyük bir soruya temas ediyor: Kimlik neyle ölçülür? Dille mi, dinle mi, kanla mı, toprakla mı? Bu insanlar İncil’i Türkçe okuyor, dua ederken Türkçe konuşuyordu; ama aynı zamanda bir kilisede diz çöküyorlardı. Peki onları hangi kutuya koyacaksınız? İşte tam da bu cevapsızlık, onları hem Patrikhane’nin asimilasyon hedefi hem de mübadelenin