Story is simple. A man lives in prison and dies. How he dies? That's easy. The "who" and the "why" is the complex part. The "human" part. The only part worth knowing.
Augustus Hill' in "Oz"u tanımlarken kullandığı cümleler. İnsana dair anlatılan hikayeler en sık ya hapiste ya da sürgünde anlam kazanmaya başlıyor sanırım. O yüzden bu mahkûm hayatı bana bu sözleri hatırlattı. Genelgeçer, yüzeysel ve örtük anlamlı cümleleri hepimiz sürekli ediyoruz zaten, ya da "nasıl"a dair yanıtlar aramak da çoğu zaman genel kanılar yaratıp işimizi kolaylaştırdığı için onu tercih ediyoruz. Halbuki biliyoruz ve görmezden geliyoruz ya da göz ardı ediyoruz ki asıl olan; insana dair olan. O'nun kim olduğu ve neden başına gelenlerin gelmiş olduğu, ama bunlara yanıt arayacak kadar ne vaktimiz var ne de hassasiyetimiz, özverili olduğumuzu düşündüğümüz anlarda bile sadece kendimize dair sağlıklı kalmaların bekçiliğini yapıyoruz. Zamanın getirisi ve gerekliliği diyoruz buna da. O zaman hakkımız da yok diyorum daha iyisini talep etmeye. Çünkü her hak arayışına, her kazanıma sadece "kendi üstünden" yorum getiren bir bilinç kusurlu değilse nedir?
Bu taşlama bölümünden sonra Mihayloviç'in kendi sürgün hayatı sırasındaki yaşadıklarından yola çıkarak yazmış olduğu bu kitabın da insana dair yine çok iyi tahlillerde bulunduğuna odak vermeliyim. Mahkûm, idareci ve dışarıdaki özgür insan gözetmeksizin anlatıyor, anlatıyor da anlatıyor.
Bu 7 yıllık sürgün hayatını da bir bölümde (artık sonlara doğru) huşuyla ve müsterih bile karşılıyor, hem de geçen onca yılına çok uzun zaman bir kayıp gözüyle baktıktan sonra. Bunun böyle olduğunu da en azından bana yeterince samimi bir şekilde hissettirdi. Empati yapabilen, ötekini ve kendini anlamaya gayret eden, bunun için sancılar çeken, rahatını bozan, bunu göze