Siyasetin öznesi olan "seçmen ve delege" yerini, artık "yargı kararlarına" bırakmış durumda. Şu an CHP'de izlediğimiz şey, bir "siyasal erozyon"; yani kurumun kendi iç hukukundaki çatlakların, dışarıdaki siyasi mücadeleyi tamamen yutması. Siyasette liyakate dayalı "kurumsal" yapılardan ziyade torpile dayalı "himaye" (patronaj) ilişkisine dönüşmüş şirketler benzeri siyasi partiler oluşmuş durumda. Siyaset biliminde bir lider, başarısız olduğu durumlarda bile koltuğunu koruyabiliyorsa, bu o liderin çok güçlü olmasından ziyade, partinin karar alma mekanizmalarının "liyakatten ziyade sadakata" dayalı bir yapıya dönüşmesinden kaynaklanır. Kılıçdaroğlu örneğinde; 38. Kurultay'dan itibaren atılan adımlar, partiyi olası bir "dışarıdan müdahale" veya "tabandan gelen bir değişim" dalgasına karşı korumaya yönelik, tamamen defansif bir hattı temsil ediyordu. Bu tür sistemlerde, lider etrafına kendine "göbekten bağlı" bir kadro kurar. Bu kadro; etnik, mezhepsel, hemşericilik veya ideolojik yakınlık üzerinden oluşabilir. Liderin burada yaptığı şey, kimlikleri bir "kalkan" olarak kullanmaktır. Yani o kimliği temsil ettikleri için değil, lidere sadakatlerini tescilledikleri için oradadırlar. Siyasi partiler, şeffaf denetim mekanizmalarını (tüzük, ön seçim, delege iradesi) kaybettiğinde, aslında bir "cemaat" yapısına bürünürler. "Belirginleşen ahlaksızlık" dediğimiz şey, aslında kurumsal denetimin tamamen ortadan kalktığı bir ortamda, gücü elinde tutanların hiçbir hesap vermeme duygusuna kapılmasıdır. Bu, sadece CHP'ye veya belirli bir gruba özgü değildir; denetimsiz gücün olduğu her yerde (ister bir holding, ister bir devlet kurumu, ister bir siyasi parti olsun) "yozlaşma" kaçınılmazdır. Lider, kendi kadrosunu oluştururken, o kadronun "her koşulda lidere biat etmesini" şart
1000Kitap
Gargamel, Tom ve diğerleri ile pembe masada bir çay !
Geçen gün pazar sabahları erkenden uyanıp televizyon karşısına geçtiğimiz o günleri düşünüyordum. Önümüze ne koysalar sorgulamadan tüketiyorduk. İyi her zaman iyiydi, kötü her zaman kötü. Ama büyümenin o gri gerçekliği zihnimize yerleşince, insan ister istemez "Bir dakika ya, burada ciddi bir tuhaflık var" demeye başlıyor. Çocukken bizi uyutmak için anlatılan o masallar ve çizgi filmler, meğer insan doğasının en çiğ, en absürt taraflarını barındıryormuş. Gelin, o renkli ekranların arkasını biraz deşelim, hatta o meşhur "kötüleri" toplayıp birlikte bir çay içelim. Şirinler: Bir Kere de Çaya Çağırdınız mı Gargamel'i? Açılışı o meşhur mavi köyün tam ortasından yapalım. Herkesin tek bir sıfatla etiketlendiği (Sakar, Somurtkan, Süslü), bireyselliğin tamamen yok edildiği, Şirin Baba'nın mutlak otoritesi altında işleyen o kusursuz ütopya. Çocukken ekran başına geçer, onların o tekdüze, birbirinin aynı, kolektif mutluluğunu izlerdik.Ama insan sormadan edemiyor: Yahu o kadar ekmek fırınlıyorsunuz, partiler veriyorsunuz; bir kere de çaya çağırdınız mı Gargamel’i? Adamcağızı dağ başında bir kulübede tek başına delirttiniz, belki sizin de bir yemek yeseydi sizi yemeyi düşünmeyecekti ya da size altına çevirmek istemeyecekti .Herkes bu hikayeyi o mavi kalabalığın zaferini görmek için izlediğini sanır. Oysa hayatın ve hikayenin asıl tadını bilen, o tek tipleşmiş şirinliğin arkasındaki büyük resmi okuyan çok az kişi vardır. Gerçek seyirciler, herkes o mavi illüzyona alkış tutarken, sistemin dışına itilmiş, o kendi halindeki Gargamel’in yalnızlığında ya da Azman’ın o sadık, patavatsız gerçekçiliğinde kendini bulur. Çünkü sürüye ait olmak, o mavi kalabalığın içinde kaybolmak kolaydır; asıl asalet, everyone’ın Şirinleri alkışladığı bir dünyada, kendi doğasının peşinden giden o
Duygu ve Düşünce
Reklam
Bir siyasi parti, eğer sadece bir "düşünce veya ideoloji örgütü" olmaktan çıkıp, kendi mal varlığı, mülkü, iştirakleri ve geniş bir bürokratik aygıtı olan bir "iktisadi aktöre" dönüşürse, o partinin motivasyonları radikal biçimde değişir. Siyasi partiler doğuşlarında bir "harekettir"; fikirleri yaymak ve toplumu değiştirmek için kurulurlar. Ancak mal varlığı büyüdükçe, bu yapı bir "kuruma" (institution) dönüşür. Kurumların temel güdüsü ideolojilerini gerçekleştirmek değil, varlıklarını sürdürmektir. Böyle bir yapıda, "iktidara gelmek" riskli bir hamledir. Mevcut mal varlığını, düzeni ve yerleşik kadroları riske atar. Bunun yerine, "muhalefette kalıp mevcudu korumak" (hem siyasi hem ekonomik olarak) daha rasyonel, daha güvenli bir strateji haline gelir. Partideki üst kademe (yöneticiler, sekreterya, mülk yönetiminden sorumlu olanlar), partinin ekonomik gücünü yöneten bir "seçkinler sınıfı" oluşturur. Bu sınıfın artık tek bir derdi vardır: Statükonun devamı. Partinin halkın derdiyle veya iktidar olmakla ilgilenmesi, bu "ekonomik düzeni" bozabilir. Dolayısıyla, aslında "iktidar olamamak" değil, "iktidar olmamak" veya "iktidarın oyun kurallarını kabul edip mevcut düzende pay sahibi olmak" bir tercih haline gelir. Eğer partinin elinde büyük bir "iktisadi miras" varsa, parti içi çekişmelerin ana sebebi aslında ideoloji değil, bu iktisadi gücün kontrolüdür. Parti içi "kongreler", "delege savaşları" veya "liste kavgaları", temelde bu mülkün, bu kaynağın ve bu nüfuz alanının yönetimini kimin devralacağı kavgasına döner. Böyle olunca, halkın gündemiyle partinin gündemi arasındaki makas tamamen açılır. Parti, kendi içinde yaşayan bir organizmaya, dış dünyadan kopuk bir "kapalı devre sisteme" dönüşür. Siyasi partiler iktisadi güçle "evlendiklerinde", seçmenle olan "gönül
Siyaset
Türkiye’de 1919-1924 arası dönemi, sadece bir askeri kurtuluş mücadelesi olarak okumak eksik kalır. Bu beş yıl, aynı zamanda dünya tarihinde eşine az rastlanır şekilde, bir savaşın ortasında yürütülen, son derece canlı, kaotik ve radikal bir demokrasi deneyi alanıdır. Daha sonra kurulacak monolitik (tek sesli) yapıdan önceki bu dönem; tabandan tavana yükselen sivil inisiyatifler, parlamentonun yürütmeyi nefes aldırmadan denetlediği "hiper-parlamentarizm" ve hatta Türkiye tarihinin en ileri yerel yönetim (ademi merkeziyet) tasavvurlarını barındırır. Milli Mücadele, Ankara’da tek bir merkezden düğmeye basılarak başlamadı; aksine yereldeki sivil direniş odaklarının (Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin) birleşmesiyle doğdu. 1919-1920 arasında Anadolu ve Trakya’da 30’a yakın yerel kongre (Balıkesir, Alaşehir, Erzurum, Sivas, Nazilli, Lüleburgaz vb.) toplandı. Bu kongreler, bürokratik bir atamayla değil, bölgenin eşrafı, din adamları, tüccarları ve eski mebuslarının seçimiyle oluşan otonom meclisler gibi çalıştı. Örneğin Balıkesir ve Alaşehir kongreleri, İstanbul Hükümeti’ni de Mustafa Kemal’i de doğrudan muhatap almadan, kendi bölgelerinde vergi toplama, askere alma ve idari kararlar verme yetkisini kendilerinde gördüler. Bu, devlet otoritesinin çöktüğü bir fetret devrinde, halkın meşruiyeti kendi yerel iradesinde araması bakımından müthiş bir taban demokrasisi örneğidir. 23 Nisan 1920’de açılan Birinci Meclis, dünyadaki pek çok parlamento tarihine taş çıkartacak bir yasama üstünlüğüne sahipti. Meclis Hükümeti Sistemi yürürlükteydi; yani ayrı bir hükümet veya kabine yoktu, meclisin kendisi hükümetti. Başbakan veya Cumhurbaşkanı kendi bakanlarını seçemezdi. Her bir bakan (vekil), meclis genel kurulunda milletvekilleri tarafından tek tek oylanarak seçilirdi. Bu durum, icranın
Tarih
Siyasi partiler kanununun ve parti tüzüğünün ürettiği delege sistemi, tabandaki seçmen ile parti yönetimi arasında bir yalıtım katmanı işlevi görüyor. Seçmen ne kadar mobilize olursa olsun veya ne kadar büyük bir değişim talep ederse etsin, karar mekanizması "delege kliklerinin" iç dengelerine takılıyor. Bu durum, lider değişimini toplumsal bir dalganın sonucu olmaktan çıkarıp, parti içi elitlerin bir güç paylaşımı hamlesine indirgiyor. Dolayısıyla, kurumsal hesap verebilirlik doğrudan bu feodal bariyer tarafından emiliyor. 31 Mart başarısının kurumsallaştırılamamasının arkasında rasyonel bir siyasi korku var: Güç merkezinin nereye kayacağı endişesi. Başarı "CHP'nin yeni vizyonuna" yazılsa, genel merkez tahkim edilecek. Başarı "İmamoğlu veya Yavaş'a" yazıldığında, bu figürler kurumsal yapının üzerinde birer aktöre dönüşüyor. Şu anki tablo, ikincisinin gerçekleştiğini gösteriyor. CHP, kurumsal ve programatik bir alternatif olmaktan ziyade, "seçmen tabanı geniş popüler figürlerin bir çatı altında toplandığı bir koalisyon" görünümü veriyor. Bu da kurumsal öğrenmeyi imkansızlaştırıyor; çünkü başarı da hata da kuruma değil, o figürlerin şahsi hanesine yazılıyor. 2017 referandumu ya da geçmişteki diğer kritik kırılma anlarıyla (örneğin 2023 seçim mağlubiyetinin gerçek yapısal nedenleriyle) kurumsal bir yüzleşme yapılmamasının nedeni basit: Mevcut aktörlerin neredeyse tamamının o dönemlerde de masada olması. Geçmişle gerçek bir kurumsal yüzleşme, sadece eski lideri değil, o liderin kararlarına sessiz kalan, o kararları uygulayan kurumsal mekanizmayı da mahkûm etmeyi gerektirir. Bunu yapmak, bugünkü yönetimin "meşruiyet" ve "temiz sayfa" söylemine zarar vereceği için, kurumsal amnezi (hafıza kaybı) bilinçli bir konfor alanı olarak korunuyor. Asıl kırılma testi yaklaşıyor.
Siyaset
➡️ *İlerlemeyi, dini yok etmekte aradılar* 📆 (Osman Ünlü Hocanın 03.06.2026 tarihli yazısı) *Sual: İslamiyete gericilik diye saldıranlar, ilerlemeyi, kalkınmayı, dini ortadan kaldımakta mı aradılar?* *Cevap:* Dinimiz, din bilgileri ile fen bilgilerini birbirinden ayırmıştır. Din bilgilerinde, İslam ahlakında ve ibadetlerde en ufak bir değişiklik yapmayı şiddetle menetmiştir. Dünya işlerinde, fen bilgilerinde ise, her değişikliği yapmayı, bütün yeni keşifleri öğrenmemizi ve yapmamızı emretmiştir. Son senelerde Osmanlı devletini ele geçiren sözde aydınlar, dinimizin bu emrinin tam tersini yaptılar. Masonlara aldanarak, din bilgilerini değiştirmeye, dinin esaslarını yıkmaya çalıştılar. Avrupa'nın fende ilerlemesine, yeni keşiflere gözlerini kapadılar. Hatta fen bilgilerine, modern tekniğe uymak isteyen sultanları şehit ettiler. Masonların elinde maşa olarak, ilerlemeyi, teknikte değil de, dinde reform yapmakta, bölücülükte aradılar. Çok şaşılır ki, din bilgilerinin nezahetine dokunmak, son senelere kadar, siyasi partiler arasında da devam etti. Kendi partilerini desteklemedikleri için, siyasete karışmayan halis Müslümanlara kâfir diyecek kadar gafiller türedi. Allahü teâlâ, bu temiz, asil milleti böyle felakete sürükleyenlerden korudu. Yoksa, dinimizden ve güzel vatanımızdan mahrum olacak, dinsizlerin pençelerine düşecekdik. *Sual: Fazla kazanmak için, insanların elindeki malı değerinden aşağıya almak, sattığı malların fiyatını yüksek tutmak için, pahalı olarak almadığı hâlde pahalı olarak aldığını söylemek dinen uygun mudur?* *Cevap:* Müşteriye doğru söylemeli, hile etmemelidir. Malda bir arıza oldu ise, haber vermelidir. Malı, akraba veya ahbabından, ona yardım olsun diye yüksek fiyatla aldı ise, müşterisine bunu söyleyerek, doğru değerini bildirmelidir. Mesela, on
Alıntı
Reklam
Reklam