Ama bastırılan hiçbir duygu yok olmaz. Sadece başka şekillerde ortaya çıkar. Yorgunluk olarak. İç sıkıntısı olarak. Sebepsiz ağlamalar olarak. Pasif bir öfke olarak. İlişkilerden soğuma olarak. Ve en tehlikelisi: Kendinden uzaklaşma olarak.
1000Kitap
İrfan mektebi ve tefekkür...
Tefekkür, irfan mektebinde ömür boyu sürdürülmesi gereken bir süreçtir... İrfan mektebi, hocalık ünvanlarıyla ya da akademik diplomalarla nihayete eren bir okul değildir; aksine ömür boyu süren, her anı ayrı bir idrak ve uyanıklık gerektiren bir gönül ve zihin yolculuğudur. Bu mektebin en mühim, en zahmetli ve en kurucu dersi ise şüphesiz ki "tefekkürdür". Tefekkür; sıradan, pasif bir düşünme eyleminin çok ötesinde, varlığın özüne bakma, kâinâttaki o muazzam nizamın her bir zerresinde bilincin izini sürme gayretidir. Bu yönüyle tefekkür, teoride bırakılacak bir kavram değil; hayatın tam merkezinde, pratik ederek yaşanması gereken bir "staj" disiplinidir. Bu stajın ne bir mesaisi ne de emekliliği vardır; o, her nefeste kalbi ve zihni uyanık tutma mücadelesidir. Enfüs ve âfak dengesi tefekkür stajının en büyük imtihanıdır, terazinin iki amansız kefesi olan "enfüs (iç dünya)" ile "âfak (dış dünya)" arasındaki mizanı kurabilmekte saklıdır. İnsan fıtratı, bu iki alemden birine fazla daldığında diğerinin dengesini bozmaya meyillidir: Âfakta ileri gidip enfüsü ihmal etmek... Dış dünyayı, maddeyi, somut gerçekliği ya da kariyeri ne kadar imar edersek edelim; içeride derin bir anlam boşluğu, kuraklık ve bilinç kaybı doğurur. Dışarısı ne kadar ihtişamlı olursa olsun, içerisi viraneye döner. Enfüste ileri gidip âfakı ihmal etmek... Kendi iç dünyamıza, soyut tefekkürümüze ya da maneviyatımıza öylece gömülmek; dış dünyadaki sorumluluklarımızı, hayatın pratik gerçeklerini ve toplumsal ödevlerimizi ıskalamamıza yol açar. Bu da insanı hayattan kopuk, eylemsiz bir sığlığa iter. Hakiki denge, enfüsteki o derin manayı alıp âfakta bir amele, bir esere, bir faydaya dönüştürebilmektedir. Biri kök ise, diğeri daldır; biri olmadan diğeri mutlaka kurur. İfrat ve tefrite karşı dengenin
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Özgürlük Değil Bilinçsizlik
Kimse kusura bakmasın ama 18 yaş altı birinin sigara, alkol ya da nargile kullanmasını “normal” ya da “özgürlük” diye savunmak resmen kendini kandırmaktır. Bu işin romantize edilecek hiçbir tarafı yok. Ortada net bir gerçek var: bu maddeler gelişim çağındaki bir vücuda zarar veriyor ve bunu bilmemek mümkün değil.“Benim bedenim, sana ne” diyenler olacak. Ama bu kadar basit değil. Çünkü bu sadece bireysel bir tercih değil; toplumsal etkisi olan bir davranış. İçilen şey sadece içeni bitirmiyor, çevresindekileri de pasif şekilde etkiliyor, normalleştiriyor ve özellikle küçük yaş gruplarında bunu “cool” bir şeymiş gibi gösteriyor. Bu da zincirleme bir zarar oluşturuyor.Açık konuşalım: 18 yaş altı birinin böyle şeylere yönelmesi çoğu zaman “özgür irade” değil, zayıf kontrol, çevre etkisi ve yanlış rol model meselesidir. Ve kimse kendini kandırmasın, bu alışkanlıkların sonu “sadece denedim”de kalmıyor. Birçoğu bağımlılığa, sağlık sorunlarına ve ileride pişmanlığa gidiyor.Gerçek şu: kimse kimsenin hayatına zorla karışmıyor ama herkes yaptığı şeyin sonuçlarını taşıyor. Ve bu sonuçlar sadece bugünü değil, geleceği de yakıyor. “Ben istersem içerim” mantığı kısa vadede özgürlük gibi görünür, ama uzun vadede kontrol kaybına dönüşür.O yüzden net söylüyorum: bu yaşta bu maddeleri kullanmak marifet değil, bilinçsizliktir. Ve bunu normalleştirmeye çalışmak da en az kullanmak kadar zararlıdır.
"KENDİNDEN ZUHÛR DİYALEKTİĞİ" NEDİR?
Etrafında ister istemez “terör”, “radikal İslâmcı örgüt”, “90’lar”, “bombalı eylemler” gibi çağrışımlar oluşmuş olan “kendinden zuhûr diyalektiği”, kamuoyu algısında terörle ilişkilendirilse de kavramı bilen dar çevre için daha derin ve kapsamlı bir hikmettir. Kendinden zuhur diyalektiği, Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde, Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden “fütuhî hikmet”le birlikte verilir. Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus-ul Hikem’inden aldığı misâlle, efendi kölesine “kalk” der; emir efendiden, kalkma fiili köledendir. Allah bir şeyin olmasını diler, ona “Ol” der ve o şey olur; böylece oluşun üçlü yapısı belirir: irâde Allah’tan, emir Allah’tan, oluş keyfiyeti mahlûkun kendindendir. Burada “kendinden” kelimesi yanıltıcı olabilir. Bu “kendi kendine, Allah’tan bağımsız” demek değildir. Tam tersine, “Allah’tan, fakat kulun istidadı ve fiili üzerinden” demektir. Yâni oluş, “O değil; O’ndan” çizgisinin fiil alanındaki karşılığıdır. Yaratılmış varlık, Allah değildir; Allah’tandır. Fiil de kulun mutlak bağımsız yaratışı değildir; ama kulun kendinde olan istidat ve yönelişle zuhûr eden hakikatidir. Bu yüzden oluş, hem kaderdir hem mesuliyettir; hem verili bir sırdır hem insanın kendi fiiliyle içine girdiği bir imtihandır. Mirzabeyoğlu bu hakikati kaderci bir edilgenliğe değil, kulun fiili ve istidadı bahsine bağlar. Bu, ne modern bağımsız özne fikridir ne de insanı tamamen silen cebrî kaderciliktir; kul, Allah’ın irâde ve emri altında kendi istidadının gereğini fiile çıkarır. Mirzabeyoğlu’nun, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nden iktibasla, “kendinden oluş hikmetini anlayan, nefsinde zuhur eden hayır ve şerrin yine kendinden geldiğini bilir” demesi de buraya bağlıdır. Bu noktada “ilim malûma tâbidir” düstûru, oluş bahsinin metafizik temelini verir. __“Mâlûm” kelimesi,
İBDA Diyalektiği
Çok yoruluyorum bazen..
Çok yoruluyorum bazen. Gerçekten yorulduğumu hissediyorum bazen. İnsanlar hep aç gözlü neden? Bir şeyler verdikçe daha fazlasını istiyorlar neden? Peki ya verecek bir şey kalmayınca? Bi durup bakıyorum bazen.. Seyreden oluyorum gözlem yapan, edilgen taraf pasif taraf oluyorum, gördüklerim beni dehşete düşürüyor. Geçen bir yerde okumuştum.. Yüzeyin altına inmeye başladığın an, dünyanın aslında hiçte basit olmadığını fark edersin. İnsanların gerçekte kim olduğunu, oynadıkları oyunları, sahte özgüvenlerini ve gizli niyetlerini görmeye başlarsın. Ve anlarsın ki toplum, büyük ölçüde yalanlar üzerine kuruludur. İnsanlar da sürü gibi hareket eder. Artık her şeyi fark ediyorsundur ve eskisi gibi olamayacağını bilirsin. Farkındalık insanı yalnızlaştırır.
Duygu ve Düşünce
Şüphe, insan ruhunun en dik yamaçlarından biridir. İnsanı uykusuz gecelerle, cevapsız sorularla baş başa bırakır; zihni sürekli çalışan, durulmak bilmeyen bir nehre çevirir. Bu yönüyle şüphe yorucudur, evet. İnsanın içini kemiren, attığı her adımı iki kez düşündüren bir ağırlığı vardır. ​Ancak madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde, şüphenin o yorucu karanlığından çok daha kıymetli bir ışık sızar: Şüphe, aynı zamanda elini attığın her şeyin gerçek ağırlığını tarttığın anlamına gelir. Hayatı, insanları, sevgiyi ve hatta kendi varlığını körü körüna kabul etmek yerine, onların hakikatini arama çabasıdır bu. Şüphe duyuyorsan, dokunduğun duvarın sağlamlığını, uzatılan elin samimiyetini, kalbine buyur ettiğin duygunun vefasını tartıyorsun demektir. Bu, pasif bir tereddüt değil, aktif bir dürüstlük arayışıdır. ​İşte bu yüzden, içindeki o "emin olma duygusunu özlemen", aslında zahiri ve ucuz bir rahatlama isteği değildir. Sen, köksüz ve "boş bir kesinliğe" değil; fırtınalarda sınanmış, süzgeçlerden geçmiş ve nihayetinde "için rahatken attığın adımlara" özlem duyuyorsun. Aradığın şey, gözünü kapatıp kendini karanlığa bırakmak değil; gözün açık, gönlün mutmain bir şekilde, bastığın toprağın eminliğinden emin olarak yürümektir. ___ /Güven Taşdemir
1000Kitap