Mesaisi bitti. İnsanlık dışı koşullarda günde 10 saat çalıştığı iş yerinden çıktı. Tek keyfi olan sigarasını, birileri daha çok kazansın diye zam geldiği için bugün içemedi. Biraz sinirliydi ama sigara içememesi, kredi kartı borcundan daha önemli değildi. Kafası bununla meşgulken 200 metre ötesinden gelen çığlığı duymadı. Bu seneki 198. kadın cinayetiydi. Toplu katliam olsa bile toplu taşıma aracında yer bulabilme kaygısından ötürü umursamayacaktı. Beklediği gibiydi. Dolmuşta yer yoktu. Sanki dünyada yer var mıydı? Varsa şu sokak başındaki dilenci neydi? Ona 2 lira vermek istedi, cepleri bomboştu. Ama vicdanı rahattı. Bu para, dileneni zaten 1 gün daha hayatta tutacaktı. Ya sonrası? Sonrası yoktu. Birileri fahişelerle geçireceği 2 fazladan gün uğruna birilerini aç bırakıyordu. Peki o zaman fahişe aç kalmaz mıydı? Olsun. Onda ahlak yoktu. Sahi! Ahlak neydi? Bedenini satmamak mıydı? Dilenci de gururunu satmıştı. Neden birisine kızınca dilenci çocuğu demiyorlardı? Hem ayrıca, kendi bedeni kendinin miydi ki? Bugün mesaide eli cebinde diye azar yemişti. Kendi bedeni üzerinde söz hakkı yoktu. Hem neden bedeni satmak bir bedene sahip olabilmekten daha ahlaksız görünüyordu ki? Bu işten para kazanan kadar para saçana neden ses edilmiyordu? Yine eli cebindeydi ama bu kez azar işitmeyecekti. Anahtarı çıkarıyordu. Eve girdiğinde kitap gördü. Okuyacağından değildi ama şöyle bir baktı. Adı Kinyas ve Kayra idi. Göz attı ve dedi ki:'' Hep acıdan, kandan bahsetmiş, bu kadar karamsar olmaya ne gerek var?'' Oysa son 2 saatte, görebilseydi çok daha beter bir dünyada yaşadığını fark edecekti. Ama görmemişti. Tıpkı kitabı okuyan bir çok kişi gibi. Bu ufak senaryoyu neden yazdım? Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı filminde ''Bu dünyada ayrılık denen olasılığı hiç aklına getirmeden
Kinyas ve KayraHakan Günday · Doğan Kitap · 202535,4bin okunma