Agustina Bazterrica, Leziz Kadavralar’da hayvan etinin ölümcül bir virüs nedeniyle yasaklandığı bir dünyayı anlatır. Bu dünyada insan bedeni yasal, sistemli ve endüstriyel bir biçimde “et”e dönüştürülür. Roman, bu korkunç düzeni olağanlaştırarak anlatır; asıl dehşet, yapılanlardan çok herkesin bunu kabullenmiş olmasındadır.
Hikâyenin merkezindeki Marcos, bu sektörün içinde çalışan biridir. Sisteme mesafeli gibi dursa da zamanla onun bir parçası hâline gelir.
Ancak benim için bu romanın asıl sarsıcı olması gereken noktası, artık sarsıcı gelmemesiydi. Önceden distopya okumayı severdim; çünkü yaratılan evrenler beni korkutur, heyecanlandırırdı. Bugün ise insanların yaptıklarından, her gün maruz kaldığımız haberlerden o kadar bezmiş durumdayım ki bu tür kurgular beni şaşırtmıyor. Çünkü biliyorum: Dünyanın herhangi bir yerinde, bu kitaptaki gibi insanlar var.
İnsanlar her şeyi yapabilirler ve yapıyorlar. Görüyoruz, okuyoruz, izliyoruz. Ahlaki ve c*nsel sınır tanımayanlar, yamyamlar, ped*filler, sadist k*tiller. Bunlar artık yalnızca distopyaların değil, gerçek dünyanın da parçaları.
Bu yüzden Leziz Kadavralar’ı bitirdiğimde kitabın fazlasıyla abartıldığını düşündüm. Korkunç ama distopya olması gereken bir metin, bana fazlasıyla tanıdık geldi. Belki de sorun kitapta değil. Biz artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz.
Bir de bazı konuların havada kaldığını düşünüyorum. Sanki yazar enteresan bir fikir bulmuş, yazmaya başlamış ama yazdıkça o fikirle uğraşmak istememiş gibi. Okur olarak daha net bir şeyler istedim ama metin doğrudan finale yol aldı.
Sanırım yine kapitalizmin oyununa geldim. :)
Bunlar elbette benim düşüncelerim; oysa pek çok okur kitaptan oldukça etkilenmiş.