"Bak, Emniyet'te, yanımdaki odada, ufak bir Çingene oğlan vardı. Tam dokuz yaşında. İyi dinle, dokuz yaşında. Yankesicilikten, hem de suçüstü yakalanmış. Oğlana bastılar falakayı, bastılar falakayı, mümkünü yok, 'yaptım' dedirtemediler. Sonra, öyle ayakları şişmiş yatarken, sordum oğlana, 'Ulan zaten suçüstü yakalanmışsın, niçin doğruyu söylemeyip sopa yiyordun?'
Bir an bana, kendisini dövenlere baktığı gibi, aynı düşmanca ve güvensiz bakışla baktı. Sustu. Ona kendisine kebap ısmarlaması için para verdim. Ancak o zaman konuştu benimle.
'Çaylak gibi konuşma be ağbi, polise doğru mu söylenirmiş.'
'Niye?'
'Yaramaz bize. Bak ağbi, poliste bir, karakolda iki, mahkemede üç, adını bile doğru söylemiyecen.'
'Niye be, oğlum?'
Başını bunca aptallığa kızmış gibi salladı.
'Ekmek için, ağbi, karın doyurmak için. Doğruyu söyleyince damda bulurum kendimi, he, deyince deliğe düşerim. Kim doyuracak beni? Burada sopayı yer, sonra çıkarım, karnım doyar, tamam mı?'
"Sen düşünür müsün bunu? Ben düşünür müyüm? Sadece ekmek için susuyor. Dayağa razı. Ele vermiyor kendini, ele vermenin kendisine, ekmeğine düşman olduğunu biliyor. Neyin dışına düştüğünü çok iyi biliyor. Ekmeğini toplumdışılıktan kazanıyor, o kurallara niçin uysun? Karşılığı aç kalmak olunca dokuz yaşındaki çocuk nelere dayanıyor. Açlık can acısından daha dayanılmaz çünkü."