penbari

penbari
@penbari
"Bak, Emniyet'te, yanımdaki odada, ufak bir Çingene oğlan vardı. Tam dokuz yaşında. İyi dinle, dokuz yaşında. Yankesicilikten, hem de suçüstü yakalanmış. Oğlana bastılar falakayı, bastılar falakayı, mümkünü yok, 'yaptım' dedirtemediler. Sonra, öyle ayakları şişmiş yatarken, sordum oğlana, 'Ulan zaten suçüstü yakalanmışsın, niçin doğruyu söylemeyip sopa yiyordun?' Bir an bana, kendisini dövenlere baktığı gibi, aynı düşmanca ve güvensiz bakışla baktı. Sustu. Ona kendisine kebap ısmarlaması için para verdim. Ancak o zaman konuştu benimle. 'Çaylak gibi konuşma be ağbi, polise doğru mu söylenirmiş.' 'Niye?' 'Yaramaz bize. Bak ağbi, poliste bir, karakolda iki, mahkemede üç, adını bile doğru söylemiyecen.' 'Niye be, oğlum?' Başını bunca aptallığa kızmış gibi salladı. 'Ekmek için, ağbi, karın doyurmak için. Doğruyu söyleyince damda bulurum kendimi, he, deyince deliğe düşerim. Kim doyuracak beni? Burada sopayı yer, sonra çıkarım, karnım doyar, tamam mı?' "Sen düşünür müsün bunu? Ben düşünür müyüm? Sadece ekmek için susuyor. Dayağa razı. Ele vermiyor kendini, ele vermenin kendisine, ekmeğine düşman olduğunu biliyor. Neyin dışına düştüğünü çok iyi biliyor. Ekmeğini toplumdışılıktan kazanıyor, o kurallara niçin uysun? Karşılığı aç kalmak olunca dokuz yaşındaki çocuk nelere dayanıyor. Açlık can acısından daha dayanılmaz çünkü."
Sayfa 210·Kitabı okudu
Reklam
"Korkma, aydınlığı bir ucundan da olsa görenlerin işi değil korkmak. Karanlıktaki çocuklar korkar. Biz ne çocuğuz, ne de her yer karanlık."
Sayfa 184·Kitabı okudu
Alıntı
"Ben bu arada adamın kendisini ilgilendiren, kendisini ilgilendirdiğini düşündüğü soruları sorarken Piero'nun burnunun dibinde salladığı parmağına neden o kadar gıcık olduğuma takmıştım. Bedenimizin bu ülkedeki varlığını sürekli açıklamak zorunda kalmamızdan hiç hazzetmiyordum. Yarım yamalak konuştuğum bir dil yüzünden bana yarım insan muamelesi yapılmasından hazzetmiyordum. O parmak bütün bunlardı, hatta fazlasıydı."
Sayfa 174·Kitabı okudu
"Ama sen en çok Kızılay'ı severdin. Yarı karanlık, aynı şarkıları dinlemekten can sıkıntıları yüzlerinde yer etmiş insanların karşı karşıya oturup cep telefonlarıyla oynadığı kitap kafeleri, Mülkiyeliler'de yemek yemeyi, kalabalık caddelerde coşkun bir nehir gibi akıp giden insan yığınlarını, Yüksel Caddesi'nden geçerken, "Bakalım bugün ne eylemi varmış," diye durup anlayana kadar beklemeyi, hatta bazen sonuna kadar, polis o eylemi şiddet ve göz yaşartıcı gazla dağıtana kadar beklemeyi, inatla direnen, biri kapansa başka bir tanesi açılan kitabevlerini dolaşmayı, Sakarya'daki çiçekçileri, balıkçıları, turşucuları, fayanslarıyla dev bir banyoyu andıran metro istasyonundaki çarşıyı, sokak çalgıcılarını, sahtekâr dilencilerini, hıncahınç duraklarını, mevzilenmiş mangalarıyla işgal İstanbul'unu hatırlatan Güvenpark'ı, İzmir Caddesi'ndeki düğmecileri severdin."
Sayfa 79·Kitabı okudu
"Bazen karşıya geçer, seninle tanışmak mucizesine sebebiyet verişiyle Ankara'nın anıtsal parkları arasına alınması gereken Kuğulu Park'ın içinden yürür, Tunalı Hilmi'ye çıkardık. Ankara'da büyümemişiz ikimiz de. Ama ne zaman bu caddeden yürüsek, "Eskiden bambaşkaymış Tunalı," diye konuşurduk. Haute couture butiklerin, kitapçıların, birbirinden seçkin pastane ve restoranların, şık mı şık mağazaların, iki dirhem bir çekirdek janti hanımefendi ve beyefendilerin caddesiymiş burası. Biz gezerken öyle değildi. Taklit parfüm ve cep telefonu dükkânlarının, zincir mağazaların, renkli pasajların olduğu herhangi bir caddeydi. Ama seviyorduk değil mi? Seviyorduk Tunalı'yı. Orada bulunmanın bu caddeye geçmişten atfedilen şıklığın bir parçası sayılmakla ilgili olduğu hissine kapılmak hoşumuza gidiyordu."
Sayfa 78·Kitabı okudu
Reklam