Talan edilmiş ömürler üstüne bir şiir bir şehrin kaderini yaşayan insanlar üstüne... İstanbul’un renkli sokaklarında kaybolmuştum. Kendimi bulduğumda, her şeye geç kalmış bir adamdım artık. Ama umutları hep olan bir adam. Umut ve hayal, insanı ayakta tutan şeydir. Milyarlarca insandan sadece biri, umutsuz edilmiş milyarlarca insan… Aç, yoksul, işsiz; karın tokluğuna çalıştırılmak zorunda bırakılmış milyarlarca insan, birkaç domuzun banknotlarına banknot katmak için… Bu kan, bu gözyaşı, bu ter bunun için. Çocukluğunu yaşamayanlarla dolu evsiz, biçare insanlar. Metropol şehrin ortasında dona kalmış, sivri bir hançer gibi göğe değecek rezidanslar. Kokuşmuş hayatlarla dolu, bedenini piyasaya peşkeş çekmiş insancıklarla dolu. Boğaz’a karşı yalılarında manzaraya dalmış, ağzı içki kokan lordlar.
Zeka güçtür
Hanedanın bir kolu, 1098/1101-1232 arasında Hısn Kçyfa (Hasankeyf) ve Amid’de (bugün Diyarbakır), bir kolu da 1104-08-1408 arasında Mardin ve Meyyafarkin’de (bugün Silvan) egemen olmuştur. Büyük Selçuklu sultanı Melikşah ve kardeşi Tutuş’a yaptığı hizmetler karşılığında hanedanın atası Artuk Bey’e 1086’da Filistin toprakları bağışlandı. Artuk Bey 1091’de ölünce Filistin toprakları oğulları I. Sökmen ve Necmeddin İlgazi’ye kaldı. Sökmen, Diyarbakır’a giderek (1102) Hısn Keyfa ve Mardin ile daha kuzeydeki bazı toprakları ele geçirdi. Bu arada kardeşi Necmeddin İlgazi, Büyük Selçukluların hizmetine girdi ve Sultan Muhammed Tapar tarafından Bağdat valiliğine atandı. Necmeddin İlgazi daha sonra Mardin’i yöneten Sökmen’in oğlunu uzaklaştırıp burayı kendi soyunun merkezi yaptı (1104/08) ve Hısn Keyfa’yı da kardeşinin soyuna bıraktı. Bundan sonra Artuklular ile Selçuklular arasındaki ilişkiler giderek bozuldu. İlgazi, Selçuklu Musul valisine karşı Türkmenleri bir araya getirerek, 1118’de Diyarbakır’ı bütünüyle denetimi altına almayı başardı. Ertesi yıl, Halep’e yaklaşan Haçlıları bozguna uğrattı. Artuklular, 1113’ten başlayarak Fırat’ın doğu yakası boyunca kuzeydoğu yönünde yayıldılar. İlgazi’nin yeğeni Belek’in Harput’ta kurduğu devlet, onun 1124’te ölmesinden sonra, Davud (hd y. 1109-44) tarafından, başkenti Hısn Keyfa olan Artuklu Beyliği’yle birleştirildi. Davud ve ardılı Kara Arslan (hd 1144-67) dönemlerinde Zengilerin Musul’da, sonra da Halep’te güçlenmesi, Artuklu yayılmasına son verdi. Nureddin Zengi’nin, Haçlılara ve Bizans’a karşı savaşa sürdüğü Artuklular, onun 1174’te ölmesiyle Zengilere bağımlı duruma düştüler. Salaheddin Eyyubi’ nin Nureddin’in yönetimindeki toprakları adım adım fethetmesi üzerine, Diyarbakır’ daki durumları daha da zayıfladı. Muhammed (hd
Reklam
Persi Cekson
İkinci bölümü ayrı bir dünya idi sanki! Harry Potter qədər maraqlı alınmasa da, bunun da öz ləzzəti var! 😍
Felsefe ve Düşünce
Her neyse işte
Nolacak Van Hoydonk'un pardon Van Persi'nin hali?
Persi
open.spotify.com/album/3bxrBbE8s... homayoun Shajarian sanat halen pers topraklarında icra ediliyor 🖤
Farsça Müzik
Kral, Zadig’e ‘’Beden ve kalp’’ demişti. Zadig, kralın sözünü kesmekten kendini alamadı: ‘’Kral hazretleri! ‘Rûh ve kalp’ dememekle arzu ettiğiniz şeyi anlıyorum. Çünkü, bu rûh ve kalp sözü Babil’de çok kullanılır. Birçok kitapta bu kelîmelere tesadüf edilir. Oysa kitapları yazanların hiçbirinde ne rûh ne de kalp vardır. Fakat haşmetmeab, lütfen sözünüze devam edin.’’ ‘’Benim itikadımca, insanlarda ‘beden ve kalp’ sevmek için yaratılmıştır.’ diye konuşmasını sürdürdü kral. Bu iki kuvvetten birincisi tatmin edilmelidir. Burada benim sarayımda yüz tane kadın var. Hepsi güzel, nazik hatta arzularımı tatmin etmeye hazır. Yahut benimle birlikte oldukları zaman öyle görünüyorlar. Yine de, kalbim o kadar mutlu değil…’’ * Akıl ve kalbi birbirinden ayıran modern tıbba dargın olduğumu daha evvel söylemiştim. Mevzuya yeterince baş ağrıtmamışız gibi şimdi Voltaire bir de buna Beden ve Kalp ile Rûh ve Kalp versusunu ekliyor. Modern dünya, her şeye yaptığı gibi, iki unsuru ayrıştırma ve birbirinden ayırma gayreti gösterirken, Doğu neden bu denli birleştirmeye ve idrâke meyyâl? Bu metni anlayabilmek için en az 15 defâ okudum. Doğu’nun kokusunun sindiği her bir unsur bu denli derîn derûn, bu denli muzaffer olmak zorunda mı? Duyduğum ân, ondan mı saplanır kalbime bir ok gibi şu sözler? ‘’Şûr-i sabrî, reng-i abrî, ta'am-ı eşkî, bûy-i hakî…’’ Bekleyenin heyecanı (tutkusu), bulutun rengi, gözyaşının tadı, toprağın kokusu... * Şarkının gövdesine sarılmak, canı olsun da eğilip öpeyim diye içimden yükselen fısıltıları çığlık yapıyorum. Şarkın-ın gövdesi: Hem Farsça hem Persî… Farîsi değil, Persî çünkü İranlılara Farisî denildiğinde kızıp Persî diye düzeltiyorlar. O hâlde ben de Farsça söyleyen Marjan Vahdat için Türkçe diyeyim ki; ‘’Pers mahnılarını sevdirən mükəmməl mükəmməl bir səs.’’
Reklam