Şa'bî diyor ki: "Bir kimse, fakirin yardıma muhtaç olduğundan daha çok kendisinin yardımdan alacağı sevaba muhtaç olduğunu düşünmüyorsa, yaptığı yardım geçersiz sayılıp yüzüne çarpılır."
(Mülk Allah'ındır ve zekât veren zat aracıdan ibarettir. Şu halde) zekât veren, Allah'ın hakkını veriyor; fakir de aldığını Allah Teâlâ'dan alıyor. Sonuç itibariyle hakikatte zekât verenle fakir arasında yapılmış bir muamele yok ki veren kimse kendisini iyilik yapıyor görsün.
Demiri nasıl tavında dövmek gerekiyorsa, çekiç darbelerini nasıl soğutmadan indirmek gerekiyorsa, her kelimeyi de öyle tam zamanında söylemek gerekiyordu. O anı geçirince söz soğuyor, katılaşıyor, insanın yüreğine taş gibi oturuyor ve bu ağırlığı kaldırıp atmak hiç de kolay olmuyordu.
Akıl insanın fizikî varlığını sürdürmesi için gerekli olmakla birlikte, kemalini elde etme cihetinden, verili olana bağlı ve bağımlı olduğu için, kemalde gerekli olan boyut farkını temin edemez. Akıl bile kendi kemalini, ancak kendisini aşan bir ilke ile irtibatı içinde elde eder. Terkedildiğini varsayan Batı düşüncesinin rasyonalitenin en üst formunu enstrümantalizm/araçsallıkta bulması, tesadüfi değildir; enstrümantalizm aklın kendi sınırlarını keşfetmesinin daha farklı bir ifadesidir.