Arzu, tatmin edilmiş olduğu yanılsaması uyanıncaya kadar sürer çünkü, o anda biter ve henüz "vermemiş olan" başka nesnelere yönelir. Biz ise bizi arzulayacak başka birini aramak zorunda kalırız.
Beyaz atlı şövalyeleri bekleyenlerin kadın olduğunu varsayıyoruz hep. Nitekim şövalye aşkı denildiğinde de kastedilen, şövalyenin arzu nesnesi Leydi (kadın) ile, o nesneye asla ulaşmamak üzere bin türlü dolap çeviren erkek arasındaki hayali ilişki.
Türkçemize "şövalye aşkı" olarak geçen (aslı "Courtly Love"-Saraylı Aşkı) bir terim de var ki, büyük ölçüde Platonik, cinsellikten tamamen arınmış bir aşk türünü anlatıyor. Şövalye, "Leydi"nin mendili için bile ölümlerden ölümlere atabiliyor kendini, eline fırsat geçse bile kadına elini sürmüyor, simgelerle yetiniyor, acı çekiyor.
Leydi ulaşılmazlığıyla var bu destansı öykülerde. Ulaşıldığı anda ise her şey altüst olacak, düzen temelinden sarsılacak.
Hiçbir eksiğimiz olmasaydı başkalarına ne ihtiyacımız olurdu ki? Yani kısacası, eksiklerimiz sayesinde toplumsal varlıklarız biz. Ama bu, eksiğin bize acı vermesini, huzursuz etmesini engellemeyecek. Eksik doldurulamaz, kapatılamaz, kamufle bile edilemez. Marifet eksikle birlikte yaşamasını öğrenmekte.
...mutlak, tek ve nesnel bir hakikatin varlığından, anlaşılabilirliğinden ve aktarılabilirliğinden ne kadar kuşku duyarsak, hakikat arama gayretimiz de o denli arttıracağız demektir.