Ellerini paltosunun cebine soktu, hava yumuşamıştı, kar burnunun dibinde enfiye gibi tozuyor, yüzünü gıdıklamakla. Keyfi yerine geliyordu. Köye inen yokuşu geçti, çocuklar yoktu daha ortalıkta. Derme çatma kızağını anımsadı. Takır takır, inip kalkarak, yuvarlanıp içi hop ederek. Köyün içine kızağıyla nasıl indiğini. Vay anasını, dedi. İnsan aslında hep eziyet çekiyor da. Bazı zamanlar daha sonra iyiymiş gibi geliyor. Geçmişin bize iyi gelmesi belki de gelecekten korktuğumuzdandır. Yoksa o ne rezillikti. Bir de babamdı ki, bir kurbanlar keserdi ki, kurban yani, öyle böyle değil. Ama sonra birden rızk kesilir, bir daha elimiz rahatlıklayıncaya kadar.
Sayfa 53 - Hep Kitap, 1. Baskı / Kasım 2018, İstanbul
Dönüp yoğun sisin içine doğru hızla yürümeye başladık. Orman kulaklarımızda gümbürdüyor, sis adeta köpükler saçarak koyulaşıyordu. Çalı diplerinde salyangozlar çıtırtılar çıkararak eziliyordu. Yükselip alçalan patikada; alçaldıkça ayaklarımız suya değerek. Yükseldikçe kuşların kanatları saçlarımızı tarayarak. Ceren, sanırsın sisi o yaratmış, yolu asla şaşırmıyor, asla kararsızlık göstermiyordu. Onun böyle aksayarak gerçek bir orman ustası gibi yürümesini hayranlıkla izliyordum. Memelerinin kokusu genzimi yakıyordu. Durup durup alnıma bir yaprak düşüyordu. Ama elbette her yerden sesler geliyordu.
Sonra ardımızda ilk sesi, sonra ikincisini duyduk. Yanaklarımda çiy birikmişti.
Neden bilmem, dönüp anneme uzun uzun baktım. Saçları çoktan ağarmıştı. Tuhaf bir biçimde, yıllardan sonra onu ilk kez görüyormuş gibiydim. Yüzüne sanki hiç bu kadar dikkatle bakmamıştım. İnsan annesine neden hiç bakmaz? Oysa insan annesine uzun uzun bakmalıdır. Sonra, aradan bunca yıl geçtikten sonra bunca şeyin nasıl olup da değiştiğine. Yüzündeki çizgilerin ne vakit bunca çoğaldığına şaşırdım. Ansızın boğazımda bir tıkanma hissettim. Gözlerim seğirmeye, yüreğim burkulmaya başladı. Bu, ne kadar da zor bir şey.