Kürdçe Siseban Vadisi Destanı ile ilgili
SÎSEBÂN VÂDİSİ KISSASI
/3a/Hâzihi Kıssatü’s-Sîsebân (Bu, Sisebân Vadisi Kıssası’dır)
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Efendimiz Muhammed’e,
ailesine ve ashabına olsun.
Yemen’de, kibir ve zulümde kendisine benzer kimsenin olmadığı Gitrif adında çok zalim,
büyük bir kral vardı. Askerlerini toplayıp Peygamber (as.) ile savaşmaya niyetlenmekteydi.
Çünkü o, Peygamber (as.) ile ilgili yayılan haberleri, övgüleri, insanlar katındaki yüce kıymetini
ve büyük şanını duyuyordu. Peygamber (as.) ile savaşmak için hazırlandı. Bundan dolayı
aşireti, askerleri ve kavmi arasında savaş için hazırlanmalarına dair çağrı yaptı. Kahramanların
sırtını sıvazladı ve onlardan hiç kimse geri kalmadı. Savaş giysilerini giydi ve mızrağını
kuşandı. Sayıları 424.000 atlı idi. Bunlar; Hint kılıçlarını, kalkanlarını, renkli hevdeçler içinde
Davûdî mızraklarını kuşanmışlardı.
Kral Gitrif bin Hassan atına bindi, sultanın bando takımı borazan, davul, zurna çalıp
sancakları havaya kaldırdı ve bayrakları açtı. Kral ve askerleri mal, ehl u iyali ile birlikte seçkin
Peygamber (as.) ile savaşmak için yola koyuldular. Bu haber Peygamber’e (as.) ulaştı. Bunun
üzerine Peygamber (as.) ailesini, Muhacir ve Ensar’dan bütün ashabını çağırdı ve kendilerine:
“Kral Gitrif’in askerleri, ehl u iyali ile birlikte kendileriyle savaşmak için Mekke’ye doğru yola
çıktığını” haber verdi. “İşte ben onları karşılamaya ve kendileriyle savaşmak için hazırım; siz
de çoluk çocuk Allah yolunda cihat etmek için hazırlanın ve buna karşılık ise Allah katında size
büyük bir sevap vardır,” dedi.
Ravi şöyle aktardı: /3b/Bunlar evlerine döndüler, hazırlandılar, kılıç ve mızraklarını
kuşanıp atlarına bindiler ve hepsi Muhammed Mustafa’nın (as.) yanına geldiler. İşte ya
Resulellah çoluk çocuğumuzla geldik, bizim ve çoluk çocuğumuzun canı sana feda olsun ya Rasulellah! Fatıma ve iki yavrusu Hasan ve Hüseyin’den başka herkes gelmişti. Ali bin Ebi
Talip yoktu, o yokken de onları alamazlardı beraberlerine. Peygamber (as.) kalktı,
beraberindeki herkes de Yemen’e doğru hareket etmek için bineğine bindi. Peygamber (as.)
Fatım’a ile vedalaştı, Hasan ve Hüseyin’i öptü ve: Evlatlarım sevgili babanız geldiğinde benden
selam söyleyin, annenize iyi bakın, dedi ve ayrıldı. Birinci, ikinci ve üçüncü günde grubun
önderliğini yaptı. Nihayetinde Nehrü’l-Arûz denilen yerde konaklandılar. Peygamber (as.) indi
ashabına sabah namazını kıldırdı ve onlara dönerek şöyle dedi: “Bu üç günde ne kadar mesafe
yürüdüğümüzü biliyor musunuz?” Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. “Seksen günlük
mesafe yürüdük ve bizim ile o kavim arasında üç günlük yürüme mesafesi kaldı” ve “sizden
kim gidip onların bizden önce Sisebân Vadisine varıp varmadıkları haberini getirebilir?” dedi.
“Şayet biz onlardan önce varırsak Allah’ın izni ile biz muzaffer oluruz.” dedi. Giden kişinin
Allah tarafından cennetle mükafatlandırılacağına dair de kefil oldu. Grubun içinden Ömer bin
Ümeyye ed-Damirî ayağa kalktı ve: “Ya Resulellah Allah’ın izni ile güneş batmadan önce ben
gidip sana onların haberini getiririm,” dedi. Peygamber (as.) ona şöyle dedi: “Allah sana
mübarek eylesin ve uzakları sana yakın kılsın ve bütün zorlukları sana kolay eylesin.” Ömer,
kamçısını aldı, elbisesini topladı, sarığını düzeltti ve çöle yöneldi. /4a/Korkmadan, ürkmeden
dere, tepe, vadi demeden öğle vaktine kadar yol yürüdü. Derken üstünde hoş meyveli yüksek
ağaçların, etrafında hoş kokulu çiçeklerin olduğu ve içinde alımlı kuşların farklı dillerle Allah
Sübhanehu’yu zikrettiği güzel bir bahçeye rastladı. Allah bu vadiye her renkten türlü türlü
meyveleri serpmişti. Bu bahçede, misafir olarak uğrayan her kişinin kendileri ile sınanacağı
aslanlar, yırtıcı hayvanlar ve devler yatmaktaydı. Suyu sarhoş edici, taşları mücevher, kokusu
misk ve anber gibi idi. Bu vadide büyük çadırlar, otağlar, dalgalanan sancaklar ve çok sayıda
kamıştan yapılmış mızraklar vardı. İçindeki kalabalık ise, yeme-içmede, işrette, taat ve putlara
ibadette idi. Bu kavimde Allah’a ibadet eden kimse yoktu. Ömer: “Çadırların arasına daldım,
bir de ne göreyim süslü halıların ve yemyeşil ipekli kumaşların serili olduğu yüksek ve geniş
bir çadırın önündeyim. Bu çadırın ortasında kırmızı altınla bezenmiş bir yatak serili ve başında
mücevherlerle süslenmiş bir taç olan bir adam üzerinde oturmuş. Bu adamın huzurunda, bin
muhafız korumasında, devletin büyükleri ile doksan vezir oturmuş ve bu kişi, vezirlerine saldırı
hakkında talimatlar vermektedir.” dedi.
Bu vezirlerden biri Peygamber’i (as.) rüyasında görmüş ve Müslüman olmuştu. İmanını
gizleyen bu vezir şöyle demekteydi: “Ey Kral! Muhammed’in bu gördüğün adamların kadar
adamı, bu kahramanlar kadar kahramanı, bu mal kadar malı ve bu köleler kadar da kölesi
bulunmaktadır.” Vezir sözlerini şöyle sürdürdü: “Ey saadetli Kral! Muhammed malca fakirdir
ancak O’nun askeri içerisinde malı çok olan bin dört yüz savaşçısı bulunmaktadır. Ama adam
gibi adam, kahraman gibi kahramandırlar. Ölümü ganimet, korkaklığı ise kayıp görürler.
Onlardan bir tanesi senin bütün askerlerine bedeldir.” /4b/Kral, vezirden bu sözleri duyduğunda
büyük bir öfkeyle şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana, onları övdüğüne bakılırsa sanki sen
onlardan biriymişsin gibi geliyor bana!” Bunun üzerine vezir: “Onları gördüğünde
söylediklerimi daha iyi hatırlayacaksın,” dedi.
Daha sonra Ömer sözlerine şöyle devam etti: “Çokluklarını görünce sanki kabirdekiler
dirilmişler gibi geldi bana. Ayaklarımın beni yürüttüğünü ve nihayetinde akşam namazını
Peygamber’in (as.) arkasında kıldığımı gördüm.” Peygamber (as.) selam verdiğinde: “Ya
Ömer!” diye seslendi ve “sen mi bana haber vereceksin yoksa ben mi sana haber vereyim?”
Mübarek ağzınızdan dinlemek daha güzeldir ya Resulellah, dedim.” “Durum şöyle şöyle idi,
dedi. “Evet öyledir, dedim.” “O halde niçin beni gönderdin? dedim.” “Sana cennette vadedilene
karşılık,” dedi. Peygamber’e (as.) yönelerek, kavmin bizden önce vadiye vardıklarını haber
verdim. Peygamber (as.) şöyle dedi: “La havle vela kuvvete illa billahi’aliyyi’l-azim. Ey
Müslüman, muvahhit ve kahramanlar topluluğu! bu durum, çocukları ihtiyarlaştıran ve şiddeti
demiri eriten bir olaydır.” Sonra Peygamber (as.) yürümeye devam etti ve durmaksızın üç gün
yola devam ettiler, derken Sisebân Vadisine vardılar. Vardıklarında ikindi vaktiydi. Buradaki
kuşlar sabaha kadar adeta Müslümanları şakımalarıyla karşılar gibiydiler. Peygamber (as.)
Müslümanlara sabah namazını kıldırdı, herkes güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikir ve tesbihle
meşgul oldu. Ansızın bir toz fırtınası koptu, bir gürültü çıktı ve şiddetli bir rüzgâr esti. Bu
fırtınanın altında, aktığında bir deniz gibi gürleyen askerler göründü. Sancak ve miğferleri
vardı. Sancakları taşıyanlar gruba yaklaştılar, askerlerin önünde ise bir savaşçı vardı. Bu kişi
savaşçılardan korkmayan öncü bir savaşçı idi. Savaş elbiselerini giymiş, askerlerle çarpışırken
ilerleyen biri; altına kırmızı benekli, kulakları kalem gibi siyah bir at çekmiş, yanakları sıcak
esinti estirmekte, emrettiğinde gayrete gelir, onu harekete geçirdiğinde sırtı ulaşılmaz dağ gibi
olur. /5a/Bu atın omuzları geniş ve yaprak gibi yassıdır; adımları geniş, kulakları birbirine yakın
iyi bir binektir ve asil bir soydandır. Atlının başında keski gibi bir taç bulunmaktadır.
Vurduğunda ortadan yaran keskin bir kılıç kuşanmış. Kılıcını salladığında gözleri kamaştıran
bir ışık saçmaktadır. Rakibi öldürüp öbür dünyaya gönderen bu kılıcın üzerinde ise iki satırlık
bir yazı yazılmıştır. Fasih kişi onu okur, akl-ı selim sahibi onu anlar. Bu satırlar şöyledir:
Mert adam öfkeyle onu salladığında
Kılıçla engel olamadı ve parmakları felç oldu
Yanındaki kılıç, ödünçtür delikanlının
Taşıyanı ondan daha keskin değilse eğer.
Atlı Kral Gitrif (Allah ona lanet etsin) Peygamber’in askerlerini vadinin zirvesinde
görünce: “Ey vezir! Ben bu vadinin zirvesinde küçücük bir grup görüyorum, sanki onlar Arap
çapulcularıdır,” dedi ve ordusuna, onlara mızrak uçlarını saplamalarını ve atlarla da onları
ezmelerini emretti. Vezir o yöne baktı ve onların Peygamber’in askerleri olduğunu anladı.
Vezir: “Ey Kral! Bu askerleri niçin toplamışsın ve buraya kimin ile savaşmaya gelmişsin sen?”
dedi. Kral: “Bunları Muhammed ve Ali ile savaşmaları için topladığımı bilmiyor musun?” dedi.
Vezir: “İşte Muhammed ve adamları seninle savaşmak için gelmişler.” dedi. Kral şiddetli bir
kızgınlıkla irkildi. Hop kalktı, hop oturdu, pişman oldu, küstahlaştı ve sonunda öfkelenerek
şöyle dedi: “Eğer Muhammed’in askerlerinin bin dört yüz atlı gibi /5b/bu küçücük bir çapulcu
grubundan oluştuğunu bilseydim onları çobanı olmayan koyun sürüsü gibi önüne katıp getiren
birisini gönderirdim.” Vezir şöyle cevap verdi: “Ey saadetli Kral! Onların içinde Halid bin
Velid, Mikdad bin Esved el-Kindi gibi savaşma ve çarpışmada uzman, kahraman ve soyluların
olduğunu biliyor musun? İçlerinde şayet doğuda bir baskın ve saldırı gerçekleştirse
batıdakilerin yenilgiye uğrayacakları savaşçılar vardır. Hakaret ettiğin bu küçücük grubun
içinde küçük olsun büyük olsun kum ve çakıl taneleri sayısınca olsa da savaşçı ve kahramanla
savaşmak için saldırmaktan geri çekilmeyenler vardır.” Kral vezire şöyle cevap verdi: “Onları
aşırı tanımlarken sanki sen onlardan veya onlarla birliktesin gibi geliyor bana.” Vezir:
“Kahramanların kahramanlarla karşılaştığını, süvarilerin birbirlerini ezip geçtiğini, savaş
ateşinin yakılıp tozu dumanı birbirine kattığını gördüğünde söylediklerimin ne kadar doğru
olduğunu göreceksin,” dedi. Bu sözler üzerine Kral atına bindi ve meydanda tur atıp askerlerini
savaşa hazırlamak için düzene koydu. Bu esnada Peygamber (as.) Halid bin Velid’i çağırdı ve
ona şöyle emretti: “Askerleri dört gruba ayırıp Gitrif’in askerleri üzerine sürmeni istiyorum.”
Halid: “Emrin olur ya Resulellah,” dedi. Peygamber (as.) onu öne aldı ve İbn Mikdad’ı çağırdı.
Mikdad: “Buyur efendim,” dedi. Peygamber (as.): “Ey Kindilerin emiri! sen ve kavmin sağ
tarafta olun,” dedi. Sonra İbn Abbas bin Mirdas’ı çağırdı. O da: “Buyurun efendim,” diye cevap
verdi. Peygamber (as.): “Sen ve adamların da sol tarafta konumlanın,” diye emretti. En sonunda
da Peygamber (as.) ile geri kalan ashabı merkezde konumlandılar. Daha sonra askerlerini;
piyadeye karşı piyade, süvariye karşı süvari, yiğide karşı yiğit olmak üzere sağdan ve soldan
düzene soktu. Böylece bu iki fırka düşmana saldırdı, savaş kızıştı, yiğitler haykırmaya başladı.
Savaş meydanında savaşçıların kanından, yere düşmüş atlardan başka bir şey göremez; gürültü
ve çığlıklardan başka bir şey işitemezdin. Mızraklar parçalanmakta, savaşçılar mücadele
ederken uğultular koparmaktaydılar. Kan akıp çamurlaştı, savaş kızıştı, korkaklar gerisin geri
kaçmaya, yiğitler ise arkalarından onları kovalamaya başladı. Burada sahibiyle birlikte
hezimete uğrayıp yere düşen atlardan, ezilenlerden, /6a/birbirine karışarak akıp giden kandan
başka bir şey göremezdin. Bu gece vaktinden sabaha kadar kılıçlar çalışadurdular. Bu esnada
üzerindeki kanla kırmızıya boyanmış, erguvan renginde bir cübbe ile Ebubekir gözüktü. Şöyle
bağırıyordu: “Ya Resulellah! Adamlarımız öldürüldü, mallarımız talan edildi, çocuklarımız
yetim bırakıldı. Bizim yarımız öldürülmüş, yarımız kalmış!” Onun peşinden Ömer bin Hattab
göründü, o da şöyle çığlık atıyordu: “Ya Resulellah! Amcan oğlu Ali bin Ebi Talib ortalıkta
yokken bu insanların arasına çıkmaya gönlün nasıl razı oldu?” Daha sonra Halid bin Velid
arkasında dört emir ile birlikte göğüsleri kana bulanmış bir şekilde çıkageldi ve şöyle dedi: “Ya
Resulellah! Savaş alanına baktım ki bizden yedi yüz, müşriklerden ise yüz seksen bin savaşçının
öldürüldüğünü gördüm. Onlara tekrar bir hamle yapmak istiyorum.” Peygamber (as.): “İşte
buyur, ama kendine dikkat et, Allah onlara karşı yardımcın olsun,” şeklinde cevap verdi. Halid:
“Benimle kim gelecek?” dedi. Müslümanlar onun arkasından müşriklere saldırdılar. Tekrar
savaş kızıştı, muharebe büyüdükçe büyüdü, sarsıntılar artı, kan dökülüp aktı, alan daraldı, şüphe
ve kuruntular arttı; söz bitti ve çarpışma sürüp gitti. Ne uzun bir gece ve zor bir andı ki içinde
çetin çarpışmalar oldu; kollar, bacaklar ve kafalar koptu. Bu kargaşa esnasında kargalar
ötmekte, kartallar ise havada süzülerek uçmaktaydılar. Böylece sabaha kadar kılıçlar hiç
durmadı.
Peygamber (as.) ashabına yaklaştı, bir de ne görsün! Onlardan sadece yetmiş mücahit
kalmış. Bu esnada Peygamber (as.) hüngür hüngür ağlamaya başladı. Başını havaya kaldırıp
ellerini açarak dua etmeye başladı ve şöyle dedi: “Ya Rabbi! Yeryüzünde /6b/senin birliğini
haykıracak bu yetmiş mücahitten başka kimse kalmadı. Ya Rabbi! Beni onların yokluğu ile
sınama!” Bu esnada ansızın yüksek sesler işitildi. Peygamber (as.) seslerin geldiği yöne baktı,
mücahitlerin eşlerinin kendisine doğru geldiğini gördü. Bu kadınlar, saçları birbirine karışmış
pejmürde bir halde: “Eşlerimizi öldürdüler, mallarımızı talan ettiler, çocuklarımızı yetim
bıraktılar,” diyerek çığlık atmaktaydılar. Bunun üzerine Peygamber (as.) ile beraberindeki
Müslümanlar ağlamaya başladılar. O esnada ansızın gök yarıldı ve Cebrail (as.) yere inerek
Peygamber’e (as.) şöyle hitap etti: “Ya Muhammed! Yücelerin Yücesi sana selam söylemekte,
sana iyilik, bereketi bahşederek; ‘O, Müminlerden cennet karşılığında canlarını ve mallarını
satın alır,’ sözünü söylemeni emretmektedir. Ve yine Rabbin, sana yardım etmesi için
milyonlarca meleğin seninle birlikte savaşması için gönderilmesini mi yoksa amcan oğlu Ali
bin Ebi Talib’in gönderilmesini istediğini sormaktadır.” Peygamber (as.): “Ali bin Ebi Talib’i
istiyorum,” dedi. Cebrail (as.): “Allah bu dağın tepesine çıkmanı ve amcan oğlu Ali’yi
çağırmanı emretmektedir. Allah, meleklere senin bu çağrını alıp Ali bin Ebi Talib’in kulağına
götürmelerini ve aynı anda onu sana getirmelerini emredecektir,” dedi. Cebrail göğe çıktı,
Peygamber (as.) ise dağın zirvesine. Yüzünü Mekke’ye çevirdi ve “Ya Aliyü’l-Murtaza! Ya
Fatımetü’z-Zehrâ’nın eşi! Amcan oğlu Muhammed Mustafa’nın nidasına cevap ver!” Bu
esnada İmam Ali, Mekke’de halası Atike’nin evinde, özel odasında uyuyordu. Atike: “Nurlu
yüzüne baktığımda gözlerinden yaşlar akıyor, göğsünden gök gürlemesi sesini işitiyordum,”
dedi. Sonra Ali ayağa kalkarak: “Buyur, buyur ya Resulellah! İstediğini emret efendim,” dedi.
Atike: “Ciğerparem, sana ne olmuş ki uykunda çığlıklar atıyordun?” diye sordu. /7a/Ali:
“Halacığım, hayatım, Resulullah (as.) sağ olsun, eğer uyanık iken bağırsaydım Mekke’de hiç
kimse kalmayacaktı,” dedi. Atike irkilerek: “Niçindir bu kardeşimin oğlu,” dedi. Ali:
“Halacığım, amcamın oğlunun sıkıntıda olduğu kesindir, beni çağırdı, onun imdadına koşmam
lazımdır,” dedi.
Daha sonra Ali, zırhını giydi, kılıcını kuşandı, atına binip Kabe’ye doğru gitti. Burada
indi, iki rekât namaz kıldı ve göklerin Rabbinin ret etmeyeceği bir dua etti. Atike: “Bu esnada
onu gözlüyordum, dua ettikten sonra atına binip gitti. Bir de ne göreyim! Ali atı ile birlikte gök
ile yer arasındadır,” dedi. Ali bir saatte Medine’ye vardı. Sefer dönüşlerinde Medine’deki bütün
akraba ve köleleri ziyaret etmek Ali’nin adetiydi. Fakat bu sefer hiç kimseyi ziyaret etmedi.
Fatıma’nın evine girip kapıya yaklaştığında Fudda, kapı tokmağının sesini işitti ve hanım
efendim: “Ali’dir kapıyı çalan?” diye seslendi. O esnada Fatıma ise babası için ağlamaktaydı.
İmam, ikinci sefer kapıya vurdu. Fudda: “Kimdir kapıyı çalan?” diye seslendi. Kapıdaki: “Ebû
Talib’in oğludur,” dedi. Fudda kapıyı açtı ve Emirü’l-müminin içeri girdi. Fatıma’nın
ağladığını ve “kurban olurum Sana babacığım ya Resulellah,” dediğini duydu. Ali: “Size ne
oluyor böyle? Medine halkı nerede?” diye sordu. “Ey Hasan’ın babası, Yemen meliklerinden
Gitrif bin Hassan adında birisi, dört yüz bin süvari ve yirmi dört bin savaşçı ile bize doğru yola
çıkmıştı. Bu kişi kadın, çoluk-çocuk, mal-emval demeden herkesi beraberine alıp geliyormuş.
Babam ise, onlar bize doğru geldikleri gibi biz de onlara doğru hareket edelim diye emretti.
Bunun üzerine İmam: “Ey Fatıma giyin ki onların karşılaştıkları yeri öğrenelim,” dedi. Fatıma:
“Sisebân Vadisi denilen yerdeler,” dedi. Ali: “Bizimle bu vadi arasında ne kadar mesafe var?”
diye sordu. Fatıma: /7b/“On bir gün,” diye cevap verdi. İmam: “Baban geride herhangi bir binek
bıraktı mı?” diye sordu. Fatıma: “Kızgın deveyi bıraktı, Benî Neccâr’ın bahçesindedir o,” dedi.
Ravi şöyle dedi: Ali Benî Neccâr’ın bahçesine gitti, devenin boynunu uzattığını gördü.
Resulullah’tan (as.) ayrı kaldığı için ağlamış ve önünde gözyaşlarından bir su birikintisi
oluşmuştu. Bu deve iyi huylu, hafif yürüyüşlü idi, aldığı yolla yorgunluk hissettirmezdi
binicisine. İmam, üzerine hevdeci yerleştirdi, Fatıma’yı bindirdi. Önüne Hasan’ı arkasına ise
Hüseyin’i yerleştirdi, devenin yularından tuttu ve bir saat yola devam ettiler. Biraz sonra Ali
hevdecin gözyaşları ile ıslandığını gördü. İmam: “Fatıma, bu ağlama da niye?” diye sordu.
Fatıma: “Ey Ebû Hasan, babam nerede?” diye sordu. “O’na varmak için aramızda on bir günlük
yol vardır, düşman O’ndan istediğini almıştır şimdi,” diye karşılık verdi. Ali: “Ey Fatıma,
ellerini kaldır hep beraber Allah’a yalvaralım,” dedi. Hasan, Hüseyin, Fatıma, Fudda ve Ali
ellerini kaldırdılar, gözlerini göğe diktiler ve şöyle yalvardılar: “Allah’ım şu hevdeç içinde
bulunan ile iki oğlunun, cariyesinin ve Peygamberinin hatırına, senden uzakları
yakınlaştırmanı, bütün zorlukları kolaylaştırmanı, bizi bütün şeytanların şerrinden, zorbaların
zorbalığından muhafaza etmeni istiyoruz. Şüphesiz ki Sen her şeye gücü yetensin.” Fatıma, iki
oğlu ve Fudda hep beraber “âmin ya Rabel-alemin,” dediler. Melekler de bu duaya âmin! ettiler.
Allah Teala da: “Sizin duanızı kabul ettim,” dedi ve “Ey Cebrail yere in ve onu kâğıt tomarları
gibi dür!” diye emretti. Fatıma: “Allah’a yemin ederim o esnada dağların önümüzde
dürüldüğünü gördüm. Çok az yürüyerek Sisebân Vadisine vardık. Savaş ateşi tutuşmuş,
savaşçıların naraları ortalığı kaplamıştı.” /8a/İmam bineğinden indi ve her iki oğluna:
“Dedenizin çadırını tanıyor musunuz?” dedi. “Tanımıyoruz,” dediler. İmam: “Deveyi takip
edin, o sizi dedenize götürecektir,” dedi. Devenin arkasında yürüdüler, ta ki deve onları
Resulullah’ın (as.) çadırına götürünceye kadar. O esnada Ümmü Gülsüm ağlamaktaydı.
Yüzünü gelenlere çevirdi ve birden gülmeye başladı. Peygamber’in (as.) eşleri: “Sana ne olmuş
ki ağlıyorken gülmeye başladın? Gördüklerin bize mi geldi?” diye sordular. O da: “Evet,
Peygamberin ciğerpareleri, iki oğlu ve İmam Ali bin Ebi Talib bize geldiler. Haydi kalkın,
onları karşılayalım,” dedi. Peygamberin eşleri; Fatıma, Hasan, Hüseyin ve İmam’ı karşılamak
için dışarı çıktılar. İmam binektekileri indirdi, kemerini bağlayarak atına bindi. Savaş
meydanına yöneldiği esnada askerleri, yayılmış çekirge sürüsü gibi gördü. Kılıçlar parlamakta,
sancaklar sallanmaktaydı. Atlar, gözlerini Peygamber’e dikmiş oynamaktaydılar. Ashap ise
bitkin düşmüş, ne yapacaklarını düşünmekteydiler.
Ravi şöyle devam etti: İmam Ali bin Ebi Talib, müşriklere bir hamle yaptı, aslan gibi
aralarına daldı, alayı sağ ve sol olmak üzere ikiye ayırdı. Bu sıralarda Kral Gitrif, vezirine: “Şu
iki savaşçı Mikdad ve Halid dışında Muhammed’in savaşacak askeri kalmadı, şayet ben bu
gücüm ile onların karşısına çıkarsam nice olur halleri acep?” diyordu. Daha sonra yan tarafa
yöneldi ve birden yırtıcı bir aslan gibi İmam Ali’yi (ra.) karşısında gördü. Ali o esnada iki
atlının arasına girdi, onları eyerlerinden söküp aldı, birisi sağına diğerini ise soluna aldı, ikisini
de yere serip canlarını aldı ve Halid’e: “Benden habersiz nasıl olur da bu kavimle çarpışırsınız?”
diye çıkıştı. Halid, İmam’ın sözlerini duyduğunda şöyle cevap verdi: “Eğer bu saatte
gelmeseydin Resulullah (as.) için aklımızı yitirecektik.” Kral ise İmam’a bakıyor ve onun
askerlerine yaptıklarını düşünüyordu. /8b/Daha sonra vezirine dönerek: “Sen gelen bu
savaşçının askerlerimize ne yaptığını görmedin mi? Kahramanlıklarını arz ederlerken ikisini de
yıldırım gibi çekip aldı?” dedi. Vezir ise: “Ey Kral! Yurdun talanını, yapıtların yıkılışını ve acı
kadehlerin içimini müjdele. Bu kişi, Zülfikar ile vuran Kerrar’dır, o Muhammed Muhtar’ın
amcası oğludur!” dedi. Bunun üzerine Kral: “Putlar seni kutsamasın!” diyerek öfkelendi. Sonra
kölesi Kender’i çağırdı, “buyur ederek” cevap verdi. Kral: “Savaş giysilerini giy, atına bin, bu
savaşçı ile çarpış ve ona şöyle de: Dün neredeydin sen, savaş ateşini yakmış, kıvılcımları göğe
yükselirken,” dedi. Köle zırhına yöneldi ve onu giydi, dikkatlice etrafını kontrol ettikten sonra
atına bindi. Başında ise sıradan beyaz bir sarık vardı, parlayan bir kılıç kuşanmıştı ve İmam’a
yönelerek bağırabileceği kadar yüksek bir nara attı ve: “Ey genç! Kral sana, dün neredeydin,
savaş ateşini yakmış, kıvılcımları göğe yükselirken diye soruyor,” dedi. Buna karşılık İmam
köleye: “Bana biraz yaklaş da sana dün nerede olduğumu söyleyeyim,” dedi. Köle İmam’ın
yanına yaklaştığında Ali, iki kulağından tutup kopardı ve onları iki avucuna sokuşturup ona
şöyle dedi: “Ey ahmak köle! Dün Mekke’deydim, bugün ise oradan geldim; efendine dön ve
ona de ki: Bu savaşçı, dünyanın harap, mimarilerin ise altüst olacağını sana müjde veriyor, de.” Köle omuzlarından kanlar akarak Kral’ın yanına döndü ve ona şöyle dedi: “Beni öyle bir
savaşçının yanına gönderdin ki iki kulağımı kopardı, onun deli olduğunu zannediyorum.” Kral:
“Deli olduğunu da nereden anladın?” diye sordu. Köle: “Bana dün Mekke’de olduğunu ve
bugün de buraya geldiğini söyledi. Bu söz akıllının mı yoksa delinin mi sözü? Yirmi bir günlük
yolu bir günde aldığını söylüyor,” dedi. Kral: “Ona geri dön, /9a/sonu gelmeyen asker ve süvari
ordusunun karşısında durmadan yolunu seçsin,” dedi. Bunun üzerine köle: “Beni pare pare
doğrasan da ona gitmeyeceğim, zira ben kulaklarımın akıbeti için düşünmekteyim,” dedi.
Kölesinden olumsuz cevap alan Kral, bu sefer Heyyâf isimli köleyi çağırdı, köle “buyur” ederek
yanına geldi. Bu köle kalın bacaklı, uzun kollu, merhameti az, öfkesi çok birisi idi; iyilik,
güzellik nedir bilmezdi ve çok farklı mizaçlara sahipti. Kral ona: “Atına bin, savaş giysilerini
kuşan, bu savaşçıyla savaş, kardeşinin öcünü al; onu öldürerek veya esir alarak beni mutlu et ki
buna karşılık senin üzerine sel gibi mal dökeyim, sana verdiğim değeri hiç kimseye
vermediğimi biliyorsun,” dedi.
Ravi şöyle dedi: Köle atından indi ve sanki bir ateş parçasıymış gibi mübarezeye girişti
ve İmam’ın üzerine bir hamle yaptı. İmam onu Zülfikar ile karşıladı, kalkanına bir darbe vurup
parçaladı; bineğinin üzerindeki hevdeci de paramparça etti, başını koparıp yere attı. Sonra da
bindiği file yönelerek kılıcını indirdi ve onu da ikiye böldü. Yere de iki kılıç darbesi salladı ki
yer yerinden oynadı. İnsanlar, gökteki melekler ve cinler, yerin imdat! imdat! Ey Müminlerin
Emiri! Ey Ali bin Ebi Talib! diye çığlık attığını duydular. Kral Gitrif, kölesi ile filin başına
gelenleri ve İmam’ın büyük darbelerini görünce rengi kaçıp mizacı değişti ve şöyle bağırdı:
“Ey kavmim! Bu kişiyi esir ya da ölü olarak bana getirecek kimdir? Getiren kişiye benden
dilediği kadar bedel vardır.” Ancak onun bu çağrısına hiç kimse cevap vermedi. Bunun üzerine
vezir: “Ey Kral! Demire karşı demir gerek, savaşa ancak cesur, delikanlı ve inatçı kavimler
girebilir,” dedi. Bunun üzerine Kral: “Sanki sen beni bu savaşçı ile korkutuyorsun!” dedi. Daha
sonra Kral kalktı, savaş giysilerini giydi, atına binip İmam’a karşı tam bir teçhizatla, tasviri
imkânsız bir şekilde, sanki bir ateş parçasıymış gibi mübarezeye çıktı ve şöyle nara attı: “Ey
delikanlı! Sana gelen kişiye iyi bak. /9b/Ben senin karşıladığın savaşçı ve kahramanlar gibi biri
değilim. Bana, insanlar arasındaki adın nedir? söyle; cesurlar ile yakınların arasındaki şöhretin
nedir? açıkla? İmam: “Bütün Arapların en hayırlısıyım ben, şanım yüce, soyum asildir, orduları
darmadağın edenim ben, Beni Galib’in aslanıyım ben. Ben doğu ve batının savaşçısı Ali bin
Ebi Talib’im.” Bu sözleri işiten Kral, yırtıcı bir aslan gibi İmam Ali’nin üzerine bir hamle yaptı.
İmam onu karşıladı ve ona kahramanların kalbini patlatacak derecede yüksek bir ses ile
haykırdı. Daha sonra gökten bir yıldırım indi, bütün orduyu darmadağın etti ve derken lanetli
Kral hezimeti istedi. İmam’ın mağlup olan kişi ile kaçan kişileri takip etmemesi adeti idi. Gitrif
gerisin geri kavmine doğru kaçmaktaydı. Eşi Hesna, onu kaçıyorken görünce, ona doğru gitti
ve yüzüne: “Ey Gitrif! Hayırdır, kaçtığını görüyorum! Seni bu kadar korkutan savaşçı da kim?
Seni korku ve endişeye atan bu kahraman kimdir? Yoksa sen Ali bin Ebi Talib’ten mi
kaçıyorsun? Lat ve Uzza’nın hakkı için eğer mağlup olursan artık sen benim eşim, ben de senin
karın değilim,” diyerek şu şiiri okudu:
İmam Ali’den asla korkma
Ondan korksan da o asla korkmaz
Bizzat kendin onlardan korkmayın diyordun Karşı koyarsan korkusuzluk ve sebatın övgüyle karşılanacaktır
Bugün ise onlarla karşılaşmayı büyütüyorsun
Oysa ki Kerim olan kişi böyle yapmaz
Kılıcını çekmiş seni harbe davet ediyor sen ise sırtın dönük
Korkaklar gibi ürken ve yuvarlanan
Lat ve Uzza’ya yemin ederim ki onu indirmesen eğer
Ve çorak bir toprağa sırt üstü vurmasan eğer
Kendim için bir yol aramaya bakarım
Kendin için istediğini seç ve yap!
/10a/Kral Hesna’nın bu sözlerini işitince, şu dizelerle cevap vererek tekrar geri döndü:
Bostanlar içinden beliren bu güzel gül
Bazı sözler söyledi bana
Bu bostanlar içinde ölümüm göründü
Yüzünün elmacıklarına lü’lü’lerini akıttı
Ölümümün onun elinden olacağına inandım
Bana doğru koşmaktadır ona koştuğum gibi
İnsanlar içerisinde benim gibilerinin olmadığını zannederdim
Bana galip gelecek ve bana tuzak kuracak
Haşim oğullarından bir yiğit ile imtihan olana dek
Yavrularını savunan bir savaş aslanı gibidir o.
Sonra öfkeli bir şekilde İmam’a saldırdı, İmam da ona. Sanki polat içine girmiş iki dağ veya iki
deniz gibi inatla birbirleri ile çarpıştılar. Atlar çok yorulmuştu, bunlar uzun süre mücadele
ettiler ve dikkatlice savaştılar. Gitrif, göğüs kısmını kastederek İmam’ın üzerine gitti. İmam,
kendisine yaklaşıncaya değin sabretti, iyice yaklaşınca Gitrif’in mızrağından tuttu, kendisine
doğru çekip göğsüne sapladı. Mızrak Gitrif’in sırtından çıkarak dört delik açtı ve bu kafir yüz
üstü yere düşerek öldü. Allah onun ruhunu hızlıca cehenneme yolladı, o ne kötü bir yerdir. Bu
esnada vezir, İmam’ın huzuruna gelerek şöyle dedi: “Efendim! Ben onların içindeydim ancak
onlardan değildim. Ben Allah’a gizliden ibadet ediyordum.” Bunun üzerine İmam: “İmanını
tazeleyip arkadaşlarınla savaşman gerekir,” dedi. Vezir şöyle dedi: “Baş göz üstüne.” Daha
sonra vezir imanını tazeledi ve: “İşte ben senin huzurundayım,” dedi. Vezirin Müslüman
olduğunu gördüklerinde Gitrif’in yetmiş askeri de İmam’ın huzuruna gelip, “sana sığındık, bizi
affet,” diye yalvardılar. İmam ise: “İman etmeden sizi affetmek yoktur,” dedi. Bunun üzerine
hepsi bir ağızdan, Eşhedü en-la ilahe /10b/illallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resulullah diyerek imam ettiler. İmam: “İmanınızın kâmil olması için bizimle birlikte düşmana karşı
savaşmanız gerekir,” dedi. Hep birlikte: “Ey İmam onlara saldır, biz de senin sağ ve sol
tarafından onlara saldıracağız,” dediler. İmam, karşı saldırıya geçti; savaşın değirmeni tekrar
dönmeye, kılıçlar sırtlara çarpmaya ve mızraklar göğüsleri delmeye başladı. Kahramanlar ise
istenen ile istenmeyen, afet saçan ile afete maruz kalan arasında kalmışlardı. İmam, dağın
tepesinden onlara saldırmıştı. Düşman ordusu, İmam’ın yaptığı hamleleri görünce hep birlikte:
“el-Eman ya İmam,” diyerek yardım dilediler. İmam onlara: “İman etmeden sizi affetmek
mümkün değildir.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine hepsi topluca Müslüman oldu.
Resulullah (as.) kendisine Hesna bint Munzir’i getirmelerini emretti. Halid, onu aldı ve
Resulullah’ın (as.) huzuruna getirdi. Peygamber (as.) ona Müslüman olmasını önerdi. O da
Müslüman oldu. Peygamber (as.) onu Halid’e nikahladı. Çünkü Halid’in eşi savaşta şehit
edilmişti. Aynı şekilde Peygamber (as.) ganimetlerin de huzuruna getirilmesini emretti. Onları
da huzuruna getirdiler. Peygamber (as.) ganimetleri de Müslümanlar arasında eşit bir şekilde
paylaştı. Sonra Peygamber (as.) geri dönmek için yola çıkmalarını emretti. Hep birlikte galip,
mansur ve muzaffer bir şekilde güven şehri Medine-i Münevvere’ye doğru yola koyuldular.
Allah O’na, Peygamber’in (as.) gözleri önünde fethi ve galibiyeti bahşetmişti.
Bize aktarılan bu kıssa, Yemen Melik’i Gitrif ile Peygamber (as.) ve ashabı -Allah din
gününe kadar onlara salat ve selam eylesin- arasında yapılan savaşı anlatan Sisebân Vadisi
Kıssası’dır. Fazlalığı ile noksanlığı hususunda Allah’tan af dilerim. Âmin. Vel’-hamdu lillahi Rabb’il-alemin.