Pınar

Pınar
@pinarr44
Öğretmen
316 okur puanı
Şubat 2024 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
...çünkü tahrib kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler tarafdar olduğundan çabuk sirayet eder. Şualar
Sayfa 527·Kitabı okudu
Pınar
youtu.be/7-1f8ZydwF0?si=...
Reklam
İFADE-İ MERAM Ey kàri! Peşinen bunu itiraf ederim ki: San'at-ı hat ve nazımda istidadımdan çok müştekiyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum. Nazım, vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire zihnime, nazma musırrane bir arzu geldi. Sahabelerin gazevatına dair Kürdçe قَوْلِ نَوَالَاس۪يسَبَانْ namında bir destan vardı. Onun ilahî tarzındaki tabiî nazmına ruhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsus onun tarz-ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hatıra getirmeden zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı, tâ mana anlaşılsın. Her kıt'ada ittisal-i mana vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külah püskülsüz olur, vezin de kafiyesiz olur, nazım da kaidesiz olur. Zannımca lafz ve nazım, san'atça cazibedar olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı manadan çevirmemek için perişan olması daha iyidir. Şu eserimde üstadım, Kur'andır. Kitabım, hayattır. Muhatabım, yine benim. Sen ise ey kàri müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübarek Ramazanın feyzi {(*): Hattâ tarihi نَجْمُ اَدَبٍ وُلِدَ لِهِلَالَىْ رَمَضَانَ çıkmış. Yani: "Ramazanın iki hilâlinden doğmuş bir edeb yıldızıdır." (Bin üçyüz otuzyedi eder.)} olduğundan, ümid ederim ki inşâallah din kardeşimin kalbine tesir eder de lisanı bana bir dua-i mağfiret bahşeder veya bir Fatiha okur. Sözler
Sayfa 871·Kitabı okudu
Pınar
Kürdçe Siseban Vadisi Destanı ile ilgili SÎSEBÂN VÂDİSİ KISSASI /3a/Hâzihi Kıssatü’s-Sîsebân (Bu, Sisebân Vadisi Kıssası’dır) Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Efendimiz Muhammed’e, ailesine ve ashabına olsun. Yemen’de, kibir ve zulümde kendisine benzer kimsenin olmadığı Gitrif adında çok zalim, büyük bir kral vardı. Askerlerini toplayıp Peygamber (as.) ile savaşmaya niyetlenmekteydi. Çünkü o, Peygamber (as.) ile ilgili yayılan haberleri, övgüleri, insanlar katındaki yüce kıymetini ve büyük şanını duyuyordu. Peygamber (as.) ile savaşmak için hazırlandı. Bundan dolayı aşireti, askerleri ve kavmi arasında savaş için hazırlanmalarına dair çağrı yaptı. Kahramanların sırtını sıvazladı ve onlardan hiç kimse geri kalmadı. Savaş giysilerini giydi ve mızrağını kuşandı. Sayıları 424.000 atlı idi. Bunlar; Hint kılıçlarını, kalkanlarını, renkli hevdeçler içinde Davûdî mızraklarını kuşanmışlardı. Kral Gitrif bin Hassan atına bindi, sultanın bando takımı borazan, davul, zurna çalıp sancakları havaya kaldırdı ve bayrakları açtı. Kral ve askerleri mal, ehl u iyali ile birlikte seçkin Peygamber (as.) ile savaşmak için yola koyuldular. Bu haber Peygamber’e (as.) ulaştı. Bunun üzerine Peygamber (as.) ailesini, Muhacir ve Ensar’dan bütün ashabını çağırdı ve kendilerine: “Kral Gitrif’in askerleri, ehl u iyali ile birlikte kendileriyle savaşmak için Mekke’ye doğru yola çıktığını” haber verdi. “İşte ben onları karşılamaya ve kendileriyle savaşmak için hazırım; siz de çoluk çocuk Allah yolunda cihat etmek için hazırlanın ve buna karşılık ise Allah katında size büyük bir sevap vardır,” dedi. Ravi şöyle aktardı: /3b/Bunlar evlerine döndüler, hazırlandılar, kılıç ve mızraklarını kuşanıp atlarına bindiler ve hepsi Muhammed Mustafa’nın (as.) yanına geldiler. İşte ya Resulellah çoluk çocuğumuzla geldik, bizim ve çoluk çocuğumuzun canı sana feda olsun ya Rasulellah! Fatıma ve iki yavrusu Hasan ve Hüseyin’den başka herkes gelmişti. Ali bin Ebi Talip yoktu, o yokken de onları alamazlardı beraberlerine. Peygamber (as.) kalktı, beraberindeki herkes de Yemen’e doğru hareket etmek için bineğine bindi. Peygamber (as.) Fatım’a ile vedalaştı, Hasan ve Hüseyin’i öptü ve: Evlatlarım sevgili babanız geldiğinde benden selam söyleyin, annenize iyi bakın, dedi ve ayrıldı. Birinci, ikinci ve üçüncü günde grubun önderliğini yaptı. Nihayetinde Nehrü’l-Arûz denilen yerde konaklandılar. Peygamber (as.) indi ashabına sabah namazını kıldırdı ve onlara dönerek şöyle dedi: “Bu üç günde ne kadar mesafe yürüdüğümüzü biliyor musunuz?” Allah ve Resulü daha iyi bilir, dediler. “Seksen günlük mesafe yürüdük ve bizim ile o kavim arasında üç günlük yürüme mesafesi kaldı” ve “sizden kim gidip onların bizden önce Sisebân Vadisine varıp varmadıkları haberini getirebilir?” dedi. “Şayet biz onlardan önce varırsak Allah’ın izni ile biz muzaffer oluruz.” dedi. Giden kişinin Allah tarafından cennetle mükafatlandırılacağına dair de kefil oldu. Grubun içinden Ömer bin Ümeyye ed-Damirî ayağa kalktı ve: “Ya Resulellah Allah’ın izni ile güneş batmadan önce ben gidip sana onların haberini getiririm,” dedi. Peygamber (as.) ona şöyle dedi: “Allah sana mübarek eylesin ve uzakları sana yakın kılsın ve bütün zorlukları sana kolay eylesin.” Ömer, kamçısını aldı, elbisesini topladı, sarığını düzeltti ve çöle yöneldi. /4a/Korkmadan, ürkmeden dere, tepe, vadi demeden öğle vaktine kadar yol yürüdü. Derken üstünde hoş meyveli yüksek ağaçların, etrafında hoş kokulu çiçeklerin olduğu ve içinde alımlı kuşların farklı dillerle Allah Sübhanehu’yu zikrettiği güzel bir bahçeye rastladı. Allah bu vadiye her renkten türlü türlü meyveleri serpmişti. Bu bahçede, misafir olarak uğrayan her kişinin kendileri ile sınanacağı aslanlar, yırtıcı hayvanlar ve devler yatmaktaydı. Suyu sarhoş edici, taşları mücevher, kokusu misk ve anber gibi idi. Bu vadide büyük çadırlar, otağlar, dalgalanan sancaklar ve çok sayıda kamıştan yapılmış mızraklar vardı. İçindeki kalabalık ise, yeme-içmede, işrette, taat ve putlara ibadette idi. Bu kavimde Allah’a ibadet eden kimse yoktu. Ömer: “Çadırların arasına daldım, bir de ne göreyim süslü halıların ve yemyeşil ipekli kumaşların serili olduğu yüksek ve geniş bir çadırın önündeyim. Bu çadırın ortasında kırmızı altınla bezenmiş bir yatak serili ve başında mücevherlerle süslenmiş bir taç olan bir adam üzerinde oturmuş. Bu adamın huzurunda, bin muhafız korumasında, devletin büyükleri ile doksan vezir oturmuş ve bu kişi, vezirlerine saldırı hakkında talimatlar vermektedir.” dedi. Bu vezirlerden biri Peygamber’i (as.) rüyasında görmüş ve Müslüman olmuştu. İmanını gizleyen bu vezir şöyle demekteydi: “Ey Kral! Muhammed’in bu gördüğün adamların kadar adamı, bu kahramanlar kadar kahramanı, bu mal kadar malı ve bu köleler kadar da kölesi bulunmaktadır.” Vezir sözlerini şöyle sürdürdü: “Ey saadetli Kral! Muhammed malca fakirdir ancak O’nun askeri içerisinde malı çok olan bin dört yüz savaşçısı bulunmaktadır. Ama adam gibi adam, kahraman gibi kahramandırlar. Ölümü ganimet, korkaklığı ise kayıp görürler. Onlardan bir tanesi senin bütün askerlerine bedeldir.” /4b/Kral, vezirden bu sözleri duyduğunda büyük bir öfkeyle şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana, onları övdüğüne bakılırsa sanki sen onlardan biriymişsin gibi geliyor bana!” Bunun üzerine vezir: “Onları gördüğünde söylediklerimi daha iyi hatırlayacaksın,” dedi. Daha sonra Ömer sözlerine şöyle devam etti: “Çokluklarını görünce sanki kabirdekiler dirilmişler gibi geldi bana. Ayaklarımın beni yürüttüğünü ve nihayetinde akşam namazını Peygamber’in (as.) arkasında kıldığımı gördüm.” Peygamber (as.) selam verdiğinde: “Ya Ömer!” diye seslendi ve “sen mi bana haber vereceksin yoksa ben mi sana haber vereyim?” Mübarek ağzınızdan dinlemek daha güzeldir ya Resulellah, dedim.” “Durum şöyle şöyle idi, dedi. “Evet öyledir, dedim.” “O halde niçin beni gönderdin? dedim.” “Sana cennette vadedilene karşılık,” dedi. Peygamber’e (as.) yönelerek, kavmin bizden önce vadiye vardıklarını haber verdim. Peygamber (as.) şöyle dedi: “La havle vela kuvvete illa billahi’aliyyi’l-azim. Ey Müslüman, muvahhit ve kahramanlar topluluğu! bu durum, çocukları ihtiyarlaştıran ve şiddeti demiri eriten bir olaydır.” Sonra Peygamber (as.) yürümeye devam etti ve durmaksızın üç gün yola devam ettiler, derken Sisebân Vadisine vardılar. Vardıklarında ikindi vaktiydi. Buradaki kuşlar sabaha kadar adeta Müslümanları şakımalarıyla karşılar gibiydiler. Peygamber (as.) Müslümanlara sabah namazını kıldırdı, herkes güneş doğuncaya kadar Allah’ı zikir ve tesbihle meşgul oldu. Ansızın bir toz fırtınası koptu, bir gürültü çıktı ve şiddetli bir rüzgâr esti. Bu fırtınanın altında, aktığında bir deniz gibi gürleyen askerler göründü. Sancak ve miğferleri vardı. Sancakları taşıyanlar gruba yaklaştılar, askerlerin önünde ise bir savaşçı vardı. Bu kişi savaşçılardan korkmayan öncü bir savaşçı idi. Savaş elbiselerini giymiş, askerlerle çarpışırken ilerleyen biri; altına kırmızı benekli, kulakları kalem gibi siyah bir at çekmiş, yanakları sıcak esinti estirmekte, emrettiğinde gayrete gelir, onu harekete geçirdiğinde sırtı ulaşılmaz dağ gibi olur. /5a/Bu atın omuzları geniş ve yaprak gibi yassıdır; adımları geniş, kulakları birbirine yakın iyi bir binektir ve asil bir soydandır. Atlının başında keski gibi bir taç bulunmaktadır. Vurduğunda ortadan yaran keskin bir kılıç kuşanmış. Kılıcını salladığında gözleri kamaştıran bir ışık saçmaktadır. Rakibi öldürüp öbür dünyaya gönderen bu kılıcın üzerinde ise iki satırlık bir yazı yazılmıştır. Fasih kişi onu okur, akl-ı selim sahibi onu anlar. Bu satırlar şöyledir: Mert adam öfkeyle onu salladığında Kılıçla engel olamadı ve parmakları felç oldu Yanındaki kılıç, ödünçtür delikanlının Taşıyanı ondan daha keskin değilse eğer. Atlı Kral Gitrif (Allah ona lanet etsin) Peygamber’in askerlerini vadinin zirvesinde görünce: “Ey vezir! Ben bu vadinin zirvesinde küçücük bir grup görüyorum, sanki onlar Arap çapulcularıdır,” dedi ve ordusuna, onlara mızrak uçlarını saplamalarını ve atlarla da onları ezmelerini emretti. Vezir o yöne baktı ve onların Peygamber’in askerleri olduğunu anladı. Vezir: “Ey Kral! Bu askerleri niçin toplamışsın ve buraya kimin ile savaşmaya gelmişsin sen?” dedi. Kral: “Bunları Muhammed ve Ali ile savaşmaları için topladığımı bilmiyor musun?” dedi. Vezir: “İşte Muhammed ve adamları seninle savaşmak için gelmişler.” dedi. Kral şiddetli bir kızgınlıkla irkildi. Hop kalktı, hop oturdu, pişman oldu, küstahlaştı ve sonunda öfkelenerek şöyle dedi: “Eğer Muhammed’in askerlerinin bin dört yüz atlı gibi /5b/bu küçücük bir çapulcu grubundan oluştuğunu bilseydim onları çobanı olmayan koyun sürüsü gibi önüne katıp getiren birisini gönderirdim.” Vezir şöyle cevap verdi: “Ey saadetli Kral! Onların içinde Halid bin Velid, Mikdad bin Esved el-Kindi gibi savaşma ve çarpışmada uzman, kahraman ve soyluların olduğunu biliyor musun? İçlerinde şayet doğuda bir baskın ve saldırı gerçekleştirse batıdakilerin yenilgiye uğrayacakları savaşçılar vardır. Hakaret ettiğin bu küçücük grubun içinde küçük olsun büyük olsun kum ve çakıl taneleri sayısınca olsa da savaşçı ve kahramanla savaşmak için saldırmaktan geri çekilmeyenler vardır.” Kral vezire şöyle cevap verdi: “Onları aşırı tanımlarken sanki sen onlardan veya onlarla birliktesin gibi geliyor bana.” Vezir: “Kahramanların kahramanlarla karşılaştığını, süvarilerin birbirlerini ezip geçtiğini, savaş ateşinin yakılıp tozu dumanı birbirine kattığını gördüğünde söylediklerimin ne kadar doğru olduğunu göreceksin,” dedi. Bu sözler üzerine Kral atına bindi ve meydanda tur atıp askerlerini savaşa hazırlamak için düzene koydu. Bu esnada Peygamber (as.) Halid bin Velid’i çağırdı ve ona şöyle emretti: “Askerleri dört gruba ayırıp Gitrif’in askerleri üzerine sürmeni istiyorum.” Halid: “Emrin olur ya Resulellah,” dedi. Peygamber (as.) onu öne aldı ve İbn Mikdad’ı çağırdı. Mikdad: “Buyur efendim,” dedi. Peygamber (as.): “Ey Kindilerin emiri! sen ve kavmin sağ tarafta olun,” dedi. Sonra İbn Abbas bin Mirdas’ı çağırdı. O da: “Buyurun efendim,” diye cevap verdi. Peygamber (as.): “Sen ve adamların da sol tarafta konumlanın,” diye emretti. En sonunda da Peygamber (as.) ile geri kalan ashabı merkezde konumlandılar. Daha sonra askerlerini; piyadeye karşı piyade, süvariye karşı süvari, yiğide karşı yiğit olmak üzere sağdan ve soldan düzene soktu. Böylece bu iki fırka düşmana saldırdı, savaş kızıştı, yiğitler haykırmaya başladı. Savaş meydanında savaşçıların kanından, yere düşmüş atlardan başka bir şey göremez; gürültü ve çığlıklardan başka bir şey işitemezdin. Mızraklar parçalanmakta, savaşçılar mücadele ederken uğultular koparmaktaydılar. Kan akıp çamurlaştı, savaş kızıştı, korkaklar gerisin geri kaçmaya, yiğitler ise arkalarından onları kovalamaya başladı. Burada sahibiyle birlikte hezimete uğrayıp yere düşen atlardan, ezilenlerden, /6a/birbirine karışarak akıp giden kandan başka bir şey göremezdin. Bu gece vaktinden sabaha kadar kılıçlar çalışadurdular. Bu esnada üzerindeki kanla kırmızıya boyanmış, erguvan renginde bir cübbe ile Ebubekir gözüktü. Şöyle bağırıyordu: “Ya Resulellah! Adamlarımız öldürüldü, mallarımız talan edildi, çocuklarımız yetim bırakıldı. Bizim yarımız öldürülmüş, yarımız kalmış!” Onun peşinden Ömer bin Hattab göründü, o da şöyle çığlık atıyordu: “Ya Resulellah! Amcan oğlu Ali bin Ebi Talib ortalıkta yokken bu insanların arasına çıkmaya gönlün nasıl razı oldu?” Daha sonra Halid bin Velid arkasında dört emir ile birlikte göğüsleri kana bulanmış bir şekilde çıkageldi ve şöyle dedi: “Ya Resulellah! Savaş alanına baktım ki bizden yedi yüz, müşriklerden ise yüz seksen bin savaşçının öldürüldüğünü gördüm. Onlara tekrar bir hamle yapmak istiyorum.” Peygamber (as.): “İşte buyur, ama kendine dikkat et, Allah onlara karşı yardımcın olsun,” şeklinde cevap verdi. Halid: “Benimle kim gelecek?” dedi. Müslümanlar onun arkasından müşriklere saldırdılar. Tekrar savaş kızıştı, muharebe büyüdükçe büyüdü, sarsıntılar artı, kan dökülüp aktı, alan daraldı, şüphe ve kuruntular arttı; söz bitti ve çarpışma sürüp gitti. Ne uzun bir gece ve zor bir andı ki içinde çetin çarpışmalar oldu; kollar, bacaklar ve kafalar koptu. Bu kargaşa esnasında kargalar ötmekte, kartallar ise havada süzülerek uçmaktaydılar. Böylece sabaha kadar kılıçlar hiç durmadı. Peygamber (as.) ashabına yaklaştı, bir de ne görsün! Onlardan sadece yetmiş mücahit kalmış. Bu esnada Peygamber (as.) hüngür hüngür ağlamaya başladı. Başını havaya kaldırıp ellerini açarak dua etmeye başladı ve şöyle dedi: “Ya Rabbi! Yeryüzünde /6b/senin birliğini haykıracak bu yetmiş mücahitten başka kimse kalmadı. Ya Rabbi! Beni onların yokluğu ile sınama!” Bu esnada ansızın yüksek sesler işitildi. Peygamber (as.) seslerin geldiği yöne baktı, mücahitlerin eşlerinin kendisine doğru geldiğini gördü. Bu kadınlar, saçları birbirine karışmış pejmürde bir halde: “Eşlerimizi öldürdüler, mallarımızı talan ettiler, çocuklarımızı yetim bıraktılar,” diyerek çığlık atmaktaydılar. Bunun üzerine Peygamber (as.) ile beraberindeki Müslümanlar ağlamaya başladılar. O esnada ansızın gök yarıldı ve Cebrail (as.) yere inerek Peygamber’e (as.) şöyle hitap etti: “Ya Muhammed! Yücelerin Yücesi sana selam söylemekte, sana iyilik, bereketi bahşederek; ‘O, Müminlerden cennet karşılığında canlarını ve mallarını satın alır,’ sözünü söylemeni emretmektedir. Ve yine Rabbin, sana yardım etmesi için milyonlarca meleğin seninle birlikte savaşması için gönderilmesini mi yoksa amcan oğlu Ali bin Ebi Talib’in gönderilmesini istediğini sormaktadır.” Peygamber (as.): “Ali bin Ebi Talib’i istiyorum,” dedi. Cebrail (as.): “Allah bu dağın tepesine çıkmanı ve amcan oğlu Ali’yi çağırmanı emretmektedir. Allah, meleklere senin bu çağrını alıp Ali bin Ebi Talib’in kulağına götürmelerini ve aynı anda onu sana getirmelerini emredecektir,” dedi. Cebrail göğe çıktı, Peygamber (as.) ise dağın zirvesine. Yüzünü Mekke’ye çevirdi ve “Ya Aliyü’l-Murtaza! Ya Fatımetü’z-Zehrâ’nın eşi! Amcan oğlu Muhammed Mustafa’nın nidasına cevap ver!” Bu esnada İmam Ali, Mekke’de halası Atike’nin evinde, özel odasında uyuyordu. Atike: “Nurlu yüzüne baktığımda gözlerinden yaşlar akıyor, göğsünden gök gürlemesi sesini işitiyordum,” dedi. Sonra Ali ayağa kalkarak: “Buyur, buyur ya Resulellah! İstediğini emret efendim,” dedi. Atike: “Ciğerparem, sana ne olmuş ki uykunda çığlıklar atıyordun?” diye sordu. /7a/Ali: “Halacığım, hayatım, Resulullah (as.) sağ olsun, eğer uyanık iken bağırsaydım Mekke’de hiç kimse kalmayacaktı,” dedi. Atike irkilerek: “Niçindir bu kardeşimin oğlu,” dedi. Ali: “Halacığım, amcamın oğlunun sıkıntıda olduğu kesindir, beni çağırdı, onun imdadına koşmam lazımdır,” dedi. Daha sonra Ali, zırhını giydi, kılıcını kuşandı, atına binip Kabe’ye doğru gitti. Burada indi, iki rekât namaz kıldı ve göklerin Rabbinin ret etmeyeceği bir dua etti. Atike: “Bu esnada onu gözlüyordum, dua ettikten sonra atına binip gitti. Bir de ne göreyim! Ali atı ile birlikte gök ile yer arasındadır,” dedi. Ali bir saatte Medine’ye vardı. Sefer dönüşlerinde Medine’deki bütün akraba ve köleleri ziyaret etmek Ali’nin adetiydi. Fakat bu sefer hiç kimseyi ziyaret etmedi. Fatıma’nın evine girip kapıya yaklaştığında Fudda, kapı tokmağının sesini işitti ve hanım efendim: “Ali’dir kapıyı çalan?” diye seslendi. O esnada Fatıma ise babası için ağlamaktaydı. İmam, ikinci sefer kapıya vurdu. Fudda: “Kimdir kapıyı çalan?” diye seslendi. Kapıdaki: “Ebû Talib’in oğludur,” dedi. Fudda kapıyı açtı ve Emirü’l-müminin içeri girdi. Fatıma’nın ağladığını ve “kurban olurum Sana babacığım ya Resulellah,” dediğini duydu. Ali: “Size ne oluyor böyle? Medine halkı nerede?” diye sordu. “Ey Hasan’ın babası, Yemen meliklerinden Gitrif bin Hassan adında birisi, dört yüz bin süvari ve yirmi dört bin savaşçı ile bize doğru yola çıkmıştı. Bu kişi kadın, çoluk-çocuk, mal-emval demeden herkesi beraberine alıp geliyormuş. Babam ise, onlar bize doğru geldikleri gibi biz de onlara doğru hareket edelim diye emretti. Bunun üzerine İmam: “Ey Fatıma giyin ki onların karşılaştıkları yeri öğrenelim,” dedi. Fatıma: “Sisebân Vadisi denilen yerdeler,” dedi. Ali: “Bizimle bu vadi arasında ne kadar mesafe var?” diye sordu. Fatıma: /7b/“On bir gün,” diye cevap verdi. İmam: “Baban geride herhangi bir binek bıraktı mı?” diye sordu. Fatıma: “Kızgın deveyi bıraktı, Benî Neccâr’ın bahçesindedir o,” dedi. Ravi şöyle dedi: Ali Benî Neccâr’ın bahçesine gitti, devenin boynunu uzattığını gördü. Resulullah’tan (as.) ayrı kaldığı için ağlamış ve önünde gözyaşlarından bir su birikintisi oluşmuştu. Bu deve iyi huylu, hafif yürüyüşlü idi, aldığı yolla yorgunluk hissettirmezdi binicisine. İmam, üzerine hevdeci yerleştirdi, Fatıma’yı bindirdi. Önüne Hasan’ı arkasına ise Hüseyin’i yerleştirdi, devenin yularından tuttu ve bir saat yola devam ettiler. Biraz sonra Ali hevdecin gözyaşları ile ıslandığını gördü. İmam: “Fatıma, bu ağlama da niye?” diye sordu. Fatıma: “Ey Ebû Hasan, babam nerede?” diye sordu. “O’na varmak için aramızda on bir günlük yol vardır, düşman O’ndan istediğini almıştır şimdi,” diye karşılık verdi. Ali: “Ey Fatıma, ellerini kaldır hep beraber Allah’a yalvaralım,” dedi. Hasan, Hüseyin, Fatıma, Fudda ve Ali ellerini kaldırdılar, gözlerini göğe diktiler ve şöyle yalvardılar: “Allah’ım şu hevdeç içinde bulunan ile iki oğlunun, cariyesinin ve Peygamberinin hatırına, senden uzakları yakınlaştırmanı, bütün zorlukları kolaylaştırmanı, bizi bütün şeytanların şerrinden, zorbaların zorbalığından muhafaza etmeni istiyoruz. Şüphesiz ki Sen her şeye gücü yetensin.” Fatıma, iki oğlu ve Fudda hep beraber “âmin ya Rabel-alemin,” dediler. Melekler de bu duaya âmin! ettiler. Allah Teala da: “Sizin duanızı kabul ettim,” dedi ve “Ey Cebrail yere in ve onu kâğıt tomarları gibi dür!” diye emretti. Fatıma: “Allah’a yemin ederim o esnada dağların önümüzde dürüldüğünü gördüm. Çok az yürüyerek Sisebân Vadisine vardık. Savaş ateşi tutuşmuş, savaşçıların naraları ortalığı kaplamıştı.” /8a/İmam bineğinden indi ve her iki oğluna: “Dedenizin çadırını tanıyor musunuz?” dedi. “Tanımıyoruz,” dediler. İmam: “Deveyi takip edin, o sizi dedenize götürecektir,” dedi. Devenin arkasında yürüdüler, ta ki deve onları Resulullah’ın (as.) çadırına götürünceye kadar. O esnada Ümmü Gülsüm ağlamaktaydı. Yüzünü gelenlere çevirdi ve birden gülmeye başladı. Peygamber’in (as.) eşleri: “Sana ne olmuş ki ağlıyorken gülmeye başladın? Gördüklerin bize mi geldi?” diye sordular. O da: “Evet, Peygamberin ciğerpareleri, iki oğlu ve İmam Ali bin Ebi Talib bize geldiler. Haydi kalkın, onları karşılayalım,” dedi. Peygamberin eşleri; Fatıma, Hasan, Hüseyin ve İmam’ı karşılamak için dışarı çıktılar. İmam binektekileri indirdi, kemerini bağlayarak atına bindi. Savaş meydanına yöneldiği esnada askerleri, yayılmış çekirge sürüsü gibi gördü. Kılıçlar parlamakta, sancaklar sallanmaktaydı. Atlar, gözlerini Peygamber’e dikmiş oynamaktaydılar. Ashap ise bitkin düşmüş, ne yapacaklarını düşünmekteydiler. Ravi şöyle devam etti: İmam Ali bin Ebi Talib, müşriklere bir hamle yaptı, aslan gibi aralarına daldı, alayı sağ ve sol olmak üzere ikiye ayırdı. Bu sıralarda Kral Gitrif, vezirine: “Şu iki savaşçı Mikdad ve Halid dışında Muhammed’in savaşacak askeri kalmadı, şayet ben bu gücüm ile onların karşısına çıkarsam nice olur halleri acep?” diyordu. Daha sonra yan tarafa yöneldi ve birden yırtıcı bir aslan gibi İmam Ali’yi (ra.) karşısında gördü. Ali o esnada iki atlının arasına girdi, onları eyerlerinden söküp aldı, birisi sağına diğerini ise soluna aldı, ikisini de yere serip canlarını aldı ve Halid’e: “Benden habersiz nasıl olur da bu kavimle çarpışırsınız?” diye çıkıştı. Halid, İmam’ın sözlerini duyduğunda şöyle cevap verdi: “Eğer bu saatte gelmeseydin Resulullah (as.) için aklımızı yitirecektik.” Kral ise İmam’a bakıyor ve onun askerlerine yaptıklarını düşünüyordu. /8b/Daha sonra vezirine dönerek: “Sen gelen bu savaşçının askerlerimize ne yaptığını görmedin mi? Kahramanlıklarını arz ederlerken ikisini de yıldırım gibi çekip aldı?” dedi. Vezir ise: “Ey Kral! Yurdun talanını, yapıtların yıkılışını ve acı kadehlerin içimini müjdele. Bu kişi, Zülfikar ile vuran Kerrar’dır, o Muhammed Muhtar’ın amcası oğludur!” dedi. Bunun üzerine Kral: “Putlar seni kutsamasın!” diyerek öfkelendi. Sonra kölesi Kender’i çağırdı, “buyur ederek” cevap verdi. Kral: “Savaş giysilerini giy, atına bin, bu savaşçı ile çarpış ve ona şöyle de: Dün neredeydin sen, savaş ateşini yakmış, kıvılcımları göğe yükselirken,” dedi. Köle zırhına yöneldi ve onu giydi, dikkatlice etrafını kontrol ettikten sonra atına bindi. Başında ise sıradan beyaz bir sarık vardı, parlayan bir kılıç kuşanmıştı ve İmam’a yönelerek bağırabileceği kadar yüksek bir nara attı ve: “Ey genç! Kral sana, dün neredeydin, savaş ateşini yakmış, kıvılcımları göğe yükselirken diye soruyor,” dedi. Buna karşılık İmam köleye: “Bana biraz yaklaş da sana dün nerede olduğumu söyleyeyim,” dedi. Köle İmam’ın yanına yaklaştığında Ali, iki kulağından tutup kopardı ve onları iki avucuna sokuşturup ona şöyle dedi: “Ey ahmak köle! Dün Mekke’deydim, bugün ise oradan geldim; efendine dön ve ona de ki: Bu savaşçı, dünyanın harap, mimarilerin ise altüst olacağını sana müjde veriyor, de.” Köle omuzlarından kanlar akarak Kral’ın yanına döndü ve ona şöyle dedi: “Beni öyle bir savaşçının yanına gönderdin ki iki kulağımı kopardı, onun deli olduğunu zannediyorum.” Kral: “Deli olduğunu da nereden anladın?” diye sordu. Köle: “Bana dün Mekke’de olduğunu ve bugün de buraya geldiğini söyledi. Bu söz akıllının mı yoksa delinin mi sözü? Yirmi bir günlük yolu bir günde aldığını söylüyor,” dedi. Kral: “Ona geri dön, /9a/sonu gelmeyen asker ve süvari ordusunun karşısında durmadan yolunu seçsin,” dedi. Bunun üzerine köle: “Beni pare pare doğrasan da ona gitmeyeceğim, zira ben kulaklarımın akıbeti için düşünmekteyim,” dedi. Kölesinden olumsuz cevap alan Kral, bu sefer Heyyâf isimli köleyi çağırdı, köle “buyur” ederek yanına geldi. Bu köle kalın bacaklı, uzun kollu, merhameti az, öfkesi çok birisi idi; iyilik, güzellik nedir bilmezdi ve çok farklı mizaçlara sahipti. Kral ona: “Atına bin, savaş giysilerini kuşan, bu savaşçıyla savaş, kardeşinin öcünü al; onu öldürerek veya esir alarak beni mutlu et ki buna karşılık senin üzerine sel gibi mal dökeyim, sana verdiğim değeri hiç kimseye vermediğimi biliyorsun,” dedi. Ravi şöyle dedi: Köle atından indi ve sanki bir ateş parçasıymış gibi mübarezeye girişti ve İmam’ın üzerine bir hamle yaptı. İmam onu Zülfikar ile karşıladı, kalkanına bir darbe vurup parçaladı; bineğinin üzerindeki hevdeci de paramparça etti, başını koparıp yere attı. Sonra da bindiği file yönelerek kılıcını indirdi ve onu da ikiye böldü. Yere de iki kılıç darbesi salladı ki yer yerinden oynadı. İnsanlar, gökteki melekler ve cinler, yerin imdat! imdat! Ey Müminlerin Emiri! Ey Ali bin Ebi Talib! diye çığlık attığını duydular. Kral Gitrif, kölesi ile filin başına gelenleri ve İmam’ın büyük darbelerini görünce rengi kaçıp mizacı değişti ve şöyle bağırdı: “Ey kavmim! Bu kişiyi esir ya da ölü olarak bana getirecek kimdir? Getiren kişiye benden dilediği kadar bedel vardır.” Ancak onun bu çağrısına hiç kimse cevap vermedi. Bunun üzerine vezir: “Ey Kral! Demire karşı demir gerek, savaşa ancak cesur, delikanlı ve inatçı kavimler girebilir,” dedi. Bunun üzerine Kral: “Sanki sen beni bu savaşçı ile korkutuyorsun!” dedi. Daha sonra Kral kalktı, savaş giysilerini giydi, atına binip İmam’a karşı tam bir teçhizatla, tasviri imkânsız bir şekilde, sanki bir ateş parçasıymış gibi mübarezeye çıktı ve şöyle nara attı: “Ey delikanlı! Sana gelen kişiye iyi bak. /9b/Ben senin karşıladığın savaşçı ve kahramanlar gibi biri değilim. Bana, insanlar arasındaki adın nedir? söyle; cesurlar ile yakınların arasındaki şöhretin nedir? açıkla? İmam: “Bütün Arapların en hayırlısıyım ben, şanım yüce, soyum asildir, orduları darmadağın edenim ben, Beni Galib’in aslanıyım ben. Ben doğu ve batının savaşçısı Ali bin Ebi Talib’im.” Bu sözleri işiten Kral, yırtıcı bir aslan gibi İmam Ali’nin üzerine bir hamle yaptı. İmam onu karşıladı ve ona kahramanların kalbini patlatacak derecede yüksek bir ses ile haykırdı. Daha sonra gökten bir yıldırım indi, bütün orduyu darmadağın etti ve derken lanetli Kral hezimeti istedi. İmam’ın mağlup olan kişi ile kaçan kişileri takip etmemesi adeti idi. Gitrif gerisin geri kavmine doğru kaçmaktaydı. Eşi Hesna, onu kaçıyorken görünce, ona doğru gitti ve yüzüne: “Ey Gitrif! Hayırdır, kaçtığını görüyorum! Seni bu kadar korkutan savaşçı da kim? Seni korku ve endişeye atan bu kahraman kimdir? Yoksa sen Ali bin Ebi Talib’ten mi kaçıyorsun? Lat ve Uzza’nın hakkı için eğer mağlup olursan artık sen benim eşim, ben de senin karın değilim,” diyerek şu şiiri okudu: İmam Ali’den asla korkma Ondan korksan da o asla korkmaz Bizzat kendin onlardan korkmayın diyordun Karşı koyarsan korkusuzluk ve sebatın övgüyle karşılanacaktır Bugün ise onlarla karşılaşmayı büyütüyorsun Oysa ki Kerim olan kişi böyle yapmaz Kılıcını çekmiş seni harbe davet ediyor sen ise sırtın dönük Korkaklar gibi ürken ve yuvarlanan Lat ve Uzza’ya yemin ederim ki onu indirmesen eğer Ve çorak bir toprağa sırt üstü vurmasan eğer Kendim için bir yol aramaya bakarım Kendin için istediğini seç ve yap! /10a/Kral Hesna’nın bu sözlerini işitince, şu dizelerle cevap vererek tekrar geri döndü: Bostanlar içinden beliren bu güzel gül Bazı sözler söyledi bana Bu bostanlar içinde ölümüm göründü Yüzünün elmacıklarına lü’lü’lerini akıttı Ölümümün onun elinden olacağına inandım Bana doğru koşmaktadır ona koştuğum gibi İnsanlar içerisinde benim gibilerinin olmadığını zannederdim Bana galip gelecek ve bana tuzak kuracak Haşim oğullarından bir yiğit ile imtihan olana dek Yavrularını savunan bir savaş aslanı gibidir o. Sonra öfkeli bir şekilde İmam’a saldırdı, İmam da ona. Sanki polat içine girmiş iki dağ veya iki deniz gibi inatla birbirleri ile çarpıştılar. Atlar çok yorulmuştu, bunlar uzun süre mücadele ettiler ve dikkatlice savaştılar. Gitrif, göğüs kısmını kastederek İmam’ın üzerine gitti. İmam, kendisine yaklaşıncaya değin sabretti, iyice yaklaşınca Gitrif’in mızrağından tuttu, kendisine doğru çekip göğsüne sapladı. Mızrak Gitrif’in sırtından çıkarak dört delik açtı ve bu kafir yüz üstü yere düşerek öldü. Allah onun ruhunu hızlıca cehenneme yolladı, o ne kötü bir yerdir. Bu esnada vezir, İmam’ın huzuruna gelerek şöyle dedi: “Efendim! Ben onların içindeydim ancak onlardan değildim. Ben Allah’a gizliden ibadet ediyordum.” Bunun üzerine İmam: “İmanını tazeleyip arkadaşlarınla savaşman gerekir,” dedi. Vezir şöyle dedi: “Baş göz üstüne.” Daha sonra vezir imanını tazeledi ve: “İşte ben senin huzurundayım,” dedi. Vezirin Müslüman olduğunu gördüklerinde Gitrif’in yetmiş askeri de İmam’ın huzuruna gelip, “sana sığındık, bizi affet,” diye yalvardılar. İmam ise: “İman etmeden sizi affetmek yoktur,” dedi. Bunun üzerine hepsi bir ağızdan, Eşhedü en-la ilahe /10b/illallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resulullah diyerek imam ettiler. İmam: “İmanınızın kâmil olması için bizimle birlikte düşmana karşı savaşmanız gerekir,” dedi. Hep birlikte: “Ey İmam onlara saldır, biz de senin sağ ve sol tarafından onlara saldıracağız,” dediler. İmam, karşı saldırıya geçti; savaşın değirmeni tekrar dönmeye, kılıçlar sırtlara çarpmaya ve mızraklar göğüsleri delmeye başladı. Kahramanlar ise istenen ile istenmeyen, afet saçan ile afete maruz kalan arasında kalmışlardı. İmam, dağın tepesinden onlara saldırmıştı. Düşman ordusu, İmam’ın yaptığı hamleleri görünce hep birlikte: “el-Eman ya İmam,” diyerek yardım dilediler. İmam onlara: “İman etmeden sizi affetmek mümkün değildir.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine hepsi topluca Müslüman oldu. Resulullah (as.) kendisine Hesna bint Munzir’i getirmelerini emretti. Halid, onu aldı ve Resulullah’ın (as.) huzuruna getirdi. Peygamber (as.) ona Müslüman olmasını önerdi. O da Müslüman oldu. Peygamber (as.) onu Halid’e nikahladı. Çünkü Halid’in eşi savaşta şehit edilmişti. Aynı şekilde Peygamber (as.) ganimetlerin de huzuruna getirilmesini emretti. Onları da huzuruna getirdiler. Peygamber (as.) ganimetleri de Müslümanlar arasında eşit bir şekilde paylaştı. Sonra Peygamber (as.) geri dönmek için yola çıkmalarını emretti. Hep birlikte galip, mansur ve muzaffer bir şekilde güven şehri Medine-i Münevvere’ye doğru yola koyuldular. Allah O’na, Peygamber’in (as.) gözleri önünde fethi ve galibiyeti bahşetmişti. Bize aktarılan bu kıssa, Yemen Melik’i Gitrif ile Peygamber (as.) ve ashabı -Allah din gününe kadar onlara salat ve selam eylesin- arasında yapılan savaşı anlatan Sisebân Vadisi Kıssası’dır. Fazlalığı ile noksanlığı hususunda Allah’tan af dilerim. Âmin. Vel’-hamdu lillahi Rabb’il-alemin.
Acil dönüşlerinizi bekliyorum. :)
Sayın Edebiyat ve Tarih mezunları, Osmanlı Türkçesi eğitimi için hangi hocanın kitabı alınmalıdır sizce? •Muharrem Ergin •Yılmaz Kurt •Hayati Develi
Soru Cevap
Pınar
Hayati DEVELİ
Tarık Suresi
"Gökyüzüne ve sabah yıldızına yemin ederim. Târık'ın ne olduğu sana söylendi mi? O, delen yıldızdır. Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın."
Sayfa 253·Kitabı okudu
Pınar
instagram.com/reel/C_ARpvKgaE...