Bu sözleri sessizce dinledim ve bir şeye sevindim.
Alçak cani, Marya İvanovna'nın adını vermemişti. Ya
hâlâ, kendisini horgörüyle reddeden kızı düşündükçe
onur kırıklığı duyduğundan; ya da yüreğinde beni de
susmaya zorlayan duygunun kıvılcımlarını taşıdığından
yapmıştı bunu. Ne olursa olsun, soruşturma kurulu
önünde, Marya İvanovna adı edilmedi.
Kazan'a vardık. Kent, baştan başa yakılıp yıkılmış,
yerle bir edilmişti. Sokaklarda evlerin yerine
kömürleşmiş moloz yığınları görülüyor, çatısız ve
penceresiz kalmış duvarlak isli isli dikilip duruyordu.
Pugaçev buraya da damgasını basmıştı. Kentin sağlam
kalmış tek yapısına, orta yerdeki kaleye götürüldüm.
Beni muhafızlardan tesim alan nöbetçi subay, demircinin
çağrılmasını emretti. Ayaklarıma pranga vuruldu,
sımsıkı zincirlendim. Sonra zindana götürülüp, çıplak
duvarlardan ve demir parmaklıklı küçük bir pencereden
ibaret dar, karanlık bir hücreye tek başıma kapattılar
beni.
Böyle bir başlangıç, hiç de iyi bir son umdurmuyordu
insana. Fakat yine de koyvermedim kendimi.
Umutsuzluğa kapılmadım. Bütün acı çekenlerin o biricik
avuntusuna sığındım: Temiz, fakat parça parça olmuş
bir yürekten taşan duanın tatlı lezzetini ilk kez tadarak,
gelecek konusunda kaygılanmayı bir yana bırakıp derin
bir uykuya daldım.
Yol boyunca, beni
bekleyebilecek soruları kafamda evirip çeviriyor,
yanıtlarımı tasarlıyordum. Yargıç önüne çıktığımda,
gerçeği olduğu gibi söylemeye karar verdim. Bunun en
yalın, aynı zamanda da en güvenilir savunma yöntemi
olduğu kanısındaydım.