Eudaimonia'nın peşini hiç bırakmadığımız halde ona ulaşamayışımız ve tam anlamıyla hiç kimsenin ölüm karşısında mutlu addedilmemesi insan varoluşunun derin paradokslarından biridir.
Hayatımızın dosdoğru akışı içinde başarılı bir varoluş uğruna çabalıyoruz. Hayatı bir "görev" olarak alıyoruz. Deyim yerindeyse, hiçbir anımız rahat geçmiyor. Kendimizi hep "yolda" biliyoruz. Sürekli olarak, yaşam taslağımızın gücü tarafından şimdiki her bir andan koparılıyor ve doğru ve başarılı varoluşa doğru çekiştirilip duruyoruz.
İnsan özü gereği ölümlüdür, özü gereği işçidir, özü gereği savaşçıdır, özü gereği sevicidir ve özü gereği oyuncudur [...] Ancak ve ancak, ‘varlığı içinde varlığının derdine düşmüş’ bir canlı ölebilir, çalışabilir, mücadele edebilir, sevebilir ve oynayabilir.