"Sadece bilge insanlar arzuladıklarını gerçekleştirebilir, dürüst olmayan insanlar hoşlarına giden şeylerin peşinden sürüklenirler, ama asıl özlemini duyduklarını gerçekleştiremezler."
Platon
Bir insanın, yaşam ya da ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalsa bile, yalnızca yaptığı işin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu, bir iyi adam mı yoksa kötü bir adam mı gibi davranıp davranmadığını düşünmesi gerekir.
Batılı eserlere göre uygarlığın ve felsefenin başlangıcı olduğuna inanılan Antik Yunan'da ise kadınlar bir üreme objesi olarak görülürdü ve homoseksüel ilişki çok yaygındı.
En büyük tanrıları Zeus'tu, ve tanrısal vazifeler sadece erkeklere aitti. Platon'un Devlet kitabında kadınların hiçbir zaman erkekler kadar iyi ve güçlü olamayacağı vurgulanmış ve cinsiyet eşitliği reddedilmiştir. Platon'a göre asıl önemlisi “erkek gibi” olmaktır. Sokratese göre ise "Her güçlü erkeğin, güzel bir erkek sevgilisi olurdu."
Aristoteles, kendisine karşın, yüreğinde her zaman büyük ölçüde bir Platonist olarak kaldı. Bununla birlikte, bakış açısında Platon'dan çok daha az gizemci ve daha az çileci, ama tüm yaratışı Tanrıda özeklendirmesinde çok daha tektanrıcıdır.
Örneğin, Platon ruhu bedenden ayrılmış bir kendilik olarak görüyordu; ruhu üzerine bindiği atı denetleyen bir biniciye benzetir; Aristoteles te ise ruh ve beden birleşmiştır; ruh bedenin tözünün edimselleşmesini sağlayan biçimdir ve beden olmaksızın ruh varolmayacaktır. Hem Platon hem de Aristoteles ruhun ölümsüz olduğuna inanıyorlardı, gerçi Aristoteles Platon'un kişisel bir ölümsüzlüğe inancını ve ardışık yeniden-doğuşlar düşüncesini yadsımış
olsada.
Balzac'ın Bilinmeyen Şaheser'ini Columbia Üniversitesi'nde 2008-2010 yıllan arasında Prof. Andreas Huyssen ile birlikte verdiğim bir seminerde üç yıl öğrencilerimle tartıştım. Yirmi küsur öğrencinin katıldığı seminerler Balzac ya da Fransız edebiyatı hakkında değil, resim sanatı ile edebiyat veya yazı ile resmin ilişkisi ve bu ilişkinin tarihi hakkındaydı. Öğrenciler arasında dersin adı "Kelimeler ve Resimler" idi, çünkü derslerde çoğu zaman bazı resimlere bakar ve bazı metinleri okurduk.
Bir sömestr boyunca Platon'un Mağarası'ndan Borges'in "Düello"suna, Baudelaire'in Delacroix hakkında yazdıklarından Lessing'in "Laocoön"una, Goethe'nin Leonardo da Vinci'nin Son Yemek tablosu hakkında yazdığı metinden Heidegger'in yazılarına pek çok metin okurduk.
Balzac'ın hikayesi roman sanatının kurucu ustalarından
birinin resim ile ifade konusunda akıl yürütmesi ve okuyucunun görmediği bazı resimleri kelimelerle tasvir etmesi bakımlarından seminerimize uygundu. Ama her sömestr sıra Bilinmeyen Şaheser'i tartışacağımız haftaya gelince ve hikayeyi yeniden okurken tuhaf bir huzursuzluk kaplardı içimi. Bu yazı bu huzursuzluğu ifade etmek ve anlamak için kişisel bir deneme.