Şimdiye kadar sadece bir “neredeyse-sanatçı” olmayı başarabildim; kolajlar yapıyorum, kara kalem çizimler ve yağlı boya resimler yapıyorum, film çekiyorum, anlamsız şiirler yazıyorum ama bunların hiçbirini doğru dürüst yapmıyorum. Demek istiyorum ki tutkuyla ancak sonuca varmayacak bir şekilde yapıyorum bunları ama yine de her üç dört haftada bir (tıpkı şimdi olduğu gibi) kendime içimdeki gerçek cevherin ne olduğunu sormadan edemiyorum.
Artık sadece çaresiz ruhumun yakınmalarını dinliyorum. Hiç durmadan gerçekliğin zorlayıcı alışkanlıklarına mahkum kalmaktansa, kendi kırılganlığına yaraşır bir şeyler yaşamak istiyor. Ruhumu avutup onun arzuladıklarının yerine geçecek başka maceralar arıyorum. Ama gerçekliğin eli sıkı, arzularımı geri çeviriyor.
İçimde yükselen ama sonunda yine de sessiz kalan, insanlara gerçekliğin sıradan sıkıcılığını anlatma dürtüsüne her seferinde yenik düşerim. Sonra hemen, diğerlerinin de olup biten her şeyin ne denli acınası olduğunu bildiklerini fark ederim. Bu sefer de o insanların sahip olduğu bu bilgiyi kasten mi gizli tuttukları, yoksa başka nedenlerle mi bu konu hakkında konuşmak istemedikleri meselesi meşgul eder zihnimi. En sonunda da hepimizin bu apaçık zavallılıkla nasıl bu kadar iyi baş edebildiğimiz sorusu belirir.