Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi adlı kitabı, adından başlayarak hafif bir tedirginlik yaratıyor: Ölüm ve… terbiyesi mi? Yani sanki ölüm, davranış bozukluğu olan bir çocukmuş da Zeynep Hoca onu terbiye etmeye gelmiş gibi. Ama hayır, işin aslı daha da sert, daha da derin.
Bu kitap, aslında bir cenaze töreni değil, bir cenaze düşünme ritüeli. Ama öyle gözyaşıyla değil, bolca referans, bolca kavramsal birikim ve yer yer sinir bozan bir entelektüellik dozu eşliğinde.
Kitabın ilk sayfalarında kendinizi Adorno’yla, Agamben’le, Arendt’le çay içerken bulabilirsiniz ama dikkat: Bu çayın şekeri yok, limonu yok, biraz da soğumuş. Ama işte tam da bu soğukluk, kitaba düşünsel ağırlık katıyor.
Sayın burada ölümün sadece “ölmek” olmadığını, onun politik bir olay, bir görüntü politikası, hatta bir sanat eseri olabileceğini anlatıyor. Hatta öyle ki, ölüm bir tür gösteri haline getirilmiş. Yazar gerçekten de ölümün nasıl estetize edildiğine, nasıl tüketilen bir imgeye dönüştüğüne dikkat çekiyor.
Evet, Ölüm Terbiyesi kolay okunan bir kitap değil. Hani bazı kitaplar vardır ya, okurken “Ben salak mıyım?” hissi verir. İşte o kitaplardan. Ama bu Sayın’ın suçu değil, mevzular ağır. Kitabın dili akademik, bolca felsefi referans içeriyor ve aralarda okura şöyle hafif nefes aldıracak hikayeler, anekdotlar yok denecek kadar az. Eğlencelik değil yani. Ama bunu avantaja çevirmek mümkün: Bu kitap, düşünmeyi sevenler için bir zihin antrenmanı.
Eleştirel bir gözle bakarsak, yazar bazen o kadar çok kavramı arka arkaya sıkıştırıyor ki, okuyucu olarak biraz “nefessiz” kalıyorsun. Yani metin zaman zaman kendi zekasına fazla hayran gibi — biraz daha sadeleşse, belki daha geniş bir okur kitlesine ulaşabilirdi. Ama yazar belli ki popüler olmayı değil, zihin açmayı hedeflemiş. Bu da bir tercih.
En çarpıcı