Jelê

Jelê
@portmink
sarılıp gövdesine sımsıkı, bir kadın kendini doğurabilir isterse.
Ölmekten beter dersler
Puan vermedi·168 syf.··
2025 1. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 29 Mayıs 2025 21:50
Zeynep Sayın’ın Ölüm Terbiyesi adlı kitabı, adından başlayarak hafif bir tedirginlik yaratıyor: Ölüm ve… terbiyesi mi? Yani sanki ölüm, davranış bozukluğu olan bir çocukmuş da Zeynep Hoca onu terbiye etmeye gelmiş gibi. Ama hayır, işin aslı daha da sert, daha da derin. Bu kitap, aslında bir cenaze töreni değil, bir cenaze düşünme ritüeli. Ama öyle gözyaşıyla değil, bolca referans, bolca kavramsal birikim ve yer yer sinir bozan bir entelektüellik dozu eşliğinde. Kitabın ilk sayfalarında kendinizi Adorno’yla, Agamben’le, Arendt’le çay içerken bulabilirsiniz ama dikkat: Bu çayın şekeri yok, limonu yok, biraz da soğumuş. Ama işte tam da bu soğukluk, kitaba düşünsel ağırlık katıyor. Sayın burada ölümün sadece “ölmek” olmadığını, onun politik bir olay, bir görüntü politikası, hatta bir sanat eseri olabileceğini anlatıyor. Hatta öyle ki, ölüm bir tür gösteri haline getirilmiş. Yazar gerçekten de ölümün nasıl estetize edildiğine, nasıl tüketilen bir imgeye dönüştüğüne dikkat çekiyor. Evet, Ölüm Terbiyesi kolay okunan bir kitap değil. Hani bazı kitaplar vardır ya, okurken “Ben salak mıyım?” hissi verir. İşte o kitaplardan. Ama bu Sayın’ın suçu değil, mevzular ağır. Kitabın dili akademik, bolca felsefi referans içeriyor ve aralarda okura şöyle hafif nefes aldıracak hikayeler, anekdotlar yok denecek kadar az. Eğlencelik değil yani. Ama bunu avantaja çevirmek mümkün: Bu kitap, düşünmeyi sevenler için bir zihin antrenmanı. Eleştirel bir gözle bakarsak, yazar bazen o kadar çok kavramı arka arkaya sıkıştırıyor ki, okuyucu olarak biraz “nefessiz” kalıyorsun. Yani metin zaman zaman kendi zekasına fazla hayran gibi — biraz daha sadeleşse, belki daha geniş bir okur kitlesine ulaşabilirdi. Ama yazar belli ki popüler olmayı değil, zihin açmayı hedeflemiş. Bu da bir tercih. En çarpıcı
Ölüm TerbiyesiZeynep Sayın · Metis Yayınları · 2018133 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Çağdaş kadının bağımsızlık korkusu mu?
Puan vermedi·264 syf.··
2023 2. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 29 Nisan 2023 00:21
Mevcutta yaşanan tüm problemlerin kaynağının uygarlık olduğu artık su götürmez bir gerçek. Devlet-iktidar pratiğiyle ortadan kaldırılmaya ve biat edilmeye zorlanan ‘direngen toplum’, tarihi boyutuyla anlaşılmadığında yanılgıya düşmek oldukça kolay. Kadını köleleştiren, iradesini gasp etmeye çalışan ve kadının tüm yaratımlarını çalan erk-ek zihniyetinin gün yüzüne çıkarılması yeni bir durum değil. Kitaba ilişkin ilk eleştirim dönemsel ele alış şekli. Bu kitabın talihsizliği, belki de yazıldığı dönemden sonrasına hitap etmeyeceğinin önceden kestirilememesidir. Bugün ‘çağdaş’ kadın kölelerin yaşamlarında özgürlük ve bağımsızlık korkusu yaşıyor olması, göbekten bu kapitalist modernite sistemine bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Sistem içinde kendine yer açılmayan kadının, sistemi reddetmeyi özgürlük olarak görmemesi ve sistem içi özgürleşeceğine dair bir iddia ortaya atması çelişkili bir yaşama sürüklemektedir. 1981 yılında belki de dönemi için radikal bir çıkış yakalayan yazarın yazdıklarının üzerinden 42 yıl geçmiş. Bu süreçte ivme kazanan başta Kürt kadın hareketi, özünde bu meselenin tarihsel boyutunu derinlemesine irdelemiş ve tarihsel toplum perspektifiyle meselenin bu kitapta iddia edildiği gibi olmadığını ortaya koymuştur. Kitapta eleştirdiğim noktalardan biri de kapitalizmin beslediği bireycilik anlayışını öne çıkarmasıdır. Özne olma ile bireyciliğin arasındaki farkı ortaya koymak gerektiğine inanıyorum. Bugün liberal bir anlayışla ‘En değerli sensin’, ‘Zevkler ve renkler tartışılamaz’ gibi argümanlar, bireycilik tepsisinde önümüze sunularak özgürlük olarak lanse edilmektedir. Bu kitapta da bu yanlışa çoğunlukla düşmüş yazar. Kadını özne olmaktan çıkarıp bireyselliğin içine sığdırmaya çalışmış. Dönemine göre de kabul edilebilir bir şey değil elbette.
Sindrella KompleksiColette Dowling · Afrika Yayınları · 2020969 okunma
Puan vermedi·368 syf.··
2021 5. kitabı
·
26 günde okudu
·
Okunma: 11 Ocak 2021 21:24
Eşitlik isteyen bir kadın nasıl oldu da şeytana dönüştü? Tanrıça kültürünün günümüze değin nasıl yok edildiğini, sanki hiç yaşanmamışçasına tarihin derinliklerine gömülmek istendiğini, erkek egemen sistemin kendini özne ve kendi dışındaki her şeyi nesne olarak gördüğü bir perspektifte tanrıçalara yaşam şansını tanımadığını herhalde hepimiz görüyoruzdur artık. Gerda Weiler, mitolojinin etkisi üzerine bir soruyu, ‘Mitolojik olan politiktir.’ diye yanıtlıyor. Tıpkı ‘kişisel olan politiktir.’ söylemindeki gibi. İdeolojinin en temel işlevlerinden biri, belirli bir toplumdaki bütün anlamlandırma pratiklerini ve simgesel süreçleri bireyin yaşamına entegre etmek ve onun yaşam biçimi haline sokmaktır. Mitolojinin de buna benzer bir işlevi vardır. Kadınların değişime uğradığı ‘unutturma mitleri’nde geçmişte cinslerin eşitliği ya da kadınların önemine ilişkin hiçbir iz bulunmaz. Geçmişi tamamen göz ardı ederler ve kadınları nefret dolu, karanlık, çirkin, nedensiz yere saldırgan varlıklar olarak tanımlarlar. Tıpkı Lilith gibi. ‘Haklı çıkarma mitleri’nde cinsler arası çatışma kabul edilir, ‘değişim mitleri’nde ise kadınların güçlerini kötüye kullanmasının biyolojik temelli olduğu ileri sürülür. Bu mitler, elbette ki toplumun ahlaki anlayışını ve kadınlara karşı tutumunu da belirler. Mesela ‘verimlilik’ sembolü olan tanrıça figürlerinin şişman olmalarının, üreme ve besleme organları olan vulva ve memelerinin abartılmış semboliğinin kadınların doğurma ve besleme gücüne dikkat çektiği artık bütün toplumbilimciler tarafından kabul görüyor. Ancak erkek egemen sistem/kültür bu tür figürleri seks sembolü olarak tanımlama eğilimine giriyor. Kendisiyle eşit yaratılan Lilith’e tahakküm kuramadığı için yeni bir eş isteyen ve bunu da Yüce Tanrı’nın ancak üçüncü seferde ve onu da Adem’in
LilithVera Zingsem · İlya Yayınları · 2006174 okunma
Puan vermedi·143 syf.··
2019 1. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 29 Mart 2019 00:12
Aslı Erdoğan; Kadın kimliğini hiç yadsımayan, vurgulayarak yaşayan insanlara hayranlık beslememek mümkün müdür? Kendinin farkında olma duygusunun yansımasını kelimelerine fazlasıyla dökmüş bir kadın. Bu farkında oluşu, anlama ve güzelliğe dönüştürmek kitabın sonunda kaçınılmaz oluyor. Her hikayenin ortak bir noktası var, çözümlemelerinin hep aynı ortaklıkta buluşması; lunaparkta baş döndüren bir balerine binmiş hissi yaşatıyor insana. Balerinden indikten sonra hala başının döndüğünü ve sersemliğini incelikli bir gülümsemeyle nasıl taşıyorsa insan, kitap bittikten sonra da kelimelerinin büyüleyiciliğini öyle taşıyor içinde. Gece. İnsanı geceye inanmaya zorlayan bir kadın Aslı Erdoğan. Tertemiz bir gece aşığı. Okurken gözlerimin onun karanlığına alıştığını sanırım itiraf etmeliyim. Geceyi güzellemek zor iştir. Karanlığı insanlara korkmamalarını tembihleyerek göstermek daha da zor. Oysa hepimiz severiz geceyi, ama böyle bir ‘göz’den okumak insana bakmayla görme arasındaki o güzel metaforun gerçekliğini kavratıyor. Duyumsayarak, anlayarak, hissederek bir görüş kazanıyorum git gide tüm kelimelerinin ardındaki sırrı görebilmek için. Nasıl oluyor da bu şahin bakışı içimize yerleştiriyor, okurken anlamıyorsunuz. Bir kelime sanatçısı, cümle ustası, anlam doğurma bilgesi. Kalbime, içime, çocukluğuma, gençliğime, kadınlığıma değdirdiği o yumuşacık elleriyle kendime yeni bir ben kazandırıyor. Kendi olabilen, kendi kalabilen tüm güzel kadınların içinde bir yıldız gibi parlamaya devam edecek olan bir kadın. Nasıl da bizden, nasıl da içten, içimizden. Kendini asla sıyırmamış, tam tersi çoğullukla bütünlemiş cümlelerin sahibi. İyi ki ellerin kaleme, kalemin kağıda ulaşmış Aslı Erdoğan. Binlerce kere sana sonsuz teşekkürler. İçimde estirdiğin bahar rüzgarının sendeki tazelikten
Mucizevi MandarinAslı Erdoğan · Everest Yayınları · 20131,633 okunma
10/10
·154 syf.··
2018 1. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 09 Ocak 2018 17:02
İlk incelememi bu kitapla yapmasam kendimi çok eksik hissederdim. Önce biraz yazarla ilgili konuşayım, haksızlık olmasın. Aslında yazar hakkında biraz araştırma yaptığımızda çağının ileri gelen feministlerinden olduğunu görmemek imkansız. Kaleminin bu kadar güçlü olmasını kadınlık hissiyatına bağlıyormuş. Döneminin aktivistlerinden. ‘Yaşamadan hissedebilmek’ onun için kadın olabilmenin en temel koşulu. Bu özelliğin erkeklerde olmadığını düşünüyor. Ve bu konuda, eserlerine bakacak olursak yanıldığını düşünmüyorum. Temelde kadına karşı yapılan bütün haksızlıkların aynı noktaya bağlandığını vurgulamaya çalışmış, hatta şöyle bir cümlesi de var; ‘bir erkek bir kadına tecavüz ederken kadının içinde bulunduğu durumu bir saniyeliğine anlayabilseydi kendini öldürürdü.’ Gerek kitabın ismi gerek içindeki ters yansıtmalarla psikolojik anlamda bir durup düşünmeme, hatta çoğu zaman bir cümleye takılıp saatlerce ‘bu nasıl oluyor?’ dememe neden oldu. Bir erkeğin ve bir kadının dünyayı algılama şeklinin yalnızca öğretildiğini, bu öğretilmenin bedellerini sadece kadına yükleyen toplumlar olarak yükselişe geçtiğimizi ve kadın olarak bundan hiç rahatsızlık duymuyor olmamızı acımasızca ama bir o kadar da doğru şekilde eleştiriyor. Cellat-kurban metaforunu en çarpıcı anlatan eser diyebilirim benim için. Kurban olmanın yazgısını silip atabileceğimizin, ancak bunu celladın da kendi yazgısından silmesi koşuluyla gelecek toplumlara aktarmanın haklı isyanını doğurmamız gerektiğini anlatmış. Dil olarak çok sade ve çarpıcı. Çevirmen İlknur İgan’ın da hakkını yememek lazım, özenle seçmiş kelimeleri. Okudukça Marta Tikkanen’e hak vermemek imkansız. Kadın olarak hissedebilme laneti üzerine oldukça derin bir kitap. Hatta kitapta bir ara Tova, Martti Wester’e tecavüz ederken onun ne hissettiğini
Bir Erkeğe Nasıl Tecavüz Edilir?Marta Tıkkanen · Ayrıntı Yayınları · 199860 okunma