Belediyeler birer hizmet merkezidir; bütçeleri yerel hizmete harcanır, ülkenin egemenlik haklarını, dış politikasını, makroekonomisini ya da adalet sistemini yönetemezler. Bir siyasi parti, genel seçimlerde devleti yönetme yetkisini alamadığı halde büyükşehir belediyelerini kazandığında, bunu tabana büyük bir "başarı" olarak sunabiliyor. Bu durum, genel merkezdeki kadrolar için muazzam bir meşruiyet kalkanı sağlıyor. Vatandaş yerelde iyi hizmet alacağını düşündüğü adaya oy verdiğinde, parti yönetimi bu oyları kendi genel siyasetinin ve liderlik vizyonunun onayı gibi okuyor (veya öyle yansıtıyor). Böylece, ülkeyi yönetme iddiasından ve riskinden uzaklaşmış bir yönetim, yerel yönetimlerin sunduğu imkanlarla varlığını sürdürebiliyor. Geleneksel, bölgesel veya kimliksel kliklerin (özellikle eski genel başkan döneminden sarkan delege ağları ve kimlik eksenli grupların) varlığı, yapının dışa açılmasını zorlaştıran en büyük bariyerlerden biridir. Bu klikler için asıl hedef Türkiye’yi yönetmek değil, parti içindeki delege yapısını, kurultay delegasyonunu ve dolayısıyla genel merkezi kontrol altında tutmaktır. Çünkü parti içi iktidar; belediye başkan adaylarını, meclis üyelerini ve milletvekili listelerini belirleme gücü demektir. Devasa maddi miras ve hazır seçmen tabanı, bu kliklere "muhalefetin tekeli" olma konforunu verir. Sol veya merkez soldaki diğer alternatiflerin büyümesini bir şekilde absorbe ederek, oyları kendi havuzlarında tutarlar. Ancak bu havuz, partiyi genel iktidara taşımaya yetmez; sadece içerideki kliklerin statüsünü ve meclis/belediye kadrolarını korumaya yeter. Türkiye gibi yönetilmesi son derece zor, krizleri ve sorumluluğu ağır bir ülkede devlet yönetimine talip olmak; büyük riskler almak ve hesap vermek demektir. Oysa eldeki maddi mirasla korunan bir iç