yıllar önce, okuduğum kitaplardaki, seyrettiğim filmlerdeki yalnız insanlara özenirdim hep. yalnızlara. konuşacak kimsesi olmayanlara. sonra hayat beni buralara getirdi. tabiî ayaklarımın azımsanamayacak yardımıyla. ve artık o roman karakterlerinden biri oldum. o kitaplardaki yalnızlığı çok gösterişli bulurdum. aynı zamanda da korkutucu. kendime “bu kadar yalnız kalınabilir mi?” diye sorardım. “sosyal hayvan insan, dayanabilir mi kimsesizliğe?” ama artık biliyorum yalnızlığın korkulacak bir yanı olmadığını... tabiî bunu ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için söylemiyorum. sözüm benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara, uzakdoğu efsanelerindeki canavarlar gibi yedi kafalı tek bedenli insanlara. ben hep kalabalık oldum. şehrin uzağındaki bir semte giden, günün tek otobüsü kadar kalabalık. tıkış tıkış! herkesin üst üste olduğu bir otobüs kadar. dolayısıyla iyi geldi bana yalnızlık. kendime yeterince zarar veriyordum. ve bir de dünyanın vereceği zararları ortadan kaldırmanın imkânı olmadığına göre, yoklarmış gibi davranarak yalnızlığı seçmek en doğrusuydu...
sağ omzuma bir çizgi çektim. derin. yatay bir çizgi. beş santimlik çekecektim ama elim ayarsızdı, biraz daha uzun oldu. acıdan yüzüm buruştu. lavabo kırmızı oldu. nefesimi tutup bir de dikine çizdim. çok kan aktı.
vücudumdaki kaçıncı dikiş bunlar, diye düşünürken ağladığımı hissettim. gözlerimden yaşlar boşanıyordu. yağmur gibi. acıdan, ölüme daha da yaklaştığımdan.