Profesör'ün seslendirdiği şiir...
Ölüyorum tanrım Bu da oldu işte. Her ölüm erken ölümdür Biliyorum tanrım. Ama, ayrıca, aldığın şu hayat Fena değildir... Üstü kalsın... Cemal Süreya
Şiir
(Rüya) iki profesör kadın seyirciler arasında konuşuyordu.) Profesör: Lilith’i övmemi bekliyorlar. Eserin yazarı çocukluğundan bu yana ızdırap içinde bir yaşam sürmüştür sınıf ayrımına maruz kalmıştır,bütün acılar bir araya gelmiş ve hayatının bir döneminde ciddi bir depresyon geçirip ölümden (İntihar) dönmüştür. Lilith bu süreçten sonra doğmuştur Yüksek sosyeteye,kadın düşmanlarına,siyasetçilere ve direk erkek cinsine sanat hariç her şeye bir tepki olarak yayınlanmıştır. Karakteri Nietzsche’nin Zerdüştü gibi düşünebiliriz. Kadının gücü diyorsunuz Lilith romanın başında 32 yaşındadır. Kahkahalar eşliğinde Varlıklı aileleri katleder cesetleriyle oynar zevkine kan akıtır,saygın insanları işkenceden geçirir,insan ayırmadan Lüksü de sefaleti de ateşe verir,Kadınları ezmeye yeltenen erkekleri hadım eder,değerleri yok eder,statü ve sınıf katilidir. Aynı zamanda erkek düşmanıdır. Ahlaksızdır - edepsizdir - saygısızdır - dinsizdir - vatansızdır Lilithin aşkı Çocuk yazardır aslında. Yazarın şeytana - şeytanın da yazara olan aşkını anlatır kitap. Kadın erkek eşitliğini savunmaz Lilith Gerçek bir Kadının her şeyden üstün olduğunu savunur Daha yayınlamadan önce Lilith fikrinden sonra yazar acılarını geride bırakabilmiş ve mutluluğu bulmuştur. Bir ayrımcılığı ve toplumsal yozlaşmayı,siyaseti savunmuyorum asla ancak tepki bu kadar sert olmamalıydı diye düşünüyorum. Bu mudur kadının gücü (Seyirciler yumruklarını kaldırdı ve hep bir ağızdan “ Sen Anlamazsın İhtiyar. “
Edebiyat
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Hachiko
""Gördüğün bu balık şekilli uçurtmalar zararsız. Aslında çok seveceksin onları. Bu, çocuklar büyüyüp kuvvetli olsun diye kutladığımız Kodomo Çocuk Bayramı, biliyor musun?(...)" Sonra yine Yoyogi Parkı'na doğru yürüdüler, profesör yolda bir bahar şarkısı tutturdu. Kiraz çiçekleri ah kiraz çiçekleri, Dağlarda ve köylerde açar. Gözünün göreceği kadar uzakta..." Hachiko
Bu haftanın Yazar Portresi konuğu: Ahmet Hamdi Tanpınar ✍️ Cumhuriyet döneminin en derin düşünürü, zaman felsefecisi, ölümünden sonra keşfedilen yazar... Neden hâlâ bu kadar çok konuşuluyoruz onu? Çünkü yazdıkları 1940'larda değil, bugün yazılmış gibi hissettiriyor. 1901'de İstanbul'da doğdu. Babası kadıydı, çocukluğu Anadolu'nun farklı şehirlerinde geçti: Ergani, Sinop, Kerkük, Antalya... 14 yaşında annesini kaybetti. Bu kayıp şiirlerine derin bir hüzün olarak yansıdı. 1919'da Yahya Kemal Beyatlı ile tanıştı: "O bana şiiri, tarihi ve milleti öğretti." 1939'da tartışmalı atama: Doktorası yoktu ama İstanbul Üniversitesi'nde profesör oldu. Hakkını verdi: "XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi" başyapıt oldu. Zaman felsefesi: "Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında..." Bergson'dan etkilendi. Ona göre zaman "yekpare geniş bir an"dı. Başyapıtları: Huzur (1949) Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961) Beş Şehir (1946) 1962'de 60 yaşında kalp krizinden öldü. Yahya Kemal'in yanına defnedildi. Ölümünden sonra keşfedildi. Hayattayken yeterli ilgi görmedi. 1970'lerden sonra Tanpınar'a ilgi patladı. Bugün Türk edebiyatının vazgeçilmez ismi. → Tam biyografisi edebiakis.com websitesinde. 💾 Kaydet, oku, düşün. Sen Tanpınar okuyor musun? Huzur mu, Saatleri Ayarlama mı? Yorumlara yaz 👇 #edebiakış #AhmetHamdiTanpınar #Huzur #SaatleriAyarlamaEnstitüsü #YazarPortresi
Martılar kimlere dua eder Nalan, evinin kapısını usulca çekti; sanki şehri, martıları, uykudaki balıkçıları uyandırmaktan korkuyordu. Müzeyyen Saye Gökyüzü Henüz Çivit Mavisi Sabahat Teyze Mahallenin elinde asası ile dolaşan ninesi idi mahallenin tekirleri kara kedileri hep başına toplanır sanki ey ulu ninemiz sana sığınır senden güzel bir nasip rızık isteriz diyerek yüzüne bakarlardı evin 7 yaşındaki küçük kızı nalân ise elinde ekmek kapı kapı zile basar elinizdeki ekmekleri israf etmeyin efendim bilirmisiniz günde kaç dilim ekmek çöpe atılıyor misafirhanelerde bakan makan takla atan beylere hazırlanan sofralara kaç milyon kişi buyur edilmiyor diyerek tuttuğu not defterini gösterirdi yanına gelen arkadaşlarını biraz sükut et martılar uyuyor huzuru bozma diyerek onları uyarırdı Sabahat Teyze ey Allahım Kalbimin dağınıklığından sana sığınırım!"çünkü sen sığınak ve limansın cama konan martıya bakarak ey Allahım şehirlerimize martılarımıza güzel bir nasip buyur diyerek duasını bitirdi martı binlerce ekmek çöpe dökülürken genel müdürler bakan zatı delileri gelecek derken caddelerin büyüteçle temizlendiği günlerde bu mübarek kadının sofrasında karnını doyurup ona şu duayı ettiler ey Yüce Allahımız At koşmazsa köpek koku almazsa çok üzülür sen hayvanlarımızı üzüpte nasipsiz bırakma hayvanlara ikram eden insanları incitmeyenlere hakkı gözetenlere kalp temizliği nasip buyur Küçük çocukların gofret kavgası Dolmuşun camına başını yasayıp sokağın çıplak lambalarını seyretti. Gittiği yer yalnızca bir semt değil, kalbinin en geniş, en ferah meydanıydı. Müzeyyen Saye Gökyüzü Henüz Çivit Mavisi Küçük Ali küçük Ali diyip çocuklar benle dalga geçselerde ben Allah resülüne iman etmenin ferahlığı ile kalbim inşirah içinde sokaktaki balgamları temizliyor kalbimde en geniş
1000Kitap
Kabil’in Kürsüsü
Derya’nın evliliği bitirmek için bulduğu bahane ne kadar hafifse, Zebercet’in onu yok etmek için kuşandığı nefret o kadar ağırdı: Her şey salondaki bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Salondaki eski ahşap saatin tik takları evin içindeki ağır ve tekinsiz sessizliği her saniye daha da derinleştiriyordu. Zebercet, pencerenin kenarındaki gölgelerin arasına sinmiş parmaklarının arasında sönmüş duran sigaraya bakıyordu. Kafasının içi akşamüstü yaşanan o absürt, o inanılması güç tartışmanın uğultusuyla doluydu. Her şey Zebercet’in akşam eve gelirken salona koymak için aldığı sıradan bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Derya çiçeğe bakmış, "Ben evimde böyle sahte, ruhsuz şeyler istemiyorum. Hayatımı da bu plastik yapraklar gibi soldurdun zaten. Artık dayanamıyorum; sırf bu çiçeği bile sormadan eve getirmen senin bencilliğinin kanıtı. Boşanmak istiyorum," demişti. Görünüşte her şey bir yapay çiçek yüzünden çıkmıştı; o kadar saçma, o kadar fındık kabuğunu doldurmayacak bir nedendi ki bu... Ama Zebercet için bu saçmalık, arkasındaki o korkunç gerçeği gizleyen bir paravandı. Derya bu incir çekirdeğini doldurmayacak bahaneyle ondan kopmak, bu evden gitmek istiyordu. Derya mutfağa doğru su içmeye giderken Zebercet’in zihnindeki o asıl karanlık, o saplantılı dehliz açıldı. Onu asıl çıldırtan öfkeden deliye döndüren şey ne o uyduruk çiçek bahanesiydi ne de evliliğin bitmesiydi. Zebercet’in zihni, tamamen tensel bir mülkiyetçiliğin pençesindeydi. Derya’nın bedenini; o güne kadar yalnızca kendisine ait olmuş ve bundan sonra da yalnızca kendisine ait olması gereken bir haz kaynağı olarak görüyordu. "Boşanmak" demek, Derya’nın o evden çıkıp gitmesi demekti. Yani o tenin, o dokunuşların, o yatak odası sırlarının bir başkasına açılması demekti. Zebercet
Duygu ve Düşünce