nurçançan

nurçançan
@prokopton
altı harfli bir tatlı
Yaz
- Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra: 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi.' Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılırsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.
Sayfa 127 - Yky
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İlkyaz
Sokak bitince ikisi de, "Eee, şimdi!" der gibi durdular. "Bir daha ne zaman buluşacağımızı sormam gerek galiba." Burnuna bakıyordu. İnsan burnunun da güzel olabileceğini hiç düşünmemişti. - En gücünü atlattık, dedi. - Anlamadım. - En gücünü, ilk konuşmayı... (Sesi hızlandı.) Eve gideceksiniz değil mi? Vazgeçin, biraz uzatalım bunu. Daha erken sayılır. Var mısınız, gidip asfalttaki sıralardan birine oturalım? - Varım, dedi gülerek. Karşıya koştular. Az sonra Kasımpaşa'ya doğru sarkan uçurumun kıyısında yürüyorlardı. Dönüp dönüp Haliç'e bakıyordu. Güler: - Işıklar yanınca daha da güzelleşir, dedi. - Bu yolu sever misiniz? - Çok. Bazen elimde bir kitap bir sıraya otururum. Ama rahat bırakmazlar. Ne çok delikanlı vardır burda bilseniz. Laf atarlar. O zaman insana dünyada en kötü şey kadın yaratılmakmış gibi gelir. Boş bir sıra bulup oturdular. Güler'in çantası aralarında kaldı. - En kötüsü güzel burunlu yaratılmaktır. Adınız Güler değil mi? - Ben daha sizinkini bilmiyorum. - Öğreneceksiniz. Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor. (Sustu. Bir sigara yaktı.) Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz: Sigara içtiğimi. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelirler bana. İkinci konuşmamda 'sen' diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin(iz)? - Galiba sizi anlıyorum. - Yanılıyorsun. "Siz" anlanamaz, "sen" anlanır. Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş! "Sen" sevilir, değil mi? - Seni anlıyorum. (Kızardı.)
Sayfa 60 - Yky
Kış
Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.
Sayfa 18 - Yky
Sürekli gördüğümüz nesneler hayatın akışını fark etmemizi sağlamazlar; onlar bizimle birlikte fark ettirmeden yaşlanırlar, oysa birkaç yıl boyunca gözden ırak kalmış olup da aniden karşımıza çıkanlar öyle midir, yaşam ırmağımızın ne kadar hızlı aktığını ifşa eden onlardır.
Sayfa 72 - iş&kültür
... bize bir şeyler öğretenler, felaketlerin tasviridir.
Ömrümüzün yalnızca belli bir yönünün bilinmesi mutluluk vericidir. Tıpkı üstünde dönüp dolaştığımız yerküre gibi, bizim de kendi devinimimizi tamamlamamız yalnızca bir günlük bir iştir ve o günün bir yarısının aydınlanması ancak diğer yarısının karanlığa boğulması şartıyla mümkündür.
Sayfa 58 - iş&kültür