Hayatımızda istisnai bir buhranın meydana geldiğini ve o güne kadar hiçbir şey yapmamış kişinin, buhran mutlu bir sona bağlandığı taktirde, çalışkanlığı adet edineceğini zannettiği günlere benzetilebilecek günler: örneğin söz konusu kişi özellikle tehlikeli koşullarda gerçekleşecek bir düelloya katılmak üzere sabah vakti evinden çıkmaktadır; o an da, belki de az sonra kaybedeceği, bir esere başlayarak veya sırf birtakım hazlar tadarak değerlendirebilecekken hiçbir bakımdan tadını çıkaramamış olduğu hayatın değerini birden anlar. "Hayatta kalabilseydim, der kendi kendine, hemen o anda çalışmaya koyulurdum ve ayrıca nasıl eğlenirdim!" Hayat gerçekten de o anda değerli görünür gözüne, çünkü hayata normal olarak hayattan aldığı azıcık şeyi değil, hayatın verebilecekmiş gibi göründüğü her şeyi mal eder. Hayatı deneyimlerinden de bildiği gibi, yaşadığı şekilde, yani bütün vasatlığıyla değil, görmek istediği gibi görür. Hayat bir anda yoğun çalışmalarla, yolculuklarla, dağ yürüyüşleriyle, bin bir türlü güzellikle dolmuştur; düellonun meşum sonu yüzünden bunların hiçbirini yaşayamayabileceğini düşünür, ama daha düello söz konusu değilken, düello olmasa da sürüklenecek olan kötü alışkanlıkları yüzünden, zaten hiçbirini yaşamadığını aklından bile geçirmez. bir yara dahi almadan döner evine. Fakat yine aynı engeller, hazların, gezilerin, seyahatlerin, bir an, ölüm yüzünden hepsinden temelli yoksun kalacağı korkusuna kapıldığı her şeyin önüne dikilir; oysa ölüme gerek yoktur, hayat bu görevi üstlenir. Çalışmaya gelince, -istisnai koşullar o insanda önceden var olan şeyleri, yani çalışkan insanda çalışkanlığı, tembel insanda da tembelliği artırdığından- kendini tatilde ilan eder."