Öncelikle kitapla tanışma hikayemi anlatayım. Ağrı'da çok acıkmış bir vaziyette beyimle beraber (kendisi de Ağrılıdır) yemek yiyeceğimiz yeri arıyorduk. Ardından restorana girdik, yemeğimizi yedik, hesabı ödemek için kasaya gelince kasada bu kitabı gördüm ve oldukça şaşırdım. Aferin dedim içimden kasaya bakan kişiye. İşinin yanında kitap da okuyor. Kitabın kapak resmi dikkatimi çekti. Unutmamak için birkaç kez baktıktan sonra restorandan ayrıldım. Ardından eve geldim fakat kitabın adını unuttum. Kapak resminden aramaya çalıştım fakat yine de bulamadım. Aradan günler geçtikten sonra beyimle yolda yürürken,hadi sana kıyafete bakalım, dedim. Ardından bir mağazaya girdik. Kıyafetleri aldıktan sonra kasaya gelince bir baktım ki o kitap. Hemen tanıdım ve mağaza sahibine nereden aldığını sordum. O da yazarının kendisinin bıraktığını, destek olmak için aldığını söyledi. Kitabı nerden bulacağımı düşünürken mağaza sahibi , ben zaten kitap okumuyorum diyerek kitabı bana verdi. Az önce kitabı bitirdim. Bir oturuşta bitirebilirsiniz.
Kitap için mutlaka okuyun diyemesem de yazarın kendi kitabını dükkan dükkan gezerek tanıtarak satması bana oldukça azimli olduğunu hissettirdi. Sanırım ben olsam yapamazdım. Zaten kendisinin kitabı tanıtması ve satması bende ya ilk kitabı ya da yerli (Ağrılı) bir yazar olduğu düşüncesini uyandırdı.Yazarın hakkında bölümüne baktığımda akrabalarından destek alarak bu kitabı çıkardığı yazıyor. Bu bilgiye gerek var mıydı? Bilemedim. Bunu bilmemiz kalbimizde bir acıma mı, yoksa gayret hissi mi oluşturmalı?
Kitaba gelecek olursak kitap beklentimin altındaydı. Kitabın bir aşk hikayesi içerdiğini isminden anlamıştım ama daha tarihsel bir şey bekliyordum. Yani klişeleşmiş zengin kız fakir oğlan edebiyatıydı.Evet kitapta tarihi birkaç yere değinilmiş olsa da
Ergenlik döneminde hem reseptörlerin fazla oluşu hem de ödül merkezinin aşırı duyarlı olması sayesinde, , duyularımızı ve aldığımız hazzı en üst düzeyde hissederiz. İşte tüm yetişkinlerin özlemini duyduğu, bu müthiş hissiyattır. Bizler yaşlandıkça reseptör sayılarımız azalır ve algıladığımız hisler zayıflamaya başlar. Aslına bakarsan bunun en güzel örneği tat reseptörleridir. Eminim yakınlarında şöyle cümle kuran yaşlı bir yetişkine rastlamışsındır:
"Ah nerede o eski domatesler. Mis gibi kokarlardı ve tatlarına doyum olmazdı. Şimdikilerin tadı çok yavan." Yetişkinler genelde bu durumu organik tarıma ve eskiden her şeyin daha temiz olmasına bağlarlar. Evet, bu yaklaşım kısmen doğrudur ama asıl gerçeği görmemize engel olmamalıdır. Yaşlandıkça dilimizin üzerindeki reseptör sayısında ciddi azalma meydana gelir. Bu da yiyeceklerden alınan tat algısını önemli derecede azaltır. Yani yaşlı yetişkinimiz "ah nerede o eski yemekler" diy e şikayet etse de aslolan eski reseptörlerinin artık yerinde olmadığıdır.
Özlemini duyduğumuz şey kimi zaman bir domates olur kimi zaman ise lise aşkımız. Oysa gerçekte birçok yaşlı insanın özlemini duyduğu yegane şey geçmiş değil, kaybetmiş olduğu reseptörlerdir sadece. Üstelik geçmiş diye hatırladıkları Anılar, aslında hiç rahat hatırladıkları gibi değildirler